, 25 Nisan 2017
Meselemiz Medeniyetin Mimar siyle Musikisiyle Topyekun Ayağa Kalkması

İlhan Özkeçeci

1741

Meselemiz Medeniyetin Mimarîsiyle, Musikisiyle Topyekun Ayağa Kalkması

İslam sanatlarının tamamına vukufiyeti olan fakat tezyini sanatlar ve özellikle tezhip alanında çalışmaları ile bilinen Prof. Dr. İlhan Özkeçeci, eğitimi ve sanat yaşamı hakkında Mehmet Erken ve Önder Hanelçi'nin sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Şark naifliğinde bir tezhip ustası
Şark naifliğinde bir tezhip ustası

İlhan Özkeçeci, İslâm sanatına gönül veren bir sanatçı. Hem çizgileri hem notalarıyla zarif bir adam.
10/06/2011 13:01
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Şubat 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Şubat 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Şubat-2017 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/03/2017 10:10
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Aralık 2016
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Aralık 2016

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Aralık-2016 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/01/2017 10:10

İslam sanatlarının tamamına vukufiyeti olan fakat tezyini sanatlar ve özellikle tezhip alanında çalışmaları ile bilinen Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İlhan Özkeçeci ile, eğitimi ve sanat yaşamı hakkında geçtiğimiz haftalarda bir video röportaj yayınladık. Röportajın yazılı metnini de ilginize sunuyoruz.

Kayseri doğumlu bir sanatçısınız. İstanbul’a ne zaman geldiniz? Okulunuzdan ve burada ders aldığınız hocalarınızdan bahsetmeniz mümkün müdür?

Teşekkür ediyorum. Benim sanat hayatım gerçekten ilginç noktaları içerisine alıyor. Ben de kendime hayret ediyorum, nasıl oldu da böyle oldu diye; ama başlangıçta, herhalde yaratılışımızın, yani Cenab-ı Hakk'ın bize verdiği sanatçı kişiliği, duygusu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bakmak var, görmek var. Çoğu insan bir yere bakar; ama az insan orada birtakım şeyleri görür. Biz İstanbul'a sanat eğitimi alabilmek için geldik. Hedefimiz buydu. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarını birkaç kurumla beraber kazandık ve burada eğitime başladık. O zaman benim girdiğim bölüm; Dekoratif Sanatlar Bölümü idi. Orada tekstil desenleri üzerine eğitim aldım. Daha sonra 75'li yıllarda Türk sanatıyla ilgili bir faaliyet oldu akademide ve orada tezhib kürsüsü açıldı. Biz oranın ilk öğrencileri olarak kayıt olduk.

Eğitimimiz devam ederken hattat Hasan Çelebi Hocamızla tanıştık. Hocamız oraya derse geliyordu. Onunla derslere devam ettik. Sabırla yıllardır devam ettik kendilerini ziyarete. Bu arada rahmetli Kemal Batanay Hocamız; hafız, hattat, bestekâr; onunla musiki meşkettik. Hat konusunda dersler aldık, rika çalıştık, talik meşkleri üzerinde durduk. Bu sıralarda Kemal Hoca'nın tavassutuyla rahmetli hocalarımızdan Rikkat Kut Hanım'la tanıştık. Kendisi kabul etti. Yıllarca süren tezhib eğitimine başlamış olduk. Bunlar akademi dışındaki eğitimler idi. Bir taraftan da akademide tezhib kürsüsünde Tahsin Aykutalp ve Muhsin Demironat hocalardan tezhib eğitimi alıyorduk.

Tabii, İstanbul'un, dışarıdan gelen bir gencin dikkatini çekecek birçok noktası var. Denizinden tutun da mimarisine, tabii güzelliklerinden pek çok millî kültür değerlerine varıncaya kadar dikkat çekecek unsurları var. Aslında tarihine baktığımızda bizim bugün göremediğimiz, yakın zamanda, Cumhuriyet döneminde ortadan kaldırılmış pek çok değeri de var. Bunu buradan zikretmek lazım. İşte yollar açmak düşüncesiyle, yeni imar faaliyetleri yapmak gayesiyle bu şehirde epey tahribat yapılmış. Bunlara üzülüyoruz; ama giden geri gelmiyor. Akademik eğitim devam ederken biz tabii ki musiki saikiyle geldik. İstanbul'a ilk geliş sebebimiz buydu. Türk musikisini aşkla öğrenmek için geldik.

