, 15 Aralık 2017
Abdullah Harmancı 'Benim Mizacımla Küçürek Öykünün Mizacı Birleşti'

Abdullah Harmancı

4628

Abdullah Harmancı: 'Benim Mizacımla Küçürek Öykünün Mizacı Birleşti'

''Neden 'Kur’an merkezli bir edebiyat geliştirebiliriz' gibi bir iddia ile ortaya çıkmıyoruz? Kur’an ve edebiyat bağlamında düşününce neden aklımıza ikinci sınıf hidayet romanları gelir? İkisini birden başarmak neden mümkün olmasın? İran sineması örneğinde olduğu gibi, modern türlerin içini neden 'hikmet'le doldurmak kaygıları taşımıyoruz?'' Abdullah Harmancı, 'Melek Kayıtları' ve 'Kurmacanın Büyülü Sureti' kitapları etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Muhteris' mi Yoksa 'Melek Kayıtları' mı
'Muhteris' mi? Yoksa 'Melek Kayıtları' mı?

Abdullah Harmancı'nın 'Melek Kayıtları', bende, yazarın ilk kitabı 'Muhteris’le birlikte düşünülmesi gereken bir öykü kitabı intibaı uyandırdı. Bunda Abdullah Harmancı’nın Melek Kayıtları’nda kullandığı dil, biçim denemeleri, konuya göre uyguladığı farklı öykü teknikleri ve hepsinden öte gençliğe özgü canlılığı etkili olmuştur. Ömer Yalçınova yazdı.
10/03/2017 08:08
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Kasım 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Kasım 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Kasım-2017 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/12/2017 08:08
Kelimelerle Çizilmiş Tabiat Resimleri Geldik Sayılır
Kelimelerle Çizilmiş Tabiat Resimleri: Geldik Sayılır

'Geldik Sayılır', İbrahim Tenekeci’nin on beş yıl boyunca kaleme aldığı, çoğunluğunu gezi yazılarının oluşturduğu ve dostluk hikâyelerinin de bunu desteklediği kısa kısa yazılardan oluşuyor. Ancak bu yazılar sadece gezi yazısı şeklinde kalmıyor; yazıların içinde hatıralar, hevesler, pul koleksiyonları, tespihler vs. de yer alıyor. Mehmet Akif Öztürk yazdı.
26/11/2017 08:08
Dünya Bir Gölgeliktir veya Tövbe Gölgeliği
Dünya Bir Gölgeliktir veya Tövbe Gölgeliği

Suavi Kemal Yazgıç 'Tövbe Gölgeliği' ile insanları, kulları gölgeye davet ediyor. Tövbe gölgesine... Bu gölge insanı serinletiyor, rahatlatıyor. Tövbe gölgesinde herkese yer var. Kâmil Yeşil yazdı.
22/11/2017 11:11
Ahmet Murat'ın Okuruyla Samimi Hasbihali Belki de Üzülmeliyiz
Ahmet Murat'ın Okuruyla Samimi Hasbihali: Belki de Üzülmeliyiz

'Belki de Üzülmeliyiz' kitabında kadim olanla modern olanın farklarını sessizce ama güçlü bir şekilde söyleyen Ahmet Murat, adeta bir modern zaman risalesi yazmış. Geleneğin, modernliğin, saf aşkın tanımını yeniden yapan ve eleştirilerini farklı bir şekilde dile getiren şair, güzel bir yazı dizisiyle okuru selamlamış. Mehmet Akif Öztürk yazdı.
02/11/2017 08:08
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Ekim 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Ekim 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Ekm-2017 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/11/2017 08:08

Sıkı öykü okurlarının, okuma tecrübelerinden edindikleri bilgilerle öyküye yaklaşımları vardır. Bu anlamda, okuduğum bir öyküde, beni bağlayan, sarsan, kızdıran, hüzünlendiren, hatta bazen öfkelendiren bir şeyler ararım. Öykünün okura dokunması dediğimiz şeydir bu arayış. Abdullah Harmancı’nın öykülerinde, okura dokunan şeyin öykülerdeki kendiliğindenlik olduğunu düşünüyorum. Kendi kendine gelişen bir atmosferde seyrediyor sanki Harmancı’nın öyküleri. Bazen, anlatıcı kayboluyor, kendimizi o öyküyü yaşarken buluyoruz.

