, 20 Eylül 2017
Ali Emiri Efendi Bütün Çaba ve Emeğini Milletine Adadı

Bedri Mermutlu

3486

Ali Emiri Efendi, Bütün Çaba ve Emeğini Milletine Adadı

''Yetiştiği zamanlardaki Diyarbakır’ın ilim ve kültür ortamı Ali Emiri Efendi’yi öylesine teshir etmiştir ki Meşrutiyet zamanında gençlerimizin Avrupa’ya tahsile gönderilmesini anlamsız bularak, 'Bizim Diyarbekir’e neden göndermezler ki? Orada çok daha mükemmel yetişirler.' diyerek bugün anlamakta zorlandığımız bir özgüvenle şehrine bağlıdır.'' Bedri Mermutlu, Ali Emiri Efendi hakkında Ahmet Serin'in sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Osmanlı Padişahları İçindeki İlk Bestek r II Bayezid mi
Osmanlı Padişahları İçindeki İlk Bestekâr II. Bayezid mi?

Geçtiğimiz günlerde, Bursa'da ''II. Bayezid ve Dönemi''ni konu alan bir sempozyum düzenlendi. II. Bayezid döneminin hemen hemen tüm yönleriyle incelendiği sempozyumda Bedri Mermutlu da 'Osmanlı Musikisinin Ergenlik Dönemi – II. Bâyezid Yılları' başlıklı bir tebliğ sundu. Ahmet Serin bu sunumdan notlarını paylaşıyor.
14/04/2017 10:10
Çıkmaz sokaklar insana çıkıyordu
Çıkmaz sokaklar insana çıkıyordu!

Şehirlerin isim değiştirip 'kent'e dönüşmesi, sadece bir varlığın isim değiştirmesiyle sınırlı kalmadı asla.
28/06/2011 13:01
Asri mezarlık laiklik göstergesiymiş meğer
Asri mezarlık laiklik göstergesiymiş meğer

Bedri Mermutlu ile, mezarlık ve hazire kavramlarını ve Bursa’daki tarihî mezar taşlarını konuştuk.
09/04/2012 14:02
Şeyh Üsküdar'a gidememiş
Şeyh Üsküdar'a gidememiş!

Bursa'nın hafızası niteliğinde olan Bursa Hazireleri kitabı, gerçekleştirilen bir törenle tanıtıldı.
26/03/2011 09:09
Musikimiz neredeyse 'şarkı'yla ifade edilir oldu
Musikimiz neredeyse 'şarkı'yla ifade edilir oldu

Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu Hoca Bursa'da dünya coğrafyasından öğrencilerle müzik üzerine bir sohbet gerçekleştirdi. Ahmet Serin etkinlikten notlarını aktarıyor.
17/03/2015 10:10
Yaşayarak besteleyen bir sanatk r Halil Çay
Yaşayarak besteleyen bir sanatkâr Halil Çay

Bursa'da, ömrünü tasavvuf müziğine vakfetmiş bir sanatkâr olan Halil Çay için bir vefa gecesi düzenlendi. Ahmet Serin, etkinlikten notlarını aktarıyor..
02/12/2014 10:10

Ali Emiri Efendi, sadece Türk kültür dünyası için değil, evrensel kültür için de önemli çalışmalara imza atmış bir değerimiz, bir ömre kolay kolay sığdırılamayacak kadar muazzam çalışmalar yapan bir kültür insanı, yılmak bilmeyen bir araştırmacıdır. Çok geniş bir yelpazede çalışmalar yapan bu kültür insanının hayat hikâyesi okullarda ders olarak okutulsa yeridir.

Kendisi de Bursa Hazireleri gibi devasa bir çalışmaya imza atmış olan İstanbul Ticaret Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Bedri Mermutlu ile, aynı zamanda hemşehrisi de olan Ali Emiri Efendi’yi konuştuk.