Akademide musiki eğitimi almış mıydınız?

Akademide Türk musikisi eğitimi yok; ama biz Türk musikisini İstanbul'da çeşitli üstatlardan, musiki mahfillerinden tahsil etmek için geldik. Bu bizim için ulaşılamaz bir hedefti. Gerçekten musikimizin zenginliği birkaç cümleyle anlatılacak gibi değil. Osmanlı'dan gelen bu zenginlik Cumhuriyet döneminde çeşitli kayıplarla sürdürülegeldi ve çeşitli üstatlarla gençlere aşılandı ve bugüne ulaştı. Bugün hatırladığımda çok duygulandığım anılarım vardır. Mesela; rahmetli Emin Ongan'ın yönettiği musiki cemiyetinde dersler aldım. Haftanın belli günlerinde vapurla Üsküdar'a geçip meşk bitişinde dönerdim. Çok romantik duygular; eserlerin geçilmesi, besteleri tanımak, Boğaz esintileri, İstanbul. Yani bu insanın hissedip de tarif edemeyeceği duygular. Pek çok sanatkâr, yazar satırlara epey şeyler dökmüştür malumunuz.

Bu dönemde gittiğiniz başka musiki cemiyetleri var mıydı?

Kemal Hoca'nın evindeki özel derslere devam ettim. Allah rahmet eylesin. Kendisi de eşi Naime Hanım da beni çok severlerdi. Orada istifade etmeye çalıştık. Tabii, ne olursa olsun insan gençlik zamanlarında fazla bilinçli olmuyor, işin şuuruna varmıyor. Her şey aynen duracakmış gibi geliyor. Bir süre sonra ne o hocalar kalıyor ne de o fırsat elde bulunuyor. Bugünkü imkânlar olsaydı ya da o günkü aklımız olsaydı çok daha farklı olurduk. Yani ona biraz hayıflanmadan edemiyoruz.

Üsküdar Musiki Cemiyeti dedik. Üniversite korosuna devam ettik. Süreyya Hanım hâlâ hayatta. Allah selamet versin. Süreyya Hanım sabırla orayı yıllarca idare etti. Oraya sazımla gittim. Tanburla iştirak ettim. Epey istifadem oldu. Kubbealtı Cemiyeti'ne katıldım, Boğaziçi Üniversitesi'nin korosuna katıldım. Milliyetçiler Derneği'ndeki çalışma çok etkili oldu. Bugün Birlik Vakfı'nın içinde bulunduğu Atikali Medresesi içerisinde bir küçük mekândı. Orası bir fikir kulübü gibiydi. Çok etkin insanların yetiştiği mekânlardandı. Biz orada epeyce istifade etmiş olduk.

Milliyetçiler Derneği’nde kimlerle beraberdiniz?

Milliyetçiler Derneği kapandı tabii 1979'da. O anarşi döneminde biz iyi çalışmalar yapıyorduk. Mesela; grubumuz vardı. Mevlevî ayinleri geçiyorduk. İlahiler geçiyorduk. Devlet Türk Musikisi Korosu'nu kazandık. Orada çalışmalarımız oldu. 1-2 yıla yakın stajyer sanatçı olarak bulundum. Yani bunların hepsi üst üste getirilip toplandığında bize Osmanlı'dan intikal eden kültür dünyamızın ne kadar zengin olduğunu burada söylemek gerekiyor, ortaya çıkıyor zaten. İşte bütün bunlar tabiri caizse yaşam tarzı. Şimdilerde Batı tabiriyle "lifestyle" diyorlar. Hayat tarzı; bu çok önemli bir hadise. Oturduğunuz bina, yaşadığınız mekân, söylediğiniz lisan, icra ettiğiniz musiki, yaşadığınız toplum; hepsi birbiriyle ilişkili.