Harmancı, öykü konusunda, kendisini eleştirebilen, aynı zamanda da kendi hakkını verebilen bir öykücü. “Kurmacanın Büyülü Sureti” kitabındaki “Başaramadığım Öyküler” başlıklı yazısı bu bağlamda okunabilir. Beşinci öykü kitabı “Melek Kayıtları”yla külliyatını taçlandıran, öykü yazmanın yanında öyküye dair kafa yoran, eleştiriler yapan Harmancı ile öyküyü, öyküde eleştiriyi, öykünün sancılı sürecini konuştuk.

Öykünün, ığıl ığıl yanan bir kömürün patlaması gibi yürek hoplatmasından bahsediyorsunuz. Biraz açar mısınız, öyküde ne olursa bahsettiğiniz forma bürünebilir?

Aslında bu cümle bir öykümde geçiyor olduğuna göre bana hasredilemez. Öykümdeki kahraman böyle bir öyküden bahsediyor. Hayatını öyküler içerisinde harcamış biri. Bir anlamda öykülerin divanesi olmuş biri. Öykü öykü dolaşıyor ve kendini bu metinlerde kaybediyor. Buradan belki bir patolojik durum çıkabilir. Marazi bir adam çıkabilir. Ama sanırım öykü tanımı çıkmaz.

Ben kurgusu sağlam, finali kesin, çarpıcı metinleri seviyorum, bu doğru. Gene de kendimi bağlamak, hapsetmek istemem. Bugüne kadar hiç uygulamadığım yöntemlerle de bir öykü yazabilirim.   

Bazı öyküleriniz öykü diliyle yazılmış bir denemeyi andırıyor. Aslında bu, birçok öykücü tarafından eleştirilen bir durum; bunlara öyküleşememiş, arada kalmış gözüyle bakılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz, hiç kendinize öyküleriniz bağlamında eleştiri yaptığınız oluyor mu?

Deneme üslubundan yararlanmak başka bir şey, öyküyü deneme üslubu içerisinde kaybetmek başka bir şeydir. Yani denemeden yararlanırsınız ama gene de öykünün baskın özellikleri galip gelmelidir. Ben bunu başardığımı düşünüyorum. Zaten aksini düşünseydim bu öyküler kitaplaşmazdı. Bugüne kadar da bu yönde bir eleştiri almadım. Örneğin, Milan Kundera’nın romanlarında çok cesur pasajlara rastlanır. Cesur derken, iyiden iyiye felsefileşmiş pasajlardır bunlar. Ama ben hiçbir zaman Kundera’nın ipin ucunu kaçırdığını düşünmedim. Zira kontrol hep onun elindedir. Okura bunu hissettirir. Tersi de olabilirdi. Felsefilik oyununda kaybolabilirdi Kundera. Bana bu yönde bir eleştiri yapılmadı.

“Kurmacanın Büyülü Sureti” isminde, öyküler ve öykücüler üzerine çalışmış, incelemeler yapmış ve eleştirilerde bulunmuşsunuz. Öykü üzerine düşünmek, kuramsal yazılarla ilgilenmek öykü kaçırmanıza neden oluyor mu?

Böyle bir batıl inanç vardır. Batıl mıdır, değil midir, aslında emin değilim. Peki, öyleyse neden batıl dedim. Çok yinelendiği için böyle dedim. Bu görüş çok yinelendi. Yani kuramla uğraşırsan sanatın pratiğinden soğursun görüşü. O sebeple batıl inanç gibi düşünüyorum. Yani kulaktan kulağa yayılan bir fısıltı gibi… Peki, gerçeklik derecesi nedir? Esasında her sanatçı “iş”iyle ilgilenir. İşini önemsediğinin göstergesidir bu. Olayın ruhuna inmek ister. Ben de istedim. Benim öykü yazma hızımı kesen çok şey oldu. Bunları da yazmıştım. Mesela dünyada bu kadar çok kitap çıkması heyecanımı azaltıyor. İşin büyüsü kayboluyor. Veya bugüne kadar yazdığım öykülerin evrenine girmemek için, yani tekrara düşmemek için, bazı öykülere hiç başlamıyorum. Yani sonunun nereye, neye varacağını bildiğim için, artık kendimi tanıdığım için başlamıyorum. Bununla da savaşmak lazım.

