, 19 Ağustos 2017
Abdulhadi Timurtaş ile Doğu Medreseleri Üzerine

Abdülhadi Timurtaş ve Molla Muhammed Zivingi'nin oğlu Molla Talha

6204

Abdulhadi Timurtaş ile Doğu Medreseleri Üzerine

''Tekke, zaviye ve medreselerin devlet tarafından kapatılması Doğu ve Güneydoğu’da Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ciddi birtakım sıkıntılara yol açmış olsa bile medreselerin varlığını pek etkilemedi. Çünkü ilgili medreseler devlet tarafından desteklenen resmi kurumlar değildi. Bu yüzden hasbilik esası üzere yoluna devam etti. Ne medrese hocaları devletin dayatmalarına boyun eğdi ne de halk desteğini çekti.'' Abdulhadi Timurtaş, Doğu medrese geleneğine dair Mehmet Erken'in sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Kürt Medreseleri Nedir Nasıl Örgütlenmiştir
Kürt Medreseleri Nedir? Nasıl Örgütlenmiştir?

Kürt Medreseleri (Şark Medreseleri ya da Doğu Medreseleri) denen şey nedir? Nasıl örgütlenir? Kimler bu medreselerden çıkmıştır? Programları nasıldır? Mehmet Erken, üç âlime dair çıkan üç biyografi/hatıra kitabından hareketle yazdı.
26/09/2016 12:12

Abdulhadi Timurtaş, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagati bölümünde hoca. Şam’da ve Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde eğitim aldıktan sonra yüksek lisansını Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde, Doktorasını Atatürk Üniversitesinde tamamladı.

Timurtaş’ın akademik yayınlarının yanında Medrese geleneğine de yoğun ilgisi var. Bu ilginin vücuda geldiği eserleri de Molla Muhammed Zivingi’nin biyografisini anlattığı "Botan Müderrislerinin Piri Molla Muhammed Zivingi" kitabı ve Sid Ramazan el-Buti’nin babasını anlattığı "Babam Molla Ramazan el Buti & Hayatı, Düşüncesi, Mücadelesi" kitabının tercümesi. Bu iki eseri okuduktan sonra, Timurtaş ile hem eserleri hem de Doğu medrese geleneğine dair bir söyleşi yapmak istedik. O da bu teklifimizi kırmadı. Röportajı ilginize sunuyoruz.

Öncelikle Molla Muhammed Zivingî ile ilgili bir kitap yazmanıza iten sebebi ve bu kitabın ortaya çıkış sürecini sorabilir miyim? Çünkü kitabın anlattıkları kadar, neredeyse hiçbir yazılı kaynak olmayan bir konuda, ciddi bir emek sarf ettiğiniz bütün açıklığı ile belli oluyor.

Evvela böyle bir fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ediyorum. Böyle bir konuya ilgi ve alaka göstermeniz beni ayrıca memnun etti.

Her şeyden evvel rahmetli babam, Molla Muhammed Zivingî’nin öğrencisiydi. Gerek kendisinden gerekse medrese eğitimime başladığımda hocalarımdan ve medreseyi ziyaret eden misafir hocaların kendi aralarında geçen konuşmalarından, Zivingî’den çokça bahsettiklerini duyuyordum. O zamandan beri Molla Zivingî zihnimi meşgul eden, bende kendisine yönelik merak uyandıran bir şahsiyet olmuştur. Kaldı ki kendisine nispetle tanındığı köyü Ziving, benim yetişip büyüdüğüm köyden bir saat yaya mesafesinde idi.

Merkezi Diyarbakır’da bulunan Şarkiyat Araştırmalar Derneği’nin Siirt’in tüm yönlerine dair uluslararası bir sempozyum düzenleyeceği ilanını görünce bildiri konusu olarak aklıma gelen ilk konu küçüklüğümden beri hakkında çok şey duyduğum Molla Muhammed Zivingî oldu. Sizin de belirttiğiniz gibi hakkında hiçbir yazılı bilginin olmayışı işimi zorlaştırdı. Ama önemli değildi. Allah’ın lütuf ve inayetiyle hiç beklemediğim şekilde yollar karşıma çıktı. O güne kadar hayatta olan önemli öğrencilerine, cevabını öğrenmek istediğim sorular hazırlayarak uzakta olanlarına posta yoluyla gönderdim, yakında olanlarına ise bizzat yanlarına giderek yönelttim ve bu şekilde cevaplar aldım. Daha sonra cevabını bulamadığım sorular için de Batman ve Siirt’te oturan çocukları, torunları ve damatlarına bizzat giderek öğrenmeye çalıştım ve neticede sizin de gördüğünüz kitap ortaya çıktı.