Biz şimdi tabi bu kültür değerlerinin çoğunu kaybettiğimiz için bunlardan bir tanesini ihyaya çalışıyoruz ve bununla bütün hayatımızın düzeleceğine inanıyoruz. Bu bence doğru değil. Çünkü kurum bütün müesseseleriyle can kazanıyor, canlanıyor. Medeniyet müesseseleri de böylesine. Yani bir yerde sizin kalitesiz bir binanız varsa, yani adı yoksa, sizin adınız da yoktur. Yani bugün mimarîde gelinen noktayı görüyoruz. Teknolojik birtakım malzemelerle yapılan, estetik bir yorumu olmayan, geçmişteki değerlerle hiçbir ilişkisi olmayan birtakım uygulamalar. Bunun yanında musikiniz ne durumda? Efendim, günlük Türkçeniz ne derece sağlıklı? Bütün bunlar da etkiliyor hadiseyi. Yani ben bunları düşünüyorken aklıma şu geldi: Biz öze dönerek nasıl kaliteli çıkarımlar çıkarabiliriz? Biz diyoruz ki: "Tarihimiz çok zengin. İşte, Orta Asya’dan beri şu kadar büyük devletler kurduk. Buraya geldik. Osmanlı oldu, Selçuklu oldu." vs. Tamam, güzel. Biz bu konuda yeterli araştırmaya sahip miyiz? Yeterli enerjiye, morale sahip miyiz? Hepsi birbiriyle bağlı şeyler. Aradığım şeyleri zaman zaman bulamadığımda hüznüm artıyordu. Yani ben ne hedeflerle geliyorum, karşıma neler çıkıyor?!

Akademik eğitimimi bitirdikten sonra ilk görev yerim Kayseri Erciyes Üniversitesi oldu. Orada 1983 yılında dışarıdan ders vermeye başladım. Güzel sanatlar dersi, hüsn-i hat dersi veriyordum, musiki dersi veriyordum. Daha sonra yavaş yavaş akademik kariyer yapma gereği ortaya çıktı. O zamanlar pek yaygın değildi tabii, yüksek lisanslar, doktoralar falan. Bir de bizim akademideki 5 yıllık eğitimin yüksek lisans karşılığı vardı. Yani biz yüksek lisans mezunu olarak diploma aldık. Dolayısıyla direkt doktoraya girme şansımız vardı. Epey bir mücadeleden sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne girmeye muvaffak olduk. 80'den sonra Güzel Sanatlar Akademisi. Orada tezhib dalında sanatta yeterlilik programına dâhil oldum. Epey bir gayretten sonra tezimi yaptım, ünvânımı aldım. Sonra tekrar Kayseri'ye döndüm. Bu arada işte, değişik üniversitelerde değişik bölümler açılıyordu. Geleneksel Türk Sanatları bölümleri. Kayseri'de bu gerçekleşmedi. Orada Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı. Orada da bir görev alma imkânı olmadı. Daha sonra bizim kısmetimiz Isparta'ya yöneldi. Süleyman Demirel Üniversitesi'nde Güzel Sanatlar Fakültesi açılmış. Geleneksel Türk Sanatları Bölümü var. Böyle olunca “Yrd. Doç.” olarak atamamız gerçekleşti ve orada göreve başladık.

Burada çok bereketli bir ortamda bulunmuşsunuz fakat sonrasında İstanbul’dan ayrılmanız gerekmiş. İstanbul dışındayken hocalarınızla ilişkiniz nasıl devam etti?

Mesela ben; Hasan Çelebi Hoca'dan 1997 yılında icazetname aldım. Halbuki benim başlangıcım 1975. Yani 20 küsur yıl. Tabii fasılarla. Kemal Batanay Hoca'yla tanıştık. İcazetname alma imkânı olmadı. Rikkat Kunt Hoca'yla çalıştık. İstanbul'dan ayrılmamız bazı şeylere sekte vurdu tabii. ‘80 sonrasında ben ayrılmış oldum. Artık üniversite başladı falan. Şimdi ora bura derken dördüncü üniversitemiz Yıldız Teknik Üniversitesi.