Sorunuza gelince, kuramla uğraşmak değil, çok başka sebeplerle öykü yazma hızımın kesildiğini söylemek isterim. Bir de şunu söylemem şart. Öykü yazmak çok sık yaptığım bir şey değil. 2003, 2007, 2011, 2016… Son dört öykü kitabım bu tarihlerde çıktı. Seyrek yazıyorum sanırım. Halbuki dipdiri bir edebiyat sahası var ve dergiler sizi dürtükleyip duruyor. Yazı? Öykü? Hadi? Ne duruyorsun? gibi… Siz de belki bu taleplere zaman zaman öyküyle zaman zamansa yazıyla cevap veriyorsunuz.  

“Melek Kayıtları”nın son sayfalarına doğru öykülerinizin iyice kısaldığını görüyoruz. Bazı öykücüler, uzun yazdıkları için eleştiriliyorlar. Ancak, söz ekonomisi, her öykücünün yapabileceği bir şey değil gibi, ne dersiniz?

“Küçürek öykü” diye adlandırılan bir edebi tür var. Öyküden giderek ayrılıyor. Müstakilleşiyor. Ben de bu tarzı çok seviyorum. Mizacıma da uygun. Az yazmayı seviyorum. Kısa, öz… Sosyal hayatta da böyleyim sanırım. Konuşmayı pek beceremiyorum. Benim mizacımla küçürek öykünün mizacı birleşti, bu tarzda çokça metin yazdım. Uzun yazılır, kısa yazılır, mesele o değil; bazı yazarlar hantal yazıyor. Hantallıktan kaçınmak lazım. Uzunluk sorun değil.    

İslami açıdan vurgularınız, yorumlarınız, atıflarınız var öykülerinizde. İdeolojik öyküler yazdığınızı söyleyebilir miyiz? Sizce bir öykücünün ideolojisinin olması tehlikeli bir şey midir?

İdeolojik değilim. Mesaj amaçlı yazmıyorum. Edebi kaliteyi hep gözettim. Ama ben Kur’an’da buyrulduğu gibi, güzel sözlerin Allah’a yükseleceğine inandığımdan, sanırım öykü anlayışımda zamanla bir değişme oldu. Artık daha dikkatliyim. Mesela Yerlere Göklere’de çok sert şeyler yazmışım. Şimdi olsa onları yazmam sanırım. Neden? İnancın da kendine göre bir sanat ortaya çıkardığını ve bizim bunu fark edemediğimizi düşünüyorum.

Şunu söylemek zorundayım. Edebi hassasiyetleri ön planda olan Müslüman şair ve yazarların aynı oranda dini hassasiyetlerinin olduğu konusunda şüphelerim var. Asla ideolojik olmadım. Ama neden “Kur’an merkezli bir edebiyat geliştirebiliriz” gibi bir iddia ile ortaya çıkmıyoruz? Kur’an ve edebiyat bağlamında düşününce neden aklımıza ikinci sınıf hidayet romanları gelir? İkisini birden başarmak neden mümkün olmasın? İran sineması örneğinde olduğu gibi, modern türlerin içini neden “hikmet”le doldurmak kaygıları taşımıyoruz? Olanca duyarlılığımız edebi konularda? Bu edebiyatın içini neyle dolduracağımız sorusu neden hiç sorulmaz? Umarım bu soruları spot yaparsınız.

Kimi öykülerinizde, anlatıcı, öykü yazarken çektiği sancılı süreci anlatıyor. Öykü yazmak Harmancı için sancılı bir süreç midir?

Şüphesiz ki çoğu yazar için böyledir. Yazmak çok nadiren yaşadığımız bir elektriklenme halidir. Bir trans halidir. Bir heyecandır. Aman hemen bitse de kalksam dersiniz. Boğulursunuz. “İbda etmek” zorlu bir iştir. Bu zorluğu yaşamamış, bunun bedelini ödememiş arkadaşların yazdıklarını iki paragraf okuyamıyoruz.   

Post Öykü’nün Kasım-Aralık 2016 sayısında, “Çoğul Bakış” bölümündeki yazınızda, içinizi dökerek bir giriş yapıyorsunuz. Bu yazıda kullandığınız “sektörel yazılar” ifadesini açar mısınız?