Sorularıma yazılı cevaplar veren hocaların kendi el yazılarıyla özenle hazırladıkları yazıları kıymetli bir belge olarak özel arşivimde tutuyorum. Tabi ki kimisi Arapça, kimisi Kürtçe ve az bir kısmı Türkçe cevaplar verdiler. Bunları okumak, tercüme etmek ve ayıklamak kolay olmadı. Burada bu vesileyle sorularıma yazılı ve sözlü cevaplar veren Molla Zivingî’nin öğrencilerinden Molla Salih Çakay’a, Molla Abdullah Yardak’a, Molla Abdulmecid Dêrawudî’ye, Molla Said Beytekin’e, geçen sene rahmete kavuşan ve bir sene kadar yanında medrese eğitimini gördüğüm merhum hocam Şeyh Hattap Eren’e, oğulları Molla Abdulğafur ve Molla Talha’ya, torunu Siracettin Kayran’a şükranlarımı sunmak istiyorum.

Hocam bu şekilde hayat hikâyelerini okuduğumuzda, ismi bilinmeyen pek çok önemli âlimin varlığını görüyoruz. Genel olarak Cumhuriyet döneminde Doğu ve Güneydoğu’da etkili olmuş ulemadan biraz bahsedebilir misiniz? Yazılı materyallere baktığımızda Bediüzzaman ve arkadaşları ya da muhtelif dergilerde yazı yazmış, farklı vesileler ile öne çıkmış bazı âlimlere rastlayabiliyoruz. Fakat Muhammed Zivingi gibi, Şeyh Seyda gibi, Hüseyin Küçük gibi bazı hocaların methini duysak da, hayatlarına dair detaylar elde etmek neredeyse imkânsız. Cumhuriyet döneminde etkili olmuş, Kürt medreselerinde eğitim görmüş hocalar kimlerdir? Bugün ismini söyleyebileceğiniz hocalar kimlerdir, nerelerdedirler?

Bölgenin eğitim tarihine baktığımızda İslamiyet’le şereflendikten itibaren bölgenin yegâne eğitim kurumlarının cami ve cami etrafında gelişen medreseler olduğunu görürüz. Bu kurumlar genelde resmi idareden destek almayan, hasbi olarak faaliyet yürüten kurumlardı. Ders veren müderrislerin böylesine kutsal bir görev karşılığında maddi destek almaları dahi dinen sakıncalı görülmekteydi. Medresede yatılı kalan öğrencilerin giderleri hayırsever halk tarafından karşılanırdı. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanına kadar bu şekilde sürdü.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde tekke, zaviye ve medreselerin devlet tarafından kapatılması Doğu ve Güneydoğu’da Kürtlerin yaşadığı bölgelerde ciddi birtakım sıkıntılara yol açmış olsa bile medreselerin varlığını pek etkilemedi. Çünkü ilgili medreseler devlet tarafından desteklenen resmi kurumlar değildi. Bu yüzden hasbilik esası üzere yoluna devam etti. Ne medrese hocaları devletin dayatmalarına boyun eğdi ne de halk desteğini çekti. Bu yüzden her medrese hocası halk nezdinde büyük bir saygınlığa sahipti. Çocuğunun dini eğitim almasını isteyen ailelerin kıblegahı medreselerdi. Esasında öğrenci yetiştirmeyen, medrese faaliyetini yürütmeyen imam adayları halk tarafından kolay kolay bu göreve getirilmezdi.

Şimdi sorunuza gelelim. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde medrese eğitimini önceki hocalarından devralan yeni hocalar bu mirasa sahip çıktılar, Hz. Peygamber (s.)’den itibaren başlayan İslami ilimler zincirinde bir halka olup bu zincirin devamını sağlamaya çalıştılar. Burada günümüzde diploma dediğimiz ancak manevi değeri ve yükümlüğü olan icazetin, bu halkanın kopmamasında oynadığı rolden bahsetmeden geçmek istemiyorum.