Asıl sormak istediğiniz anladığım kadarıyla: "Bu serüvenimiz nasıl gelişti?" Epey mesafe aldık rika konusunda. Biraz talik çalışmalarımız vardı. Biraz musiki meşk ediyorduk. O yönüyle biraz kesilmiş oldu. Başka musiki alanında üstatları dinlenme fırsatımız oldu. Konservatuara gitmedim. Konservatuar ayrı bir okuldu. Ben genelde cemiyetle, musiki toplantılarıyla yetiştim. Böyle bir şey gelişti. Akademi camiasına girince bu işin sorumluluğunu duymaya başladım. Yani “şimdi üniversite dışında faaliyet yapılıyor; ama üniversite ne yapıyor ya da üniversite neler yapmalı?” gibi sorular benim kafamı meşgul etti. Tezhib konusunda çalışmalarım vardı. İstedim ki tezhib sergileri açayım. Bunun için yazı malzemesi temini gerekiyordu. Hattatlardan yazı almak gerekiyordu. Bunlarda zaman zaman istediğimiz cevapları alamadık. Meşguliyetlerinden dolayı vs. Tabii, yazıya olan temayülümüz bizi biraz daha ilerlere götürdü ve böylece tasarımları kendimiz yapmaya başladık. Yani bir yazıyı tasarlıyoruz, yapıyoruz. Ondan sonra da onun tezhib yapılabilecek kısımları nedir, ona biz karar veriyorduk kişisel olarak. Yani tablo tek elden çıkıyor. Öteki türlü hattat yazar, müzehhib alır, gönlüne göre yapar. Müzehhib derse ki "Bana şöyle bir yazı yaz", hattat o siparişi yerine getirirdi.

Bütün bunlar olurken ben şunu gördüm, bu çok önemli, sanat hayatımdaki dönüm noktası diyebilirim: Yani tezhibte hep 15. yy methedilir. 16. yy zirve dönemidir. Kanuni dönemidir. İşte onun daha üstüne çıkılmaz. Bugün kopyaları yapılıyor vs. Ben şunu yaptım, aklıma gelen şekliyle: Bu geçmişte nasıldı? Geriye doğru nasıl gideriz? 16. yy'ın bir 15'i var, tabii. Bir öncesi var: bir 15'i, 14'ü, 13'ü var. Aşağıya doğru nasıl gidiyor? Merakım arttı. Sonra şöyle bir şey kafamda şekillendi: Türk sanatının geçmişten günümüze serüveni nasıldır? Nasıl olmuştur? Bu bizi ta İslam öncesi döneme götürdü ve birkaç yüzyıl geriye gittik; Sakalar, İskitler, Göktürkler vs. dönemlerini araştırmaya ki uzun süreli bir araştırma bu. Ortaya bir dizi çıktı ki, Osmanlı'ya kadar gelecek. Üç-beş kitaplık bir dizi olması lazımdı. Bunun birinci kitabını basmaya muvaffak olduk. Zamanı Aşanlar isminde. Uygurlar'a kadar geldi. Burada tarihi bilginin yanında asıl olan o figürlerin, o sanat eserlerin estetik çizimleri ve bugün bu yorumlar yapılabilir miydi? Var, yorumları da var. Zamanı Aşanlar kitabı bunu anlatıyor.

Ondan sonra "İslam sonrasına gelelim" dedik. Zamanı Aşanlar 2004 baskılı. 2006'da Doğu Işığı ismiyle İslam sanatı kitabını hazırladım. Bu da İslam'ın doğuşuyla birlikte Emevî ve Abbasî sanatı dönemlerini içine alan, Fatimî-Eyyübî döneminden de bahseden geniş kapsamlı bir çalışma ki bir taraftan da Endülüs var. Endülüs İspanyası. Bu da hacimli bir eser oldu. Aslında halen baskısı olan bu çalışma İslam sanatı konusunda öz bakışımızı şekillendiriyor. Yani Batılılar'ın İslam sanatı, İslam estetiği konusunda çalışmaları var. Biz yerli bakış açısıyla bunu gerçekleştirdik. Bundan sonra İslam sonrası Türk konusu ele alınacaktı. Şu anki projemiz, üzerinde çalıştığım Karahanlı-Gazneli dönemini içine alan bir analiz çalışması… İnşallah, yakın zamanda çıkar diye ümit ediyorum; ama zorlu bir çalışma gerektiriyor. Bunun içerisinde Büyük Selçuklu da var; ama bu çalışmaya sığmayacak. Çünkü çok zengin, mükemmel bir şey. Ondan sonra Anadolu Selçuklu gelecek.

