, 26 Mart 2017
Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine

Mehmet Erken ve Münir Üstün

2739

Münir Üstün ile Profil Yayınları ve Basın Yayın Birliği Üzerine Söyleşi

Bugün yayıncılığımızın ve kültür dünyasının en önemli simalarından bir tanesi olan Münir Üstün ile Profil Yayınları, kitap fuarları ve Basın Yayın Birliği üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlgili Yazılar
Harflerin Hik yesini Anlatıyor Yalsızuçanlar
Harflerin Hikâyesini Anlatıyor Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar’ın C’nin Hazırlanmış Hayatı adlı kitabı harflerin dünyasından sesleniyor okuyucuya. Mustafa Uçurum bu kitap hakkında yazdı.
19/03/2017 08:08
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Şubat 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Şubat 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Şubat-2017 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/03/2017 10:10
Yolculuk Ya Oldurmalı Ya Vardırmalı
Yolculuk Ya Oldurmalı Ya Vardırmalı

Ayşe Sevim, ‘Tuhaflıklar Asansörü’nde Şaban adlı kahramanı ile çocukları farklı yolcuklara çıkarıyor. Meryem Uçar yazdı.
04/10/2016 10:10
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Ocak 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Ocak 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Ocak-2017 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/02/2017 10:10
Mırıldanarak Çıkılan Bir Yolculuk Görmeden Ölmek
Mırıldanarak Çıkılan Bir Yolculuk: Görmeden Ölmek

''İbrahim Tenekeci şiirinin en önemli özelliklerinden biri dildeki yalınlık ve manadaki ağırlıktır. Çok kolay okuduğumuz şiirlerini zor hazmederiz.'' Mehmet Akif Öztürk, Tenekeci'nin 'Görmeden Ölmek' adlı kitabı üzerine yazdı.
25/01/2017 10:10
İnsan Kaybedince Anlar Bir Şeyin Değerini
İnsan Kaybedince Anlar Bir Şeyin Değerini

Korkularımız bizi bir yerden bir yere kadar götürür evet ama son durağa gelince bırakırlar elimizden ve yüzleşmeler başlar. Acaba’lar, keşke’ler, ah’lar ve vah’lar… İşte tam bu noktada çıkıyor karşımıza Tarık Tufan’ın ''Hayal Meyal'’i... Hatice Kübra Karadeniz yazdı.
15/01/2017 08:08

Yaklaşık iki aydır daha aktif hale getirmeye çalıştığımız video haberlerimiz için yeni bir yayın serisine başladık. “Yayıncılar ile Söyleşiler

Bu serideki ilk konuğumuz Profil Yayınları sahibi ve Basın Yayın Birliği başkanı Münir Üstün oldu.

Aşağıda yaptığımız röportajın metnini bulacaksınız. İki parça halindeki konuşmanın orjinali de yazının içinde yer alıyor. Videolar da hemen ulaşılabilir durumda olduğundan, metnin üzerinde ciddi bir oynamaya gitmedik, sadece rahat okunabilir hale getirmek amacıyla bazı ufak düzenlemeler yaptık.

Basın Yayın Birliği ile başlamak istiyorum. Ondan sonra senin özel macerana ve yayımcılıkla alakalı genel şeylere geçebiliriz diye düşünüyorum. Ağabey, Basın Yayın Birliği nedir?

Basın Yayın Birliği 1991 yılında kurulmuş. Üyeleri tamamen kitap üretimi yapan, kitap yayınlayan, yayıncıların bir araya geldiği bir dernek.

Neden kuruluyor?

STK’ların esas kuruluş nedeni hiç kimsenin tek başına bir şey yapamıyor olmasıdır. Yani bugün siz bugün bakanlığa bir yayınevi adına gittiğiniz zaman hiçbir neticeye ulaşamıyorsunuz, hiçbir muhatap bulamıyorsunuz; ama arkanızda 150 yayıncının bir arada olduğu bir dernekle gittiğiniz zaman bir ağırlığınız oluyor. Hemen hemen her istediğinizi oradan alabiliyorsunuz. Kuvvetli oluyorsunuz.

Bugün hayatiyetini sürdüren ilk yayın birliği 1985’de kurulan Türkiye Yayıncılar Birliği. 1991’de de Basın Yayın Birliği kuruluyor. Bunun öncesinde doğru düzgün yayıncı birliği yok. Türkiye’nin şartları ‘80 sonrasında değişiyor da mı 91’de böyle bir şeye ihtiyaç duyuluyor? Yoksa yayıncılar o zaman mı birlikteliğe veya çoğunluğa erişiyorlar da böyle birliğe niyetleniyorlar?

Dediğin gibi Türkiye’de iki tane yayıncı birliği var. Yönleri belli. Türkiye Yayıncılar Birliği içerisinde yer almak istemeyen bir grup var. O gruptan ayrılmak isteyen veya o gruba üye olmak istemeyenler bir ihtiyaçtan Basım Birliği’ni kuruyor. Birlik bir süredir Diyanet Vakfı’nın organize ettiği kitap fuarını da yürütüyor, Ramazan’da Beyazıt’da gerçekleştirilen fuar...

Otuz beşincisi bu sene...

Otuz altıncısı olacak inşallah 2017’de. Otuz beşincisini bu sene yaptık. Orada arkadaşlarımız var. Onların bir araya gelmesiyle oluşan bir dernek. Dediğim gibi, tek başına hiçbir şeysiniz; ama yayıncılar bir araya geldiği zaman çok büyük güç haline gelebiliyorlar. Aynı zamanda dernek CNR ile ortaklaşa, İstanbul’da bu sene dördüncüsü yapılacak olan kitap fuarını da organize ediyor.

Uluslararası olacak önümüzdeki günlerde.

İnşallah, uluslarası olacak. Yaklaşık 12 tane Avrupa ve Balkan ülkesinden katılım olacak. Arap ülkelerinden de 20-30 tane ülkeden katılım bekliyoruz.

İnşallah, inşallah. Şimdi benim izleyebildiğim kadarıyla 2000’li yıllardan sonra birlik daha aktif hale geliyor.

Evet, evet...

Önceki yıllarda da kurumlar nezdinde bir ilişkisi var; fakat 2000’den sonra bunlar daha görünür hale geliyorlar ve birazcık da hem şartların hem de muhtemelen sizin gayretleriniz, yayıncıların gayretleri neticesinde; yani senin olduğun dönemde hep beraber 2000’li yıllardan sonra kurumun etkinliklerini daha fazla duyar hale geldik zannediyorum.

Yani benden önceki dönemde de... Ben bir ara başkanlık yaptım dernekte. Üç aylığına derneği kongreye götürdük. O dönemde Hayat Yayınları’nın sahibi Hayati Bayrak Bey başkan seçildi. Hayati Bey başkanken Frankfurt Kitap Fuarı’nı yapmak için Basın Yayın Birliği talip oldu 2006 senesinde. Büyük tartışmalar oldu Yayımcılar Birliği ile beraber. İşte “Siz Türkiye’yi temsil edemezsiniz. Türkiye’yi biz temsil ederiz.” gibi itirazlar geldi. Biz aslanlar gibi Türkiye’yi temsil ettik o sene. Onlar da başka salonda Türkiye’yi temsil etti. İki tane Türkiye oldu.

2006 yayıncılar için önemli sene.

Evet, önemli bir sene. Ondan sonra bir grup olarak Türkiye Yayıncılar Birliği’ne bir toplantıya gittik. Herkes rahatsız oldu bu işten. Türkiye Yayıncılar Birliği üyeleri de, Basım Yayın üyeleri de rahatsız oldu. İki başlı bir Türkiye. İyi bir şey değil tabii ki. Ondan sonra dernek başkanları kenara çekildiler. Metis’ten Müge Gürsoy Sökmen ve Basım Yayın Birliği’nden de ben 2007 yılında bir mutabakat yaptık.

Komite kuruldu.

Komite kuruldu. Eşbaşkanlık yaptık Müge Hanım’la beraber. Çünkü 2008 yılında Türkiye Frankfurt’ta onur konuğu olacaktı. O yıl bizim için çok önemliydi. Suhuletle ve aramızdaki sorunları aşarak çok iyi hazırlandık. Yaklaşık bir buçuk sene bir ekip olarak 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na çalıştık. Yayıncılar, sanatçılar, sinemacılar, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, İstanbul Ticaret Odası çalıştı. Yani herkes çalıştı. 2008’de de bu mutabakat ile gittik ve çok başarılı olduk.

Yani 2006’da bir kriz var. ‘Kriz var’ deyip, belki bu şekilde tarif etmek güzel olmayabilir; ama 2007’de bir mutakabat var. 2008’de bir fuara katılıyorsunuz. 2009’da da bir kongre var. O beş sene...

Neticede sorunlarımız aynı. Ancak siyasi görüşlerimiz farklı. Herkesle aynı düşünmeyebiliriz; ama KDV sorunlarımız, stopaj sorunlarımız aynı. Dağıtım sorunlarımız aynı. Devletle modellerimiz, ilişki sorunlarımız aynı. Biz ilk önce sorunları masaya yatırdık. Siyaseti, sağı solu bıraktık. Onları zaten yapıyorlar. Biz de yapıyoruz. Bu şekilde yürüdük. İyi ki de bir mutabakat imzalamışız. Bu mutabakat neticesinde Türkiye’de yayıncılığı belli bir noktaya getirdik diye düşünüyorum.

Son 10-15 senede, 2000 yılından beri yayıncılık neredeyse 5-10 kat büyüdü değil mi?

2000 yılında yedi sekiz bin başlık halinde kitap yayınlandı. Geçen sene elli iki bin yeni başlıkta yeni kitap yayınlanmış. Geçen seneki rakamımız altı yüz elli iki milyon kitap üretilmiş Türkiye’de. Bunun üç yüz yirmi dört milyon tanesini biz yayıncılar üretmişiz. Bu üç yüz yirmi dört milyon kitabın yarısı eğitim kitabı, kalan yarısı da kültür kitapları diyelim. Bu büyük bir ilerleme. Türkiye açısından ayrıca kırk sekiz sayfa olan eğitim kitaplarında bandrol zorunluluğu yok. O kitapların da yaklaşık yüz milyon civarında olduğunu tahmin ediyoruz. Yani geçen seneki üretim 721 milyon adet, bu seneki adet 850 milyon adet olacak ki, şeytan taşlamaktan salavat getiremiyoruz ülkemizde maalesef. O kadar çok olay oluyor ki ve ilk etkilenen grup biz yayıncılar, kültür sanat işi yapanlar (sinema, tiyatro, müzik) oluyor. Biz kitapçılar, yayıncılar çok etkileniyoruz bu işlerden. Yani ülkemizde 2000’den 2015’e kadar her dönemde %10-15 arasında büyüme var. Herşeye rağmen.

Yayınlanan kitap sayısının artması kadar yeni yayıncılar da sektöre giriyor muhtemelen. Yayın ortamı geliştikçe ihtiyaçlar artıyor, daha elle tutulur hale geliyor diye düşünüyorum. Mesela yurt dışına gitmek ihtiyacı gün geçtikçe daha çok beliriyor ve yayıncılarla fuarlara gidiyorsunuz. Örnekler çoğaltılabilir. Dernek bu konularda nasıl faaliyetler yürütüyor? Yayıncılarla ilişkiniz nasıl? Onlarla ilişkileriniz nasıl? Nasıl talepleri oluyor yayıncıların? 

Bizde hem Basım Yayın Birliği derneğimiz var hem de Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği diye kardeş birliğimiz var. O arkadaşlarla çok iyi gidiyoruz. Birlik ve derneğin faaliyetlerinin de katkısıyla korsanla mücadelede iyi noktalara geldi Türkiye. Bunun yanında eğitim programları yapılıyor. Mesela şimdi İSTKA’dan destek aldık. 1 Ocak’ta başlayan bir telif hakları hakkında eleman yetiştirmeyle alakalı eğitim programımız olacak. Yaklaşık bir yıl sürecek. Buraya yaklaşık 20-25 tane yayıncıyı adapte etmeye çalışıyoruz. Yurtdışına gitmek isteyen, yurtdışına giden arkadaşlarımız özellikle.

Uluslararası kitap fuarlarında çok iyi bir noktaya geldik. Biraz önce sen de söyledin. Yani düşünün, ben ilk defa 2005’te yurtdışına çıktım. 33 yaşında ilk defa yurtdışına çıktım. 2005’te ilk defa Frankfurt Kitap Fuarı’na gittim. O zaman arkadaşlarımız şöyle diyordu: “Frankfurt’a gitmeme gerek yok. Oraya harcadığım masrafla iki tane daha fazla kitap çıkartırım.” Bu mantık vardı bir çok arkadaşımızda; ama, Frankfurt’a gittiğinde on tane daha kitap çıkartacağını bilseydi mutlaka giderdi ki, ben onlardan biri oldum. En büyük örneklerinden birisiyim. Bakış açım çok değişti. Yani dünyadaki yayıncıları görünce algım değişti. ‘Algı’ diyorlar ya. Çok kötü kelime; ama kullanıyoruz hepimiz. Çok yararlı oldu. Çok faydalı oldu. Çok değişik yayıncı haline geldim ben.

Söyleşinin 1. bölümü:

 

Yeri gelmişken yurtdışı fuarları ve Türkiye’deki fuarlar hakkında devam edeyim konuşmaya. İki aydır seninle röportaj ayarlamaya çalışıyorum ve sen de yurtdışında olduğun için ancak gelebiliyorsun. Bu bir tarafıyla güzel bir şey. Demek ki, siz sürekli dolaşıyorsunuz ve fuarlar var. Yurtdışında ne gördün abi? Biraz önce bahsettin: ‘Yayınım 2005’ten sonra çok değişti.’ Ne değişti? En son Meksika’ya gittiniz. Orada ne var? Anadolu’ya gidiyorsunuz. Orada ne var? Yani fuarcılar yayıncı için ne manaya geliyor?

Anadolu’da kahraman kitap okuruyla karşılaşıyorsunuz.

Nasıl yani?

Benim için bütün kitap okurları kahramandır. Fuara gelen, özellikle TÜYAP ve CNR’a gelen, o kadar yolu çeken, yani benim evimden TÜYAP 120 km. Bundan önce oturduğum yerle 80 km vardı. Bu insanlar metrobüslerle, özel araçlarıyla, belediye otobüsleriyle geliyorlar. Kitap için geliyorlar. Ama pek çok insan da gelmiyor. İstanbul’un nüfusu 14.377.000 kişi. Çünkü ben her zaman İstanbul’a girdiğim için ezberledim tabelayı. Bu nüfusun %10’u bile gelmiyor fuarlara. Son rakamlanan açıklanan 621.000 idi.

TÜYAP için mi bu?

TÜYAP için. Bizim için, CNR için de herhalde 330.000 civarındaydı. Çok küçük rakam bunlar. Yani 14.000.000 insandan %5’i TÜYAP’a geliyor, %2’si CNR’a geliyor diyelim. Ama gelenlerin her zaman başımızın üzerinde yeri var. Onlar bizim kahramanlarımız. Malatya’da, Kocaeli’nde, Konya’da, Kayseri’de, Antalya’da, İzmir’de, Adana’da, Mersin’de de... Bizim için çok değerli insanlar. Yani yurtiçi kitap fuarlarına böyle bakıyorum ben. Elimizden geldiği kadar, arkadaşlarımızın yettiği kadar insanların ayağına kitap götürmeye gayret ediyoruz.

Buna daha detaylı geleceğim; ama yurtdışı fuarlarına dönecek olursam, soruda dediğim gibi, Frankfurt’taki, İngiltere’deki veya başka ülkelerdeki fuarlarda Türkiye’de olmayan ne görüyorsunuz? Yani yayıncılar bundan ne kazanıyorlar?

Türkiye’de görmediğimizden gitmiyoruz.

Fuar aynı değil. Yani başka yayın dünyası görüyorsunuz orada.

Tasarım görüyorsun. Göremeyeceğin tasarımları Almanlarda görüyorsun. Türkiye’de göremeyeceğin kaliteyi Almanlarda görüyorsun. Bizde de çok kaliteli işler var.

Bunu inkâr etmiyoruz zaten.

Bizde de çok kaliteli işler oluyor; ama ilerisi var. Çeşitler görüyorsun. Yani o kadar ucu bucağı olmayan yayınlar yayınlıyorlar ki, şaşırıp kalıyorsun. Onlardan örnekler alıyorsun, anlaşmalar yapıyorsun, kendi elindeki telifleri satmaya çalışıyorsun, kendi yazarını da dışarı tanıtmaya çalışıyorsun. O beş gün içerisinde insanın elinde o kadar imkân oluyor ki... Bizim olduğumuz salonda Balkanlar, İtalyanlar, İspanyollar, Brezilyalılar, Bosnalı kardeşlerimiz ve Azeri kardeşlerimiz var. Onlarla sürekli görüşüyoruz. Ucu bucağı olmayan bir şehir Frankfurt. Ben herkese tavsiye ediyorum.

Bütün dünyayı tanıma...

Sadece bu işlerle ilgilenenler değil. Yani bir fotoğrafçı, grafiker, satış müdürü ve pazarlama müdürü de bizi ilgilendiriyor. Bu arkadaşların da Frankfurt’a gitmesini istiyoruz. Sadece oradaki editörlerle görüşmesi şeklinde değil; olmaması gerekiyor. Herkesin orada piyasayı, genel havayı koklaması lazım. Mesela; geçen sene ne yapmışsın, önümüzdeki sene ne yapmalısın’ı orada az çok tespit edebiliyorsun. Mesela; bazen hiçbir kitaba giremiyorsun. Türkiye’de bir iki tane girdiğin kitaba sen giremiyorsun. Yetmiyor. Çünkü gücün yetmiyor. O kadar büyük bir sektörden bahsediyorum.

Orada farklı ülkelerin farklı yayın algılarını bir şekilde tanımış oluyorsun. Dolayısıyla bütün coğrafyaların fuarları bu açıdan önemli olması gerek. Çünkü Uzakdoğu’ya gitmek başka bir şey kazandırır. Frankfurt’a gitmek başka bir şey kazandırır. 

Meksika’ya gittik işte. Sen de söyledin biraz önce. Yani bir arkadaşımız var, “Çok güzel” diyor. Başka bir arkadaşımız: “Çok küçük. Gitmeye gerek yok.” Biz gittik fuara. Meksika’da fuarın düzenleyicisi bir üniversite. Amerika’dan kitapçıları davet ediyorlar. Devasa stantlar ama. Burada gördüğün büyük stantlar, orada mikro stant. Yani TÜYAP’ta gördüğün stant, orada mikro stant. Devasa stantlarda inanamayacağın kadar çeşit var. Ben hayret ettim, şok oldum. Yani nasıl söyleyeyim? Bir de çok fazla insan geliyor. O kadar insan TÜYAP’ta olsa mesela, stantlar yıkılır. O kadar insanların ilgisi var. O kadar kalabalık, satış, görüşmeler, ülkeler var. Almanya bir stantla katılmış. İnanamadım yani. Devasa bir stantla katılmış.

Bu Meksika’daki fuarda satış da mı yapılıyordu?

Hem satış yapılıyor hem de telif hakları var. Adamlar çok güzel şekilde yapmışlar. Latin Amerika pazarı. Goldahara’da bitiyor herşey. Orada dönüyor herşey. Yani İspanya’da, Madrid’de veya Barcelona’da değil, Goldahara’da Latin Amerika pazarı.

Zaten aşağı yukarı 500 milyonluk bir nüfus, yani Arjantin, Brezilya ve İspanya’yı düşündüğünüzde.

Brezilya ve Amerika’yı düşünürsen, orada da Latin Amerikalı çok. Evet.

Şimdi şunu çok merak ettim. ‘Kitapları insanların ayaklarına götürüyoruz’ dedin Anadolu’daki fuarlar için. Yani bu insanlar kitaba ulaşamıyorlar mı abi? Kitapçıdan alamıyorlar mı? Ya da internetten veya dağıtıcıdan? Problem nedir?

‘Piyasamız yükseldi’ dedik; ama bir dönem çok kitapçı kapandı ülkede. M. E. B.’in dağıttığı kitaplar öğrencilerin masasına kadar gittiği için o döneme kadar kitapçılardan ya da kitabevi benzeri yerlerden alıyordu insanlar. Bu uygulama girdikten sonra bir sürü kitapçı kapandı. O zamanki rakamla 10.000’e yakın deniyordu.

Bunların net rakamları var mı?

10.000 civarı deniyordu. Hep o zamanlarda öyle konuşuluyordu. Öyle biliyorum. İnternete güvenmiyorlar, kredi kartı kullanmayan ya da kullanmak istemeyen birçok insan var. İnternetten kitaplara çok rahat ulaşılabilir aslında; ama saygı duymak lazım.

Kitabı görüp eline almak istiyordur.

Ben de çok severim onu. Kitabevinden gidip kitap almak ya da fuara gidip almak benim için eğlenceli ve zevkli bir şey, internetten alacağıma; ama bazen oradan da aldığımız oluyor.

Bir kitapçı sıkıntısı bütün Anadolu’da var.

Var, var. Türkiye’de var. Sadece Anadolu’da değil, tamamında var. Evet.

Dolayısıyla sizin fuarlarınız bir tür mecburiyet de oluyor yani.

Tabii ki de öyle oluyor. Evet, insanların ayağına gitmek çok önemli. Çünkü yazarla da görüşmek istiyor. Yazarı da görmek istiyor. Sadece kitabı okumak, dokunmak insanları tatmin etmiyor. Bir ilerisini istiyorlar.

Yani burada fuarların Türkiye’de ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilir miyiz peki? Yani okul kitaplarını kitapçıdan satın alamıyorsun ve on senede çok sayıda kitapçı kapanmış Türkiye’de. Bu nedenle yayıncılar fuarlara yüklenmiş durumdalar. Özellikle son dört beş senede çok arttı yani.

Evet, çok güzel oldu yani. Belediye başkanlarının, valiliklerin yönlendirmesiyle, Kültür Bakanlığı ve mevcut hükümetin yönlendirmesiyle arttı. Çok da güzel oldu. Çünkü yayıncı bazı fuarlarda ücret ödemiyor. Yayıncının işine geliyor. Çünkü oraya ücret ödediğimiz zaman gitme şansımız kalmıyor. TÜYAP’ın veya CNR’ın düzenlediği kitap fuarlarında her ne kadar biz CNR’da çok alt limitlerden metrakare satışını sağlasak da yine de yüksek oluyor fiyatlar.

Ücretsiz gibi değil yani.

Tabii, ücretleri çok yüksek. Anadolu’da bir eleman gönderiyorsunuz. Onların masrafları, kitapların gitmesi-gelmesi, yani anlatamayacağım kadar çok masraf oluyor. Yani Anadolu fuarı bizim işimize çok iyi geldi. Açıkçası bu.

Eyvallah. Biz geçen sene Dünyabizim olarak Mersin’e katılmıştık. Birinci Mersin fuarıydı. Daha böyle ufak bir fuardı. Mersin’deki stantlara insanlar ilk defa geliyor diye teveccüh gösteriyorlardı.

Buradan bütün belediye başkanlarımıza ve valilerimize teşekkür etmek istiyorum. Allah razı olsun hepsinden.

Biz de teşekkür edelim hepsine. Şimdi son olarak; sen bilinen bir yayıncısın piyasada. Basım Yayın Birliği başkanlığı yapıyorsun uzun zamandır. Sizi buraya getiren nedir? Yani Profil Yayınları, Mavi Ağaç, Birun.

Allah...

Ben meslek lisesi mezunuyum. Üninversiteye gidemedim. Olmadı yani. Kız kardeşim gitti. Ona nasip oldu. Zor dönemler. Babam polis. Rahmetli babam şehit polis benim. İşte üç tane çocuk okuyor. Babamın maaşı belli. 1988 yılında Gülhane’de Deniz Askeri Lisesi için dilekçe vermeye gittim. Babam Büyük Kur’an Tefsiri abonesiydi Ali Arslan Hoca’nın. O zaman cilt cilt çıkıyor her ay. Ya da iki ayda bir cilt çıkıyor. Babam dedi ki, gelirken ‘Sekizinci cildi OKUSAN’dan al.’ Ben dilekçeyi verdim Gülhane’ye. Gittim, OKUSAN’ın kapısını çaldım. Nurettin Kiğılı açtı kapıyı. O gün bugündür yayın piyasasının içindeyim.

Oradan nereye girdin? Nasıl bir dünya oldu senin için?

5 yıl OKUSAN’da çalıştım. Her işi yaptık orada biz. Nurettin Kiğılı çok yaman, çok değişik bir adamdı. Mehmet Arslan ve Ali Arslan Hoca ile birlikte ortaktı. İkisi de çok iyi insanlardı. Orada başladım. Bu sene 29. senem olacak 2017 ile beraber Allah nasip ederse. Yani 29 senedir bu sektörün içindeyim. Bir yıl kendi adımıza Nurettin Bey’le bir iş yaptık. Daha sonra iki yıl kağıtçılık yaptım 1997-99’da. Kağıtçılık yaparken Beyazsaray’daki Arslan Yayınları’nı işlettim kardeşimle beraber. Ondan sonra Allah nasip etti, biz kendimiz Yümni İş Merkezi’nde kendi işimizi kurduk Birun isminde.

‘Birun’un manası nedir abi?

Dış İşleri Bakanlığı gibi bir şey. Dış işlerinde adam yetiştiren, Topkapı Sarayı’nda adam yetiştiren bir bölge. Enderun iç adamları yetiştiriyor. Birun da dış işlerini yetiştiriyor. Orada başladık. Devam ediyoruz.

Profil ne zaman kuruldu?

Profil’i 2006’da kurduk.

Eyvallah. Çok geniş yazar skalanız var abi. Yani çok farklı alanlarda.

Biriktirdik yavaş yavaş. Biz ilk Engin Noyan’ın Oma kitabıyla başladık. Tabi Birun’dan çıkardığım kitaplar vardı. Elmalılı Hamdi Yazır’ın kitapları. Daha sonra Engin Noyan’ın Oma’sı geldi. Daha sonra Bir Kur’an Şairi Mehmet Akif & Kur’an Meali, Dücane Cündioğlu abinin. Tarık Tufan, İbrahim Paşalı var ondan sonra. Sibel Eraslan’ın kitabını ilk ben çıkardım mesela. Fil Yazıları’nı. Böyle devam ettik. Biriktire, biriktire 1.600 kitabı geçtik.

Biriktirmek ne manaya geliyor abi? Hani bu longseller, bestseller diyeceğim de. Sen ikisini de basıyorsun gördüğüm kadarıyla.

Ben longseller tercih ediyorum. Şöyledir yayıncılıkta: Her sene araya bir tuğla, her sene araya bir tuğla, her sene araya bir tuğla koyarsanız batmazsınız. Öbür türlü çok satan kitapları satarsanız bir gün nefesiniz kesilir. Bir gün kitabın da yazarın da nefesi kesilir ve iyi günler beklemez sizi. O yüzden her zaman her sene yayınlayacak kitabı elinizde bulundurmanız lazım. Yayıncılığın en büyük kuralı long-sellerdır bence. 

Eyvallah, çünkü şöyle bir şey oluyor: Bir kitap gazetesini açıyoruz, ‘Onun 50.000 baskısı’ diyor. Diğerine ‘300.000 bastı’ diyor. Hani bakınca 10 TL’den satsa, ‘bayağı kazanır’ diye düşünüyorsun.

Bizim de var öyle kitaplarımız.

Muhakkak; ama kastettiğim şu...

Yani şöyle bir modelimiz yok. Yani şahsi hesabımda şu kadar param yok. Ben kazandığım tüm parayı bu işe yatırıyorum.

Onu da herkes yapmıyor anladığım kadarıyla.

Tercih meselesi. Yani çok satsam da az satsam da bu işe yatırıyorum. Yani yapacak başka bir şey yok.

Benim sormak istediğim şu birazcık: Dışarıdan bir gözle bakarak bir kitap bassak ya da bir yayınevi kursak, çok satsa gibi bir şey... Herkesin aklındaki soruyu ben dile getiriyorum sadece.

Herkese nasip olur.

Eyvallah.

Bana ve arkadaşlarıma öyle oldu.

Ama senin ısrarla söylediğin “yayıncı o long-sellerı elinde tutacak muhakkak”, değil mi?

Tutacak, bulacak...

Araştıracak. Yatırım yapacak. Büyütecek.

Araştırma yapacak. Elini taşın altına koyacak. Öyle yok yani; işte ben yayıncı olayım, 300.000 basayım. Onu herkes ister.

O yazara nasıl ulaşıyorsunuz abi?

Herşeyin bedeli var.

Atıyorum sen...

Takip ediyorsunuz piyasayı.

Atıyorum, 20 yaşında geldim sana. Sen verdiğim şeyi aldın, baktın. Bunu işte 300-500 tane bastın. Yani bende bir ışık mı görüyorsun da basıyorsun veya ‘Bir deneyelim, bundan iş çıkar’ mı diyorsunuz? Süreç nasıl işliyor?

Çevre çok önemli bu işlerde. Belli bir çevreden gelmeniz lazım. Şairsiniz, şiirlerinizin edebiyat dergilerinde yayınlanması lazım. İşte hemen öyle roman yazdım vs. daha zor oluyor. Ama bu tür dosyaları editörlere baktırıyoruz. Güvendiğimiz insanlar var. Ona göre davranıyoruz yani. Hepimizin sağlama yaptığı bir alan var.

Eyvallah, eyvallah. Bu güzeldi.

Ben Basın Yayın Birliği’ne döneyim, ufak bir şeyi atladım anlatırken: Ben 2004 yılında Duisburg Kitap Fuarı’ndaydım Almanya’da. Burada değildim. O zaman yönetim kuruluna seçmiş arkadaşlar beni. Öyle başladım.

Hadi ya...

İstanbul’a geldiğim zaman bana muhasip üyeliği verdiler.

Sen ne zaman başkan oldun o zaman abi?

2010-11 gibi, bu sene 5. yılım. Benden önce Hayati Bey 6 yıl yaptı. Biz de 3’er yıl Basın Yayın Birliği döneminde.

Şu anda ikinci dönemi.

Evet, bu sene ikinci dönemi.

Seneye de nihayete erecek gibi duruyor.

Evet, inşallah.

İnşallah.

Seneye arkadaşımıza teslim etmeyi düşünüyoruz inşallah.

Şimdi klasik bir soruyla bitireyim: “Geleceğe dair ümitlerin, ümitsizliklerin nedir” diye sorayım diyordum ama sen “Onu Allah bilir” diyeceksin herhalde.

Evet abi, Allah bilir. Biz Rabbimize güveniyoruz.

Eyvallah, abi çok teşekkürler. Ben nihayete erdireyim. Çok teşekkürler herşey için.

Ben de çok teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.

Görüşmek üzere inşallah.

İnşallah.

 

Söyleşinin 2. bölümü:

 

 

Röportaj: Mehmet Erken