İcazet, öğrenciye müderrislik sıfatını verdiği gibi devralınan görevin sürdürülmesini de istiyor. İcazet metinlerini okuduğumuzda Hz. Cibril’e kadar uzanan bir ilim silsilesini görürüz, icazet metninde öğrenilen ilmin, tevdi edilen görevin sürdürülmesi istenmektedir. İslami ilimlerin bu şekilde devamı sağlanmaktadır.

İhlas, samimiyet, Allah rızası temeli üzere sürdürülen bu hizmeti, ilgili dönemin baskıcı yönetimleri engelleyememiştir. Kıt ve zor imkânlarla bu hizmeti sürdüren bilinen ve bilinmeyen yüzlerce âlim olmuştur. Hizmetin selameti için yetkililerin doğrudan egemen olduğu yerlerden uzakta bu hizmeti sürdürmüşlerdir. Bu zatların kitap yazmaktan çekinmelerinin, hayatlarına ve hizmetlerine dair yazılı bilginin olmamasının birçok sebebi vardır. Bunların bir kaçı şöyledir:

- Birkaç istisna dışında, aşırı tevazu anlayışından hareketle Kürt âlimleri eser yazmaktan çekinmişlerdir ve kendilerine dair yazılı bilgi vermekten kaçınmışlardır.

- Başta Arapça kitaplar olmak üzere dini kitapların yasak olmasından dolayı kitaba ve temel kaynaklara ulaşma sıkıntısı.

- Metropol kent ve şehirlerden uzak olmaları.

- Resmi dil olan Türkçeyi bilmemeleri.

- Her ne kadar Arap Gramerinde ve metinleri anlama noktasında birer derya mesabesinde olsalar da kimisi için Arapça konuşma ve yazma sıkıntısı.

- Anadilleri olan Kürtçe’nin yasak olması Kürtçe eser yazmalarına engel olmuştur.

- Her ne kadar halk arasında büyük saygıya mazhar olsalar da İslami ilimlere ve topluma hizmet eden bu zatlar esasında sahipsiz idiler ve kendilerine imkân sağlayacak, çalışma ve projelerine destek verecek hiçbir kurum olmamıştır.

- Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü gelişmiş ilim merkezlerinden uzak kalmış, modern eğitim sistemlerinden habersiz, gelişen teknoloji ve modern dünyadan kopuk olmuşlardır.

Böylesi kutsal hizmetlerde bulunan Kürt âlimlerinin isimlerine gelince, hepsinden bahsetmek elbette imkânsızdır. Zira bu hizmet Kürtlerin yaşadığı her yerde sürdürülmüştür ve her bir âlim iletişim ve ulaşım sorunlarından ve yukarıda bahsettiğim nedenlerden ötürü ancak kendi yaşadığı dar bölgede tanınmışlardır. Bu yüzden adlarını söyleyeceğim Kürt âlimleri sadece benim muhayyilemde yer edinmiş olanlar olacaktır. Geniş bilgi almak isteyenler Mehmet Çağlayan’ın Şark Uleması ve Abdulkadir Bingöl’ün Kulîlkên Baxê Botan isimli eserlerine, ayrıca Şarkiyat Araştırmaları Derneği’nin düzenlediği sempozyum bildiri kitaplarına bakabilirler.