Ali Emiri Efendi’yi daha çok kütüphaneciliği ile tanıyor genç kuşaklar. Oysa o, Divan-ı Lugât’it-Türk’ü bir sahafta bulup daha sonra da kültür edebiyat dünyasına kazandıran kişidir özellikle. Buradan yola çıkarak bize bir Ali Emiri Efendi portresi çizmenizi istesem…

Ali Emiri Efendi’yi genç kuşaklar eğer kütüphaneciliği ile tanıyorlarsa, aslında onu tanıma konusunda önemli oranda meseleyi halletmiş sayılırlar. O şartla ki kütüphaneciliğin ne olduğunu doğru bilmek kaydıyla… Bibliyoman olarak anılan bu zümreyi kitap sevdalısı kimseler olarak nitelersek daha iyi anlaşılacaktır. Kâtip Çelebi adlı bir kitap sevdalısından Keşfüzzunun gibi bir abide eser doğmuştur. Ali Emiri Efendi’nin de bize bıraktığı miras 14.000 ciltlik bir kütüphane olmuştur. Ancak hayatı boyunca topladığı eserler gelişigüzel toplanmış bir kitap yığını değildir. Geçmiş kültürü bütün incelikleriyle tanıyan bir âlim olarak Ali Emiri Efendi, kitaplığına kattığı eserler hakkında her şeyden önce çok iyi bilgi sahibiydi. Bu yüzdendir ki kütüphanesinde tek nüsha yahut müellif nüshası eserlerin sayısı önemli bir yekûn tutar. Sınırlı memur bütçesinden ayırdığı paralarla bu kitapları satın almış; satın alamadıklarını yahut elde edemeyeceğini anladığı kitapları bizzat kalemiyle kopya ederek sahiplenmiştir. Kütüphanesinde bu yolla bize ulaştırdığı 700’den fazla kitap olduğu bildirilmektedir. Örneğin Diyarbakır şairlerinden bir kısmının hiçbir yerde örneği bulunmayan divanları, onun istinsah etmesi sayesinde tek nüsha olarak Millet Yazma Eser Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Ali Emiri Efendi’nin ayrıca kendisi de şair, tarihçi ve biyografi yazarıdır. Üç cilt halinde kendi elyazısıyla mevcut divanı editörlüğümüzde yayına hazırlanmaktadır. Mir’atü’l-Fevaid, Tezkire-i Şuarâ-yı Âmid, Esâmî-i Şuarâ-yı Âmid gibi eserleriyle bir şehre mahsus biyografik eser yazımının öncülüğünü yaparak edebiyat tarihimize yeni ve güçlü bir çığır açmıştır. Osmanlı Vilâyât-ı Şarkıyyesi, Yanya ve İşkodra Şairleri, Cevâhirü’l-Mülûk, Levâmiü’l-Hamîdiyye, Durûb-i Emsâl gibi telif eserlere; Zemahşerî’nin Enmûzec adlı eserinin de tercümesine imza atmıştır.

Anladığımız kadarıyla Ali Emiri’nin geniş bir ilgi alanı var; hangi alanlardır bunlar?

Tabii ki. Zaten ilgisinin genişliğidir ki onu musikiden edebiyata, tarihten tıbba kadar nadir eserlerin peşine düşürerek bir kütüphaneye malik kılmıştır. Meslek olarak maliyecidir. Maliye müfettişi ve defterdar olarak Halep’den Yemen’e, Yanya’dan Trablusgarb’a kadar Osmanlı coğrafyasının muhtelif yerlerinde görevler yapmıştır. Aldığı sağlam bilgi altyapısıyla kendini yetiştirerek Tarih ve Edebiyat alanlarında söz sahibi bir mevkide olmuştur. Tarih-i Osmanî Encümeni üyeliği, Vesaik-i Tarihiye Tespit Encümeni reisliği yapmıştır. Milli Tetebbular Cemiyeti reisliğinde, Esliha-i Nâriye Tarihini Tedkik Encümeni’nde bulunmuştur. Hatta her padişah dönemini bir ciltte ele almak üzere bir Osmanlı Tarihi ve buna paralel olarak bir Osmanlı Edebiyatı Tarihi yazmayı Maarif Nezareti ile birlikte projelendirmişken Nazır’ın değişmesiyle bu teşebbüs akim kalmıştır.

Şunu önemle kaydetmelidir ki Ali Emirî Efendi’nin, gerek kaleme aldığı gerekse planladığı projelerde son derece ilmî ve dakik bir titizlikle kılı kırk yaran bir sağlamlığı gözettiği çok açık olarak görülür. Gerek Mir’âtü’l-Fevâid Mukaddimesi’nde gerek Osmanlı Tarihi ve Edebiyatı projelerinde yöntemini ifade ederken hayranlık duymamak elde değildir.

Ayrıca gazete ve mecmualar çıkararak güncel ilgilere hitap etmekten ve polemiklere girmekten de uzak durmamıştır.

Siz de Diyarbakırlısınız. Bir Diyarbakırlı için Ali Emiri Efendi ne anlam ifade etmektedir?

Yukarıda değindiğimiz gibi, Diyarbakır’ın yetiştirdiği şair, edip ve âlimlerle iktifa etmeyip çeşitli sanatkârları, musikişinasları, eşraf ve hanedan aileleri hakkında da hâlâ aşılamayan ilk çalışmayı yapan Ali Emiri Efendi’dir. Bu yönüyle Diyarbakırlılar ona çok şey borçlu olsa gerektir. Eserlerinin satır aralarında, bazen uzun dipnotlar halinde, şehrin tarihi yapıları ve tarihi olayları hakkında başka yerlerde rastlanamayacak değerli bilgiler nakleder. Örneğin tarihi kaynaklara dayanarak, Selahaddin-i Eyyûbî’nin Diyarbakır kütüphanelerinde yaptırdığı sayımda şehirde bir milyon kırk bin (1.040.000) kitap bulunduğunun tespit edildiğini; bu bilginin üzerinde bıraktığı tesirle, kendisinin de bu sayıda bir kütüphaneyi bir kere daha kurmayı hayal ederek kitap toplamaya yöneldiğini anlatır. Yetiştiği zamanlardaki Diyarbakır’ın ilim ve kültür ortamı Ali Emiri Efendi’yi öylesine teshir etmiştir ki Meşrutiyet zamanında gençlerimizin Avrupa’ya tahsile gönderilmesini anlamsız bularak, “Bizim Diyarbekir’e neden göndermezler ki? Orada çok daha mükemmel yetişirler…” diyerek bugün anlamakta zorlandığımız bir özgüvenle şehrine bağlıdır.

Ali Emiri Efendi’nin kişisel hususiyetleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Son Osmanlıları anlamak bugünkü insanın zihin kalıplarının biraz dışında kalır. Bunu Ali Emiri Efendi’de kemâliyle görmek mümkündür. Yahya Kemal’in İbnülemin için söylediği, “Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine” sözü aynı derecede Ali Emiri Efendi için de geçerlidir, Rıza Tevfik için de… Örnekleri çoğaltabiliriz. Tek başlarına bir fakülte gibi, bir enstitü gibi eser veren son derece üretken, inandığı doğrudan şaşmayan, ahlâkî ilkelerine sonuna kadar bağlı bir tiptir bu nesil insanları. Ali Emiri Efendi, dinen memnu olduğu içtihadıyla, hayatı boyunca fotoğrafının çekilmesine izin vermemiştir; ama öbür yandan papyonunu boynundan çıkarmamıştır. Erzurum defterdarlığına tayin edildiğinde, dilinin sivriliğiyle ünlü şair Eşref’in söylediği şu mısra Ali Emiri Efendi’nin ahlâkındaki dürüstlüğe yerinde bir tanıktır: “Çalınmaz mâl-i mîrî, Emîrî oldu defterdar” .

Bütün çaba ve emeğini milletine adamış gerçek bir millet büyüğüdür Ali Emiri Efendi.

Macar İlimler Akademisi, Dîvânü Lugâti't-Türk'ü satın almak için 10.000 altın teklif ettikleri halde Ali Emiri Efendi, "Ben kitaplarımı milletim için topladım. Dünyanın bütün altınlarını önüme koysalar, herhangi bir kitabımın bir yaprağını bile satmam!" cevabını vermiştir.

Yahya Kemal’in Ali Emiri için yazdığı meşhur şiirinde, “Yekpâre nûr olan bu kütüphâne-i nefîs/ Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin” beytiyle haklı olarak değerini terennüm ettiği kütüphanesi için de Fransızlar Ali Emiri Efendi’ye 30.000 İngiliz lirası teklif ederler. Ayrıca Paris'te adına bir kütüphane kurulacağını, yaşadığı müddetçe de dolgun bir maaşla kitaplarının başında "hâfız-ı kütüb" olarak kalacağını, emrine Bolulu bir aşçı ile Müslüman hizmetkârlar tahsis edileceğini söylerler. Fakat bütün bu cazip tekliflere karşı Ali Emiri Efendi cevap bile verme lüzumunu duymaz; “Ben bu kütüphaneyi devletimin bana verdiği maaşlarla yaptım. Öldüğüm zaman milletime kalması için. Bir daha böyle tekliflerle kimse bana gelmesin!” der.

Ali Emiri Efendi’nin çok derin bir vatan, millet ve tarih bağlılığı olduğunu; bunu bütün çalışmalarında ve teşebbüslerinde görmenin mümkün olduğunu söylemeliyiz. “Millet” sözü adeta onun felsefesinin merkezî kavramıdır. Ecdadın yoğurduğu tarih ise onun nazarında muazzez bir değerdir. “Millet” kasidesi olarak yazdığı manzume, milletine duyduğu güven ve ümidini tarihle nasıl birleştirdiğini göstermesi bakımından anlamlıdır:

Çıkar; seyret ne İbni Rüşdlerle İbni Sînâlar
Hele bir kerre azm-i râh-ı ecdâd eylesin millet!

Bir ömür boyu emekle tesis ettiği kütüphanesine kendi ismini vermek yerine Millet Kütüphanesi demeyi tercih etmesi, bu konudaki hassasiyet ve önceliğinin başka bir örneğidir.

Çağımızda bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Ali Emiri Efendi ise bilgiye zor ulaşılan bir dönemin insanıydı. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolaylaşmasının insanları tembelliğe ittiği, yorum fakiri kıldığı konusunda bir kanaat var. Ne dersiniz, haklı mı bu kanaat?

Ali Emiri Efendi’nin topladığı kitaplar arasında çok sayıda tek nüsha kıymetli eserlerin bulunduğunu belirtmiştik. Bu keşifler şüphesiz ki dikkatli ve sürekli bir arayışın ürünü olabilir ancak. Ali Emiri denince hemen akla gelen kitap Divanü Lügâti’t-Türk’tür; ancak onun dikkatiyle bulunan ve elimize ulaşan başka eserler de vardır. Örneğin Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ın 1422 yılında yazdığı Hıtay Seyahatnamesi’nin Çelebizâde Asım Efendi tarafından yapılan Türkçe tercüme nüshasını İşkodra müfettişliği sırasında bulmuştur. Cem Sultan tarafından Oğuzname’den nakledilmesi istenen ve 1482-3 yılında kaleme alınan Câm-ı Cem-âyin adlı önemli eseri ise 1897 yılında Yanya’ya bağlı Delvino kasabasında bularak tekrar kültür hayatımıza kazandırmıştır. Her gittiği yerde bir kültür araştırıcısı olarak faaliyet gösteren Ali Emiri Efendi’nin bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi herkese örnek olmalıdır. Teknolojinin sınırsız imkânlar sunduğu zamanımızda araştırmacılar son derece şanslı bir ortamda olmalarına rağmen her şeyin başı ve sonunun insan unsurunda düğümlendiğini asla unutmamak lazımdır.

Ali Emiri Efendi’nin Divan-ı Lugât’it Türk’ü bulması, satın alması ve saklamasına dair bir sürü hikâye anlatılır. Hatta onun, Divan-ı Lugat’it Türk’ü koruması için birisini tuttuğuna dair rivayetler bile var. Nedir bu işin aslı?