Biz Doğu Işığı'ndan sonra bir fren yaptık. Biraz da zarurete binaen. Tezhib konusunda bir kaynak esere ihtiyaç vardı. Erciyes Üniversitesi'nde 1992-93 yılında bir küçük çalışmamız basıldı Türk Tezhib Sanatı ve Tezhibî Motifler diye. Başlangıç çalışmasıydı. Bu çalışma çok aranır oldu. Arandığında bulunamadı. Bir üniversite yayınıydı. Üniversite basmadı, dağıtmadı vs. Ondan sonra dedik: "Tezhib zaruret oldu." Yeniden tezhib üzerine bir çalışma yaptık ve genişleterek bunu yayınladık. (2007) Daha sonra bu epey bir ses getirdi. Pek çok eğitim kurumunda, gerek okulda gerekse kurslarda ders kitabı olarak okutuluyor. Halen de okutuluyor, biliniyor. Daha sonra Yazıgen Yayınevi bu kitabın ikinci baskısını yaptı. 2014 yanlış hatırlamıyorsam. Biraz genişletilmiş baskı oldu.

2007'de tezhibten sonra, geri dönerek anlatayım, kompozisyon kitabı, Türk Sanatında Kompozisyon. Tezhibde veremediğimiz motifleri, renkleri burada vermeye çalıştık ki, buna ihtiyaç vardı. Hatta kitap daha büyüdü. Desenleri anlaşılır hale geldi. Ben hep şundan şikâyetçi oldum: Desenlerin, tezhiblerin, kompozisyonların motiflerinde resimleri var; ama öğrenciler direkt analiz yapamıyor, göremiyor arka planı. Ben dolayısıyla bu olayları büyüterek mercek altına aldım ve detaylarını ortaya çıkardım. Bakınız bizim tezyinatımızda önemli motiflerden birisi Rumî’lerdir. Selçukî de denir bunlara ve Rumî motifinin çok az uzmanı var ve tanıyan, kompoze eden. Diğer bitkisel motifler hakeza öylesine. Klasik üslubu yansıtan motifleri iyi tanıtmak lazımdır diye düşündük. Yani dolayısıyla Tezhib'ten sonra Türk Sanatında Kompozisyon kitabı bir mütemmim oldu, Tezhib'i tamamlayıcı oldu. İşte zaman geçti. Yıldız Teknik Üniversitesi'ne geçtiğimizde de…

Yıldız Teknik Üniversitesi'ne ne zaman geçmiştiniz hocam?

2010 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi'ne geçtim. Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi'nde 10 yıl hizmet verdikten sonra ayrıldım. İstanbul'a geldim. Bir müddet serbest çalıştım. Daha sonra bir vakıf üniversitesine, Fatih Üniversitesi'ne geçtim. Orada beş yıl kadar çalıştım. Güzel sanatlar dersi verdim. Epeyce sanat konusunda dersler verdim. Öğrenci yetiştirdim. Daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesi'ne geçtim. Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde şu anki görevim.

2011 yılında Türk-Kore Sanatı konusunda bir kitapçık oluştu. Bunun oluşum serüveni şöyleydi: Daha önceki yıllarda bir uluslararası sempozyumda bunun tespitini yaptım ve bir bildiri sundum, “Türk-Kore sanatı benzerlikleri” diye. Endonezya'da Jakarta'da bir sempozyumda sundum. Hatta burası önemli, sempozyuma katılan Koreli bilimadamları vardı. Bunlar hayret ettiler, şaşırdılar: "Aaa, biz böyle bir şey duymamıştık? Böyle bir şey var mıydı?" Dedim: "Var. Ben bunun tespitini yaptım. Şu şuna benziyor. Bu buna benziyor." Hakikaten ortaya çıkan kitapçıkta, üniversite basımı oldu, küçük bir kitap, içinden yazıyı çıkarırsanız, hat sanatını çıkartırsanız, Kore'deki Budist motifleriyle bizim motiflerimiz birebir aynı. Kitapta, mimaride, elbisede, kıyafette, işte ne bileyim başka mamüllerde falan. Bunları mümkün olduğu kadar eşleştirerek bir araya getirmeye çalıştım. Daha sonra bana bir fikir geldi, dostlarımdan. “Bu Koreceye çevirilse, basılsa” diye. "Olur" dedik. Büyükelçiliğe gönderdik. Faaliyete geçildi. Koreli birisi bulundu. Türkçeden Koreceye çevirildi falan; ama başarılı olamadık. Ben de gidemediğim için orada kaldı. Yani hedefimde yine var. Kore'ye gidip Kore'de yayınlanması şeklinde. Türk-Kore ilişkilerinde önemli bir nokta teşkil eder diye düşünüyorum.

Hocam eserlerinize genel olarak baktığımızda, akademide temayül olduğu gibi küçük bazı konuları ele almak yerine, alanın çok geniş ve etraflı bir şekilde incelemesini sunuyoruz. Bu hem çok zor bir şey hem de neredeyse hiç tercih edilmeyen bir yöntem. Sizi bu tür eserler vermeye iten şey nedir? Bu şekilde bir çalışma yürütmek zor olmuyor mu?

Bu biraz kişisel gayret ve merak. Yani bunun herhangi bir başka gayesi ve saiki yok. Kimse size tabiri caizse ödül vermiyor, teşekkür etmiyor bunu yaptığınız için. Bu zor bir şey. Bu çok geniş bir alana objektifi tutup oradan bir şey çıkartmaya çalışmak. Bir de çoğu kaybolmuş, flulaşmış, netliği bozulmuş; el yordamıyla gidilen bir dehliz tabiri caizse. Bir de şunu açıklamama izin verin: Bu çalışmalar nihaî bir sonuç değil. Yani benim bu Desen ve Kurgu kitabında veya başka bir yerde analitik yorumlarım sadece benim birkaç versiyonum, birkaç hünerim. Başkaları başka sanatçı bakışlar, başka yorumlar çıkartabilir. Zamanı Aşanlar'da da bu vardı. Mesela 3.000 yıllık bir bronz heykelin estetik kurgusunu farklı yorumladım. Yani 2500 yıl sonra gelmiş bir sanatçı meslektaşı olarak böyle bir sanatçının böyle bir bakış açısı. Dolayısıyla bizim yorumumuzdur bu; ama siz fotoğrafın bütününü görmezseniz, hiçbir zaman ne olduğunu anlayamazsınız. Bu bir gerçek. Benim amacım; fotoğrafın bütününü görmeye çalışmak, görmeye heveslenmek ve bu arada ben bu faaliyetleri yaparken birtakım genç araştırmacılar da buradan cesaret alıp yeni çalışmalar yapacak. Yoksa bu bir kişinin yapacağı bir şey değil.

Bu bir devlet projesidir aslında. Yani ekiplerin, heyetlerin, komisyonların ciddi bir şekilde yürüteceği projelerdir; fakat buradan ben zaman zaman tenkit almadım değil. Mesela; sanat tarihçileri bana şunu sordular: "Sen sanat tarihçisi misin?" Mimarlar sordu: "Sen mimar mısın?" Tarihçiler dedi: "Sen..." Ben de şunu söyledim: "Ben tarihçi değilim, sanat tarihçisi değilim, mimar değilim. Ben bir sanatçıyım. Benim gözlemim farklı. Ben başka bir şeye bakıyorum. Başka bir şey görüyorum. Sizin alanınıza girmiyorum." Ancak mevcut yayınlanmış yayınlardan istifadeyle o işin tarihini tabii ki oraya koymak lazım. Bazı sanat tarihi açısından yorum varsa onu koymak lazım. Bilimsel gerçeklere ters düşmemek kaydıyla ben kendi alanımda yorum yapıyorum. At oynatıyorum. Yani bu şöyle de oynatılabilir. Böyle de oynatılabilir. Yorum bu; ama biz kendimize aynayı çevirip bakmıyoruz. Sıkıntı burada. Hep biri bakıyor. Bize diyor ki: "Eğri oturuyorsun. Doğru oturuyorsun. Külahın yana kaymış. Ayağını ters atıyorsun." Yaa, bir dur! Kendime bakayım! Yok, buna izin yok. Biz kendimize bakmak durumundayız. Bu eserler bundan dolayı ortaya çıkmıştır.

Peki hocam bu tür çalışmalarınız devam edecek mi? Masanızda, çalışmakta olduğunuz hangi eserler mevcut? 

Şu anda tabii ki, isim olarak ortaya pek bir şey çıkmıyor. Tasarılar var. İnşallah nasip olur. Yani şu anki hedefim “Velud Belde” adını verdiğim İslam sonrası Türk sanatına dair; Karahanlı-Gazneli'den sonra Büyük Selçuklu ayağı çok zengin. Onu çıkarmak, Anadolu Selçuklu ile bir yere getirmek. Pek önceden aklımda, hesabımda şu vardı: Osmanlı-Timurlu'yu da alayım; fakat yeterince işlenmiş konu. Yani herkes Osmanlı'yı inceledi. Yani pek çok noktada. Belki zaman kaybı olur diye. Zaten şunu da kaydedelim: Desen, tezhib, kompozisyon, kurgu tamamıyla Osmanlı sanatı. Yani ben bir yerde bunu açıklamışım. Tekrar oraya girip başka şeylere girmeye gerek olmayabilir diye düşündüm.

Benim bir hedefim var. Kendi tasarımlarımı, taslaklarımı ortaya çıkartıp yayınlamak. Çünkü çılgın projelerim var. Biraz komik olabilir de bu tabir. Çünkü sanatçı biraz uçuk kaçık olmalı, serbest olmalı ki dağıtsın, sonra toplasın. Mesela; bu tarab meselesi. Logo meselesi. Logoda benim hiç çalışmam olmamıştı. Üzerine yaptık, çalıştık. Ortaya bir şey çıktı. Yani bir grafikerlik damarım var benim. Yani piyasada çalışmışlığım da var. Bunları söylemedim ben; ama grafikerlik eğitimi almadım. Piyasada uygulayıcı oldum. Bunun hat sanatına, sanat icrasına çok katkısı var. Yani grafik eğitimi almak önemli.

Bir de şu var. Bundan da bahsetmemiz lazım: Benim tasarımları tezhibden, tablodan, hattan dışarı çıkartıp hayata yansıtmak gibi bir düşüncem var. Tasarımların birtakım malzemeleri mesela; öncelikle seramik malzemeleriyle gerçekleştirilmesi. Bunu yaptık. Bilimsel araştırmalar çerçevesinde büyük tablolar halinde. Şimdi büyük bir pano gerçekleştirdim. Şu an hatırladığım altı metre uzunluğunda pano bu. Davutpaşa'daki kongre merkezimizde yer alıyor. Buradaki amacım mimarîleri daha yaşanabilir hale getirmek. Bizi taşıyabilen mekânlar olmasına yol açmak. Artı, yeni mimarî binalar üretmek. Bunda da fikirler var kafamda. Bazen küçük küçük mimarî binalar yapılıyor. Bu binalar kullanılacak; kütüphanedir, mesciddir ya da bir toplantı salonudur gibi; ama bizden izler taşıyacak; dışıyla, içiyle, kullanımıyla. Bunlar önemli. Beri taraftan kıyafetlerin tasarlanması çok önemli. Bizim çizgilerimizi oluşturacak kıyafetlerimiz henüz yok. Yani namaz takkesinden tutun da en basiti değil de en önemlisi hâlâ bizim takke formumuz yok. Bir kıyafetimiz de yok veyahut din görevlilerimizin, imamlarımızın giydikleri cübbelere bir bakın. Hangisi bizim? Bizden bir iz taşıyor? Ben bir müzeye girdiğimde kıyafetler bölümüne girdim. Özel bir müzeydi bu. Çok etkilendim. Bursa'da Muradiye'nin etrafındaki Ulu Umay Müzesi. Özel bir müze bu. İsmini de vereyim. Din adamı kıyafeti diye bir bölüm, girdik. Papaz, haham, işte Budist rahip kıyafeti. Hepsi nev-i şahsına münhasır. Yani kendinden karakterler taşıyor. Beri tarafta da bir kara cübbe, bir kenarında da bir motif atılmış. Bir imam. Türk imam kıyafeti. Hüzünlendim. Düşündüm. Kaldım. Dedim ki: "Bak! Sınıfta kaldık." Yani bütün mesele medeniyetin yaşantısıyla, mimarîsiyle, musikisi de bunun içerisinde bir anda ayağa kalkması. Bunun için de yollar aranması lazım.

Hocam ayrı bir soru olarak şunu sormak istiyorum: Geniş Osmanlı coğrafyasında bütün eserlerde bulunan üslup birliğinin sebebi nedir?

Şimdi üslup birliği çok önemli bir husus. Hakikaten koskocaman bir devletin en kuzeyden en güneyine, doğusundan batısına yapılan mimarî eserlere baktığınızda, benzeri diğer sanat eserlerine baktığınızda büyük bir benzerlik görüyorsunuz. Burada temel şudur: Devletin süsleme, estetik stratejilerinin belirlendiği yer Nakışhane’dir. Selçuklu'da da Osmanlı'da da devlet eliyle oluşturulmuş nakışhaneler, sanatkârların, üstatların, stratejistlerin bir arada bulunduğu, belirlendiği yerler olmuştur. Dolayısıyla hiç kimse ne aklına estiği şekilde bir şehre yerleşebilir ne orada istediği kadar bina yapabilir ne de kendinden, sanatından bir şeyler katabilir. Hepsinin kendine göre bir usulü vardır. Bunu şu şekilde de açıklayabiliriz: Bugün mevcut olmayan esnaf teşkilatını, loncaları, ahileri göz önüne aldığımızda herhangi bir sanat dalındaki kişinin o usule uyması aşikârdır. Kim uymazsa onun pabucunu dama atarlar. Pabucu dama atılmış bir kunduracı esnaf bir daha orada hayat hakkı bulamaz. Oraları terkedip gitmek zorundadır. Bu bakımdan devletin gelişim stratejisi bu mekânlardan neş'et etmiştir.

Burada nakışhane veya nakkaşhane denildiğinde bugünkü anlamda falanın atölyesi diye anlamamamız lazım. Bugünkü tabirler, kavramlar çok düşüktür. Orası sanki bizim DPT gibi devletin stratejisinin oluştuğu yüksek profiller, mahfillerdir. Bu sebeple devletin yaptığı icraat, gerek padişahların yahut hükümdarların, gerekse vezirlerin ve diğer zengin kişilerin yaptırdığı eserler belli kurallar çerçevesinde sanatçıların icraatıyla ortaya konulmuştur. Ama bunu söylerken şunu diyemeyiz, “sanatında ilerleme gösteren ve sanatında yenilik yapan sanatçıya engel olunur.” Bu da değil tabii ki. Eser ortaya koyan, sanatını ortaya koyan takdir edilmiştir. Bunun gibi çok örnekler var. Şu anda bunu açıklamak için zaman olmadığından bunu söyleyemiyorum.

"İstanbul'a bir de Mimar Sinan'ın eserlerini çıkararak bakın" sözünüzü izah edebilir misiniz?

Ben İstanbul'u görmüyorum. İstanbul kalkmış, gitmiş, göç eyledi gibi bir şey. Yani şimdi şunu düşünün: Birtakım pc yapımıyla Bizans devrine döndürüldüğü görüntüler var, hatırlarsanız. Ne görünüyor? Ayasofya görünüyor, Julianus sütunu görünüyor, bilmem Çemberlitaş falan filan. Eee, tamam, bu bir animasyon olabilir. Hatırlatabilir; ama İstanbul'un asıl Üsküdar’dan baktığınızda bir profili vardır. Sarayburnu, Sultanahmet Camii, Ayasofya, giderek Süleymaniye vs. Fatih veyahut Boğaz tarafından yani değişik açılar var da. Kısaca İstanbul deyince çocukluğumuzda hatırladığım ilk siluet budur. Anadolu'da iken İstanbul'u, denizi görmeden ilk tahayyül ettiğim manzara. Şimdi bu, dünyanın hiçbir yerinde yok. Buradaki o minareleri kaldırsanız zaten iş bitiyor. Yani İstanbul'a İslam mührünü vuran Osmanlı ve enteresan ki, oraya öyle bir yazı yazılmış ki, elifleri lamları gibi görünüyor şöyle ufukta, camilerin minareleri.

Bir şey daha geldi aklıma. Kayda girsin. İstanbul, Sultan Fatih'in fethettiğinde, Bizans yani, Bizans İstanbul'u çok bitap, yıkık dökük. 1200'lü yılların başında Latinlerin işgali var. Mahv u perişan etmişler. Yani o da Hristiyan. Ama gelin görün ki, barbarlık nedir? Kendileri bu tabiri sürekli bize karşı kullanırlar, yani Batılılar. Barbarlık nedir? Nerede yapılmış? Bizans altında bile kalmamış. O kadar hırsızlıkla, o kadar şeyle. Virane bir şehir alıyor Sultan Fatih ve bu şehri mücevher gibi işliyor. O zaman o cümlenin manası böyle tefekkür edilebilir diye düşünüyorum.

Çok teşekkür ediyorum. Böyle benzeri birçok çalışmayı daha elinizden görme imkânımız olur inşallah.

İnşallah! Benim de arzum böyle. Allah nasip eder inşallah! Hepimize güzel fırsatlar... Size de çok büyük görevler düşüyor.

 

 

Röportaj: Mehmet Erken - Önder Hanelçi