Hizmetlerini ifa etmiş ve Rablerinin huzuruna çıkmış, medrese tedrisatıyla öne çıkmış ve muhayyelimde yer alan birkaç zatın adı şöyledir: Batman’dan Şeyh Fahruddin Arnasî, Siirt’in Eruh ilçesinden Şeyh Abdurrahman Şavurî, Molla Ömer ve Molla Ali Eynî, Pervari’den Şeyh Muşerref Hunukî, Tillo’dan Şeyh Menduh, Molla Abdulhakim Helenzevî, Şeyh Hattap Eren, Baykan’dan Molla Muhyuddin Havêlî, Cizre’de müftük yapan Molla Mahmut Bilge, yine Cizre’de hizmet eden Molla Abdurrahman Hoserî, Seyid Ali Findikî, Molla Yusuf Zivingî, Silopi’den Seyit Hasan Girikî, Mardin’in Dargeçit çevresinden Şeyh Halil Serdêfî, Molla Emin Zenganî, Diyarbakır’dan Molla Ahmed Hilmi el-Kuğî, Molla Zeynulabidin Amidî, Şeyh Abdurrahman el-Aktepî ve ailesine mensup şeyh ve mollalar, Molla İbrahim Hanikî, Silvan’dan Molla İbrahim Kenanî, Bitlis’te Norşin ve Ohin medrese müderrisleri, Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinden Şeyh Abdullah en-Nakşibendî el-Kadirî, Elazığ’dan Molla İbrahim ve Molla Bahri, Muş’tan Molla Abdullah Dündar. Hepsine Allah rahmet etsin. Bugün hâlâ hayatta olup bu zatlardan ilim bayrağını devralan çok muhterem zatlar vardır. Rabbim kendilerine sıhhat, sağlık ve uzun ömürler nasip etsin.  

Pek çok hocanın hayatının şehir merkezlerinde değil de köylerde ya da şehirlerin daha kenarlarında geçtiğini görüyoruz. Bunun özel bir sebebi var mıdır? Baskı yıllarında ilim öğretimini köylerde sürdürmek daha mı kolay oluyor? Ya da şehrin afetlerinden mi korkuluyor? 

Günümüzü bırakıp seksen öncesine gidersek devletin doğrudan hâkimiyet sağlamadığı dağlık bölgeler ve köyler, medrese faaliyetinin selameti için tercih edilmiş olabilir. Fakat bununla birlikte başka birçok faktörden bahsetmek mümkündür:

a- Şehir merkezlerindeki camilerde genellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nca atanan diplomalı imamlar görev yapmaktaydı. Medrese camiası ise -herhangi bir isyan temayülü içinde olmak gibi bir düşüncesi olmasa da- duygusal bakımdan devlet ile barışık değildi. Bu yüzden kadrodan münhal olan köy ve şehir varoşlarındaki camilerin tercih edildiğini söylemek mümkündür.

b- Şehirde öğrencilerin geçimini sağlama olanakları azdı. Köylerde ise her ev veya aile en az bir öğrencinin günlük gıda ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenirdi.

c- Köy sakinleri genelde medrese öğrencilerinin bereket ve huzura vesile olduklarına, ilim talebelerine yapılan yardımların Allah katındaki karşılığının kat kat verileceğine inanırlardı. Bu yüzden talebe yetiştirmeyen imamları tercih etmezlerdi, hatta köylerinde imamlık görevine talip olmak isteyen hocaya teklif ettikleri şartların başında ilim talebesi yetiştirmek var idi.

Kürt Medreselerinde Arapça eğitimi, diğer pek çok ilmi geleneğe göre çok baskın. Kitabınızda bu konuya değiniyorsunuz ama ben yeniden sormak istiyorum: Anadolu'nun diğer bölgelerinde de dil yönünden farklılık olsa da buradaki kadar yoğun bir Arapça eğitimi yapılmıyor. Kürt medreselerinin bu denli yoğun bir eğitime sahip olmasının özel sebebi var mıdır ya da nedir? 

Medrese müfredatında yer alan dersler ikiye ayrılıyor: Nahiv ve Sarf gibi gramer ilimleri, Belagat, Vaz’ ve Mantık gibi yöntem öğreten ilimler alet ilmi ve medrese eğitiminin esas amacı olan tefsir, hadis, akait, kelam, fıkıh, fıkıh usulü ilimleri ise alî ilim olarak isimlendirilir. Esas amaç olan ilimlerin temel kaynakları Arapça olduğu için Arap dilini ve gramerini iyi derecede öğrenmeden bunlara vakıf olmanın mümkün olmadığına inanılır. Diğer taraftan Arapça dili ve gramerini iyi derecede öğrenen bir öğrenci; belagat, vaz’, münazara ve mantık gibi metot öğreten ilimlerini öğrenmeden, hedef olan İslamî ilimlerin sağlıklı bir şekilde anlaşılmasının mümkün olmadığına da inanılırdı. Bu yüzden medreselerde dil ve yönteme dair ilimlere yönelik yoğun bir çaba sarfedilir. Ancak bunun yanı sıra acil öğrenilmesi gereken ilmihal ve ahlak bilgileri de öğretilirdi.

Şunu da belirtmek gerekir ki zamanla alet ilimleri gaye ilimlerin yerine geçerek fiili bir durum olarak gaye halini aldı. Zira yıllarca bu ilimlerle uğraşıp yaşlarının da ilerlemesiyle zamanla usanan talebeler, ellerindeki alet ilimleriyle kendilerini geliştirebileceklerini düşünerek bir an evvel bitirme hevesine girdiler. Hocaları da onların bu isteklerine müsamaha gösterince böyle bir fiili durum ortaya çıkmış oldu.

Fakat şu var ki hemen hemen her hocanın şöhret bulduğu bir ilim dalı vardı. Talebeler de kendi ilgi alanlarına göre bunları arar, yanlarına gider ve kendilerinden faydalanırdı. Bilindiği gibi medrese ve hoca seçimini talebe kendisi yapar, hoşlanmadığı ya da beğenmediği zaman ayrılır, bir başkasına gitme şansı vardır. Bu yüzden müderrisler yanında talebe tutmak için öğrencilerine özel bir ilgi ve alaka gösterirlerdi.  

Molla Ramazan el-Bûti'den siz de ders almışsınız. Geçtiğimiz yıllarda oğlu da vefat etti (Allah rahmet eylesin). Kendilerine dair hatıralarınızdan bahseder misiniz?

Ramazan el Buti

Tabi ki... Molla Ramazan el-Bûtî babamın öz amcasıdır. Baba tarafından dedemin büyüğüdür. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve bildiğim kadarıyla ilimi geçmişi olmayan mütedeyyin bir aile çocuğudur. O da Cizre merkezde ve civar köylerde medrese eğitimini tamamladıktan sonra bir müddet kendi köyü olan bugünkü Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Cêleka/Yağmurkuyusu köyünde ve civar bazı köylerde imamlık yaptı ve talebe yetiştirdi. Ardından radikal bir kararla eşini ve biricik oğlu M. Said’i yanına alarak Şam’a hicret etti.

Tabi ben muhterem hocam Prof. Dr. M. Halil Çiçek’in Kızıltepe’nin Tılfeyz köyündeki medresesinde okurken Molla Ramazan’ın ve oğlu M. Said’in babama gönderdikleri mektuplardan aldığım adrese bir mektup yazdım ve Şam’a gelip orada eğitimimi sürdürmek istediğimi belirttim. Molla Ramazan, mektubumun cevabını doğrudan Cizre’de ikamet eden babama gönderiyor ve bir an önce gelmemi istiyordu. Tabi ki nasip oldu, gittim ve orada imam hatip liselerine denk olan bir lisede eğitimime başladım. Okulun pansiyonunda kalırdım. Ancak rahmetli Molla Ramazan’ın isteği üzere Cuma akşamlarını yanında geçirirdim. Her Cuma akşamı Prof. Dr. M. Said Ramazan el-Bûtî’nin Dinkiz Camii’nde verdiği umumi derslerine birlikte giderdik. Dersten sonra eve gelirdik ve Cuma namazını kıldıktan ve öğlen yemeğini birlikte yedikten sonra ayrılırdım. Tabi ki bu arada ilimle dolu bir zaman geçirirdim. Kimi zaman Molla Ramazan’ın o küçücük mütevazı odasında Kur’an ezberini dinler, gözlerindeki zaaftan dolayı okumakta zorluk çektiği kitapları sesli olarak kendisine okurdum ve bu arada ilgili konuya dair yaptığı yorumlarını ve tavsiyelerini dinlerdim. İstirahat zamanlarında torunu Prof. Dr. M. Tevfik, okumam için sahabe ve salih zatların biyografisine dair küçük hacimli kitaplar verirdi, onları okurdum. Bu şekilde orada okuduğum kitapların sayısını bilemiyorum. Rabbim kendilerinden razı olsun.

Doğrusu evlerinde her şey ve her hareket bana Allah’ı hatırlatıyordu. Her zaman Allah’ın kendisine verdiği nimetleri sayıp duruyordu; oturup kalkmamız, giyinip çıkmamız, yemek yiyip su içmemiz ve konuşmamız şakalaşmamız dahi hep ibadet şuuruyla gerçekleşiyordu.

Prof. Dr. M. Said Ramazan’a gelince; hakikaten babasının izinde idi. 60 yaşlarında olduğu halde babasının yanında bir çocuk gibiydi, rızasını elde etmek için özel gayret sarf ederdi ve kızacak şeylerden özellikle çekinirdi. Evinde kim olursa olsun misafirlerine kendisi hizmet eder, ayakkabılarını kendisi düzeltir ve dış kapıya kadar kendilerine eşlik ederdi. Gelen misafirleri genellikle âlim ve ilim talebeleriydi, sohbet konusu ilim ve davet konularıydı; kendisine yöneltilen eleştirileri sabırla dinler ve saygılı bir edayla karşılık verir, teşekkür ederdi. Bir seferinde misafir odası Şam âlimleriyle doluydu, gelenlerden birisi “hocam devlet sizi kullanıyor” dedi. Bu soruya hafif hiddetlenen el-Bûtî, halk şivesiyle cevap verdi ve dedi ki, “sen beni eşek mi sanıyorsun? Ben devletin hangi isteğine binaen helalı haram veya haramı helal etmişimdir? Benim yöneticilerle ilişkim halkla ilişkim gibidir; iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma esası üzeredir. İyi bir iş yaptıkları zaman teşekkür eder, kötülük yaptıklarında ise usulüne göre düzeltmeleri ve vazgeçmeleri için uyarıda bulunurum ve bunu halkın gözüne girmek için bağıra bağıra da yapmam. Ayrıca şunu da bilesin ki eğer kullanılmaktan bahsedilecekse ben onları kullanıyorum, onlar beni değil.”

Hakikaten de Suriye’de yaşayan Kürtler’e ve İslami cemaat ve cemiyetlere yönelik birtakım baskıların kaldırılması, metotlarını beğenmese de zindanlarda yatan binlerce Süriye İhvan-i Müslimin mensuplarının serbest bırakılması ve sürgünde olan binlerce mensuplarının da vatanlarına dönmelerinin el-Bûtî sayesinde gerçekleştiğini bütün Suriye halkı bilir.

Söylemeden geçmek istemediğim önemli bir husus daha vardır. el-Bûtî’nin, gerek üniversite öğrencilerinden gerek entelektüel ve gerekse de esnaf kesiminden zihninde İslam’a dair kuşkuları olan veya inanç bunalımını yaşayan gençlere karşı özel bir ilgi ve alakası vardı. Hem üniversitedeki odası hem de mahalledeki evi ve namaz vakitlerini kıldığı cami bu tip insanların uğrak yeriydi. Bunlarla özel ilgilenir, beraberinde evine götürür, kendisi onların evlerine gider ve ihtida ettiklerinden emin olana kadar onları takip ederdi. Bu yönde yüzlerce örnek vardır.

Molla Ramazan el-Bûti'ye dair kitapta oğlu, babasını çok güzel bir şekilde anlatsa da benim aklımda ciddi bir soru işareti kaldı. Özellikle sizin notlarınızdan yola çıkarak; hoca Türkiye'den Şam'a göçüyor, burada kalan -sizin aileniz de dâhil- pek çok akrabası mevcut fakat buradaki hocalarından, öğrencilerinden ve akrabalarından hiç bahis açılmıyor kitapta. Kalan bu boşluğa dair sizin bilgilerinizi ya da katkılarınızı alabilir miyiz? Hoca buradaki öğrencileri ile ya da akrabaları ile hiç mi görüşmedi? Hiçbir ziyaret gerçekleştirmedi mi? Ya da siz ve aileniz ile vefatına kadar nasıl bir ilişkisi oldu? 

İlgili kitapta da belirtildiği gibi Molla Ramazan, bu hicret macerasını kardeşlerinden ayrı olarak tek başına gerçekleştiriyor. O dönemin iletişim ve ulaşım sorunları, sınırı geçme ve vize sorunlarının yanında maddi imkânsızlıklar nedeniyle uzun süre bilfiil ziyaretleşme gerçekleşmedi, iletişim ve haberleşme mektuplarla yapılıyordu. 1963’te dedem köydeki mal varlıklarını çocuklarına paylaştıktan sonra sınırı kaçak olarak geçer ve ağabeyi Molla Ramazan’ı Şam’da ziyaret eder. Ancak aynı gece aniden rahatsızlanır ve kaldırıldığı hastanede vefat eder ve orada defnedilir. Bundan yaklaşık 10 yıl sonra babam, ağabeyim M. Munir’i orada okuması için yanına alarak resmi yollarla Şam’a gider. Şam’da 15 gün gibi bir süre kalırlar, o sıralarda Suriye’de siyasi ve sosyal durum müsait olmadığı için Molla Ramazan, ağabeyim M. Munir’in orada kalmasını uygun görmez ve babamla birlikte memlekete geri dönerler.

Molla Ramazan’ın Türkiye’de kendilerinden ders aldığı hocaları Molla Abdusselam Cizirî, Molla Muhammed Findikî, Şeyh Said Seyda’yı biliriz. Kendisinden ders alan çok sayıda öğrencileri vardır. Fakat kendisiyle ve ailemizle iletişimi sürdüren Molla Yusuf Zivingî, Molla Hüseyin Aksoy (Dêrşevi), Molla Muhammed Emin Zenganî, Molla Mehmudê Xêsteyî ve Molla Ömer Eynî’yi zikredebiliriz.

Molla Ramazan’ın ailemizle iletişimleri her zaman rahmetli babam vasıtasıyla gerçekleşiyordu. Tabi ki bu arada dedem ve Molla Ramazan’ın üvey kardeşleri Haci Ali de Molla Ramazan’dan yıllar sonra Türkiye’den çıkar ve Kamışlı’nın bir köyüne yerleşir, kaçakçılar vasıtasıyla kendisinden ve onun yoluyla da Molla Ramazan’dan haber alırdık. Zaman zaman Türkiye’deki yeğenlerine hediyeler gönderir, onları unutmadığını ifade etmek isterdi. Şu da bir gerçektir ki Molla Ramazan ve oğlu M. Said hiçbir zaman aidiyetlerini ve geldikleri yeri unutmadılar, ancak Suriye’ye de alıştılar ve oraya da fiili bir aidiyet duygusuna sahip idiler. Daha sonraki zamanlarda yani doksanlarda ulaşım imkânları çoğaldı fakat bölgedeki asayiş ve güven zaafından ötürü çok istedikleri halde herhangi bir ziyaret gerçekleşmedi. Prof. Dr. M. Said Ramazan el-Bûtî, sempozyum ve kongre davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde görüşmelerimizi İstanbul’da gerçekleştirirdik.

Hocam bu medreselere dair kitaplar okurken aklıma şöyle bir şey geldi: Türkiye'nin tamamı için Latin harflerine geçişi bir kopma noktası olarak kabul ediyoruz. Fakat özellikle Doğuda zaman içinde pek çok köyün isminin değişmesi; coğrafyanın doğrudan bağlı olduğu Musul, Kerkük, Halep, Kamışlı gibi şehirler ile bağlantısının kesilmesi ve  yaşam alışkanlıklarının değişmesi gibi konular, maziyi anlamak noktasında daha büyük problemler doğuruyor. Yani örneğin Molla Muhammed Zivingi diyoruz. Ziving neresi, bunu rahatlıkla bulamıyorum. Zivingi demek yani doğulan yerle bağlantılı bir nisbe kullanmak özellikle son senelerde daha da azalmış durumda. Dolayısıyla bu şekilde bir isim duyduğumuzda otomatikman arada bir mesafe oluşuyor gibi hissediyorum. Bu konu ve bahsettiğim problemler hakkında kanaatlerinizi- yorumlarınızı öğrenebilir miyim?

Bahsettiğiniz sorun toplum muhayyilesi bakımından gerçekten bir travma idi ve bu travma hâlâ geçmiş değildir. Soyadı kanunu, şehir, köy ve kasabaların özel isimlerinin değişimi, kendisinden başka bilmediği anadiliyle konuşmasının yasaklanması bir toplum için tarifi mümkün olmayan bir felakettir. Böylesi toplumsal bir işkenceyi kaldırmak hakikaten mümkün değildir. Kürtler kendilerini babalarıyla ve atalarıyla, mensubu olduğu köy, kasaba, bölge ve aşiretiyle tanıtırlar ve böyle bilinirler. Bu yüzden halk kendilerine, köylerine ve kasabalarına yapıştırılan bu takma isimleri ne kabul etti ne de hazmetti. Hâlâ birbirlerini, köylerini ve bölgelerini Kürtçe isimleriyle bilirler, iki km. ötedeki köyün yeni takma Türkçe ismini bilmezler.

Aslında bu vakıa sadece Kürtlere mahsus bir durum değildir; Anadolu’da, Karadeniz’de yaşayan Türklerin de, Siirt, Mardin, Urfa ve Hatay’da yaşayan Arapların da sorunu ve sıkıntısıdır. Kürtlere nereli, hangi köyden olduğunu sorduğunuzda mensubu olduğu köy veya şehrin sonuna nispet eki olan (i) harfini ekleyerek söylerler. Örneğin Molla Muhammed, Ziving adındaki bir köydendir, kendisinden bahsedildiğinde Molla Muhammed Ziving(î) denilir. Mesela ben Bota isimli bir bölgedenim; birileri benden bahsettiğinde Abdulhadi Botî derler ve bu nisbetle tanındığım zaman artık ismim Abdulhadi Botî olur. Başka biri Bıruka aşiretine mensup ise ona Bırukî denir.

Belirttiğiniz gibi bölge doğrudan Halep, Musul, Dihok, Erbil, Urmiye ile bağlantılı idi. Kültür, dil, örf ve adetler bir tarafa, konulan yapay sınırlar kardeşleri birbirinden ayırdı, aileleri ikiye böldü.   

Son olarak, Siirt ve Mardin Arapçasına dair yaptığınız çalışmalara binaen şu soruyu sormak istiyorum: Türkiye'de kaç çeşit Arapça lehçesi var? Bunların Şam-Irak lehçelerinden farkları nelerdir? Ya da Türkiye'de konuşulan Arapça‘ya dair bilgi vermeniz mümkün müdür?

Bugün Türkiye’nin Suriye sınırı boyunca, Mardin’den tutun Hatay’a kadarki sınır şeridinde ciddi bir Arap varlığından bahsetmek mümkündür. Diğer taraftan biraz daha içeriye doğru gidildiğinde Hasankeyf, Siirt, Sasun, Kozluk, Bitlis’in Mutki ilçesi ve Muş’un Hasköy ilçesinde Arap vatandaşlarımız yaşıyor. Arapça okuma yazma bilmeyen bu vatandaşlarımız kitâbî yani kültür dili olmayan, amice denilen halk Arapçasıyla konuşurlar, Arapça’nın hangi lehçesiyle konuştuklarını tespit etmek oldukça zor bir durumdur.

Ancak Mardin’den Hatay’a kadarki sınır şeridindeki Arapların şiveleri Suriye tarafındaki Arapların konuşmasından pek farklı değildir. Siirt ve uzantısı olan Sasun, Kozluk ve Hasköy’de konuşulan Arapça ise birbirine yakın ve Mardin şivesinden de ciddi farkları vardır.

Bu arada bahsi edilen bölgelerde yaşayan Arapların yok olmaya yüz tutan önemli sözlü edebiyatları vardır. Türküleri, hikâyeleri, atasözleri, ninni, bilmece ve tekerlemeleri vardır. Bunların bir an önce kayda alınıp korunması gerekir. Mardin ve Siirt’te konuşulan Arapçanın temel özelliklerine dair değerli dostum ve meslektaşım Prof. Dr. M. Şirin Çıkar ile birlikte çalışmalar yaptık ve yayımladık. Aynı şekilde Mardin ve Siirt’e ait sözlü edebiyata dair dört makale yayımladım ve bu yöndeki çalışmalarımı sürdürmekteyim.

Abdülhadi Timurtaş, Botan Müderrislerinin Piri Molla Muhammed Zivingi, Kent Işıkları Yayınları.

M. Said Ramazan el Buti, Babam Molla Ramazan el Buti & Hayatı, Düşüncesi, Mücadelesi, Kent Işıkları Yayınları.

 

Röportaj: Mehmet Erken