Divan-ı Lugât’it Türk’ün kaderi de zikrettiğimiz ilkenin, yani insan unsuru faktörünün tipik bir örneğidir. Divan-ı Lugât’it Türk, 1074 yılında Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Türkçenin en eski ansiklopedik lügatı olması itibariyle kültürel değeri eşsiz bir eserdir. Yüzyıllardan beri eserden söz edildiği halde bir türlü eserin varlığına ulaşılamamıştı. Bir tesadüf sonucu kitabı elinde bulunduran sahhaf Burhan Efendi, Ali Emiri’den önce eseri Maarif Nazırı Emrullah Efendi’ye götürmüş, o da İlmiye Encümeni’ne havale etmişti. Sahhafın otuz altın istemesine mukabil Encümen kitaba ancak on altın verebileceğini söyleyince satıştan vazgeçilmişti. Ancak görüyoruz ki kitap Ali Emiri’nin eline geçince, Ali Emiri otuz altını vermekte tereddüt göstermemiş, hatta bu kitaba, değil otuz altın, otuz bin altının bile az geleceğini, bunun “kitap değil, Türkistan; Türkistan değil, bütün cihan” olduğunu ve “Bu kitaba hakiki kıymeti verilmek lazım gelse cihanın hazinelerinin kâfi gelmeyeceği”ni ifade etmiştir. Yine insan unsurunun belirleyici gücü çıkıyor karşımıza. Maarif İlmiye Encümeni’nin fark edemeyip sahip çıkmadığı kitap Ali Emiri Efendi sayesinde kültür hayatımıza kazandırılıyordu.

Temas ettiğiniz diğer konuya gelince, kitabı bulduktan sonra koruma meselesi önüne çıkıyor Ali Emiri Efendi’nin. Bu kadar değerli bir kitabı kimseye emanet etmek istememekle birlikte kendi imkânlarıyla da korumakta zorlanacağını biliyordu. Ziya Gökâlp kitabı görmeyi çok istemiş olmasına rağmen Ali Emiri ona dahi göstermekten imtina etmiştir. Ancak kendisine çok güvendiği Kilisli Rifat (Bilge) Bey’e, dağınık halde olan kitabı önce düzene koymak, sonra yayınlamak üzere teslim etmiştir. Rifat Bey kitabı emanet bırakmak üzere önce Beyazıt Umumi Kütüphanesi’ne götürmüş; hâfız-ı kütüp İsmail Saib Efendi kütüphaneye çok kişinin geldiğini ve kaybolabileceğini söyleyerek kabul etmemiş; sonra Vefa Mektebi’ne götürmüş, müdür demir kasasının olduğunu ancak okul ahşap olduğu için tehlikeli olduğu gerekçesiyle o da kabul etmemiş. Birkaç kapı daha dolaşıp ret cevabı aldıktan sonra çaresiz kalıp bir çanta içinde evinde saklamaya karar vermiş ve bir çiviyle çantayı duvara asmış, çocuklarını da çantanın başında nöbet tutturup, yangın vb. bir tehlike halinde ilk çantanın kurtarılmasını tembih ederek, geceleri de çantayı yastığının altına koyarak uyumuştur. Kilisli Rifat Bey bu minval üzere çalışarak kitabı yayına hazırlamış; birinci ve ikinci cildi 1915, üçüncü cildi de 1917 yılında yayınlanmıştır. Rifat Bey, kitap yıpranmasın diye bir nüsha örneğini kendi el yazısıyla kopya ederek o nüsha üzerinde çalışmasını yapmıştır. Kilisli Rifat Bey, kopya ettiği nüshayı sonradan Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’ne teslim etmiştir. Ali Emiri’nin bulduğu asıl nüsha ise 1916 yılında tesis ettiği Millet Kütüphanesi’nin baş eseri olarak orayı süslemiştir.

 

Röportaj: Ahmet Serin






İlgili Konular