Eleştiri yazılarımdan sonra benle ilişkisini kesen insanlara rastladım. Kurmacanın Büyülü Sureti okunursa, orada hatır gönül dinlemeden ne düşünüyorsam onu yazdığım görülecektir. Maalesef kimselerin bundan haberi yok. Anlı şanlı isimlerin beni defterden silmelerine sebep olacak eleştiriler yazdım. Sorun şu: “Danışıklı dövüşenler” yüzünden her tür yazı aynı kefeye konuyor. Sizin emekleriniz ya da en azından ödediğiniz bedeller bilinmiyor. Bana zaman zaman telefonlar geliyor. “Ya Abdullah sen yapmışsın?!” diyor karşımdaki ses.

Sorunuza gelirsem: Çeşitli gazetelerde, kitap eklerinde yayınevlerinin reklam tanıtım programları doğrultusunda yazılar çıkıyor. Burada amaç, kitabın söz konusu yayın organında “gözükmesidir”. Tutup da bu dergilerdeki tüm yazılara sektörel demek insafsızca olur. Ama ben okumadığı kitabı yazan “tanıtım yazıları yazarları”na da rastladım! Bu yazılar eleştirinin yanından bile geçmez. Özetleme yapar ve birkaç klişe ifade ile yazı bitirilir. Bir araya gelip sohbet ettiğimizde, pek çok öykücünün, romancının bu yazıları olumsuzladığına tanık olurum. Edebiyat eleştirisi konusunda bir açık oturum yapmıştık. Bunları orada da söylemiştik.

Tabii işi gönlüyle yapan ve olaya yabancılaşmamış yazarlar da vardır. Hem de çoktur. Sorun şu aslında. Genel olarak söylüyorum: Kimse kimseyi merak etmiyor. Kimse kimseyi okumuyor. Örneğin sizin edebiyat dünyasındaki emeğinizin farkındayım ben. Kitaplara ve yazarlara yaklaşımınız, onları önemsemeniz, onlara duyduğunuz saygı… İşte tam da bu saygıyı kaybediyoruz. Bu söyleşide bir şeyler söylemeye çalıştım. Genelde okurun bakışı, “ne söylemiş olabilir ki?” tarzındadır. Bunlar profesyonel okurlardır. Dolayısıyla okumazlar! Sebebi sektörel yazıların ahlakımızı aşındırmış olmasıdır. Güvenimizi aşındırmış olmasıdır. Bütün bunların danışıklı dövüş olduğunu düşünenler var! “Danışıklı dövüşenler”in bizden kopartıp aldığı budur. Bilmem anlatabiliyor muyum?

İlk kez öykü kitabı çıkan bir öykücü hakkında eleştiri yazısı yazar mısınız ya da ilk öykü kitabı üzerine eleştiri yazısı yazılmalı mı? Yoksa, çiçeği burnunda öykücünün ikinci kitabını çıkarması mı beklenmeli?

Hayır, asla böyle bir kıstasım yok. Ama bazı dergilerin veya ödül veren kurumların ilk kitaba ödül vermemek veya ilk kitabın yazarıyla söyleşi yapmamak gibi ilkeleri var. İşin doğrusu ben de bu yaklaşımı doğru buluyorum. Çok kitap çıkıyor. Biraz süzülüp elenmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ama gene de mutlaka bu kuralın istisnası olmalı. Bazı ilk kitaplar, edebiyat tarihine mühür vuracak kadar iyi kitaplardır zira. Laf aramızda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şiirler’i de ilk kitaptı! Tamam bu biraz abartılı bir örnek; ama bazen çok sağlam ilk kitaplar çıkabilir. Bu kuralın istisnaları olmalı. 

Harmancı, hem yaş itibariyle hem edebiyat tecrübesi itibariyle birçok öykücünün ve okurun “usta” olarak andığı bir isim. Harmancı, bu konuda neler düşünür?

Ülkemizde “usta”lık maalesef yaşla ilgili bir şeydir. Bir meslekte ısrar eder de uzun zaman orada sebat ederseniz artık insanlar size değer vermeye başlarlar. Keşke böyle olmasaydı. Üstelik ustalığın olumsuz bir çağrışımı da vardır. Malumunuz. Ustalaşmak sanatçı için bir tehlikedir. Sanatınızı belli kriterler içinde dondurursunuz çünkü. En güzeli ustalaşmadan ölmektir.

Abdullah Harmancı, Kurmacanın Büyülü Sureti, Profil Yayınları

Abdullah Harmancı, Melek Kayıtları, İz Yayıncılık

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut