, 21 Haziran 2018
Öykü Kelimesi En Az Şiir Kelimesi Kadar Beni Heyecanlandırıyor

Bünyamin Demirci

4164

Öykü Kelimesi, En Az Şiir Kelimesi Kadar Beni Heyecanlandırıyor

''Samimi olmak zorundayız. Hissetmediğimiz acıyı yazamayız. Bir de soğukkanlı olmak lazım. Yazar, karakterlerinin yasını tutamaz.'' Bünyamin Demirci, 'Kelebeğe Tapan Adam' ve 'Yeraltı Bulutları' kitaplarının etrafında öykücülüğüne dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
K mil Yeşil ile Öykü Dersleri
Kâmil Yeşil ile Öykü Dersleri

Kâmil Yeşil’in, öyküleri metin, teknik, teorik açıdan ele aldığı ''Öykü Dersleri'' kitabı, türünün en dikkate değer çalışmaları arasına girebilecek bir titizlikle hazırlanmış. Mustafa Uçurum yazdı.
19/03/2018 08:08
Bir Diyardan Başka Bir Diyara Bir H lden Başka Bir
Bir Diyardan Başka Bir Diyara, Bir Hâlden Başka Bir Hâle: Seyahat ve Edebiyat

Seyahat, bir eğlenme aracı mıdır, yoksa öğrenme aracı mı? Ehlikeyf olma hâli midir, ‘yolda ol-ma’ hâli mi? Bir zenginlik göstergesi midir? Bilme merakının giderilmesi eylemi midir? Cemile Sümeyra'nın 'Seyahat ve Edebiyat'ı, bu şekilde sorabileceğimiz sorulara cevap aradığı gibi farklı sorulara da kapı aralar. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.
03/02/2018 12:12
A Ali Ural Hikmet ve Metafor
A. Ali Ural: Hikmet ve Metafor

''A. Ali Ural’ın yeni kitabı 'Bisiklet Dersleri' yazarın belli başlı denemecilik özelliklerini bünyesinde barındırıyor. Ural, denemelerinde ilginç olaylara, haberlere, edebiyat, sanat, kültür tarihinden bilinen kişilerin/olayların bilinmeyen yönlerine değinmeyi çok seviyor.'' Abdullah Harmancı yazdı.
26/01/2018 12:12
Naime Erkovan Düş Gücünün Gökyüzünde
Naime Erkovan: Düş Gücünün Gökyüzünde

Abdullah Harmancı, 250 kelimeyle Naime Erkovan’ın ''Olay Berlin’de Geçiyor'' kitabına değindi.
05/01/2018 08:08
Takvim Yırtıkları ndan Hüseyin Su yu Okumak
Takvim Yırtıkları’ndan Hüseyin Su’yu Okumak

'Takvim Yırtıkları', Nuri Pakdil ile geçen yıllara odaklanmış günlükler toplamı olsa da Hüseyin Su’nun yaşamına dair bilgiler de mevcuttur. Öykü anlayışı, okuma ve yazma dikkati, sevdiği ve sevemediği kitaplar, yazma ritüeli, insanî ilişkilere yönelik duygu ve düşünceleri, öğretmenliği, çocuklarıyla ilişkisi, edebiyat ve sanat dünyasına bakışı gibi pek çok alt başlıklar çıkarılabilir. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.
22/12/2017 08:08
Güzide Ertürk ile 'Kaplumbağa Gölgesi' Üzerine Konuştuk
Güzide Ertürk ile 'Kaplumbağa Gölgesi' Üzerine Konuştuk

''Evini bir gölge gibi sırtında taşıyan insanların öyküsünü anlattığım için ismini 'Kaplumbağa Gölgesi' olarak seçtim. Gidecek başka yeri olmayan insanlar, kendi içine çekilir. Sırtlarında taşıdıkları çadırlarıyla sokakta yürürken kaplumbağalar kadar yavaş ve sabırlıdırlar. Yükleri ağır olsa da hiçbir yerde çöküp kalmazlar.'' Güzide Ertürk, 'Kaplumbağa Gölgesi' kitabı etrafında hayata, öyküye ve yazıya bakışına dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.
02/10/2017 11:11

Bünyamin Demirci’yi “Kelebeğe Tapan Adam” ile tanımıştık. “Kelebeğe Tapan Adam”ın öyküleri şiir ve deneme arasında gidip gelen, bir karakter ve olay anlatmaktansa bir durumu anlatmaya çalışan öykülerden oluşmaktaydı. İlk öykü kitabının ikinci baskısının ardından ikinci öykü kitabı da çıkageldi Demirci’nin. “Yeraltı Bulutları” ilk öykü kitabını aşmış; anlatıcı benzetmeleri, kurgusu, olay örgüsü, anlatımı, tiplemeleriyle okurun hayal ve gerçek dünyasına dokunan öyküler yazmış. Sırlanmış hayatların, gerçeğin acı yüzüyle karşılaşan karakterlerin öykülerini dinlediğimiz Yeraltı Bulutları, zorda kalmış, hırpalanmış, değeri bilinmemiş, örselenmiş, dünyanın türlü dertleriyle yüreği katmerlenmişlere uzanan merhametli bir el gibi…

Bünyamin Demirci ile “Kelebeğe Tapan Adam” ve “Yeraltı Bulutları”nın öykülerine açılan bir söyleşi gerçekleştirdik.

İlk öykü kitabınız “Kelebeğe Tapan Adam”da içerik itibariyle kentli öyküler okurken, “Yeraltı Bulutları”nda köyden gelen sesleri/konuşmaları/sevinçleri ve hüzünleri okuyoruz. Köyden kente yönelişin aksine kentten köye yöneliş var öykülerde. Neler söylersiniz bu konuda?

Artık şehir kalmadığı için kent beni boğuyor. Gözümüzün önünde mahalleler kentleşiyor. Bir mahalle kadar insanı daracık bir alana sıkıştırıp dönüştürüyorlar. Sıkıştırılmış mahalleler üretiyorlar. Birbirine selam vermeyen insanlar olduk. Bir ihtiyara selam verdiğim zaman şaşırıyor. Vahşi bir dönüşüm var. Direnmeye çalışıyorum. Köyde birine selam vermezsen bakışlarıyla döverler seni. Ama oraları da kaybediyoruz yavaş yavaş… Televizyon şamardır, demiş Cahit Zarifoğlu. Dikkat ediyorum köydeki yaşama; onlar da televizyon karşısındalar artık. Yine de seviyorum köyü. Kendimi korunaklı bir alana sığınmış gibi hissediyorum. Zaman yavaşlıyor; her şeyi görüp duyabilirsiniz orada. Bir gün bir köye kaçmak istiyorum.

“Kelebeğe Tapan Adam”, olaydan ziyade durumları anlatan ve denemeye yaklaşan öykülerden oluşuyor. “Yeraltı Bulutları”nda ise, olay örgüsüyle, karakterleriyle ve anlatımıyla içerik ve anlatım açısından “çıtasını yükseltmiş” öyküler okuyoruz. Bence “Yeraltı Bulutları” sizin için bir sıçrayış olmuş. İkinci kitabınız hakkında birinciye kıyasla siz neler düşünüyorsunuz?

Eğer kendimi tekrar etseydim önce ben sıkılırdım. Okumalarımı değiştirdim, farklı şeylerle ilgilendim. Yaşamın getirdiği değişiklikler oluyor sürekli, dolayısıyla yazdıklarımız da değişiyor. Kurgunun açığa çıkması için müziğin sesini kısmam gerekiyordu. Ve meselelerin somut yüzlerinden bir parça da göstermeliydim. Bunları yapmaya çalıştım. İnşallah olmuştur.

Hayvan figürlerine alegorik tarzdaki eserlerde rastlarız genellikle. Bazen temsili olarak bir hayvan figürünü bazen de benzetim kurma amaçlı olarak bir hayvan figürünü kullanıyorsunuz. “Kelebeğe Tapan Adam”da kaplumbağa, fare, yılan, kelebek, köpek, kuş, balık gibi; “Yeraltı Bulutları”nda yılan, köpek, horoz, keçi, eşek, at gibi bir sürü hayvan figürüyle karşılaşıyoruz. Hayvan figürlerini öykülerinizin başat unsuru yapan şey nedir?

Çocukları, delileri, yaşlıları, ölüleri ve hayvanları izlemeye çalışıyorum. Bunlara dair de pek çok iz görülebilir öykülerde. Bilemiyorum, bilinçli bir tercih diyemem yine de. Köyün de etkisi vardır belki. Hayvanlar yaratılışlarının gereğini her durumda yerine getirirler. Belki onların bu özelliğidir dikkatimi çeken. Köpek ve yılanlardan korkarım. Atları ve kuşları çok severim. Kısacası, bilemiyorum gerçekten. Sorunuz üzerine düşününce bunlar geliyor aklıma.

Vazgeçemediğiniz şeyler var. Mesela orman, yağmur, dumanlı hava, dere kenarı, mezarlık, rüya gibi unsurlardan birine bir öykünüzde muhakkak rastlıyoruz. Bu, bir okur olarak benim düşüncem. Sizin “vazgeçemediğim, muhakkak kullandığım” dediğiniz şey nedir öykülerinizde?

Böyle bir kuralım yok. Ben Karadenizliyim; orman, yağmur, dumanlı hava, dereler ve mezarlık oradan geliyor öykülere. Çok az rüya görürüm. Bazen, bütün gün kendimi uyanık olduğuma ikna etmekle geçer. Yine de çocuğa ve rüyaya dair pek çok şey söyleyebilirim gibi geliyor bana.

Öykülerinizde gözlemin yanı sıra derin bir hayal gücü var. “Yeraltı Bulutları”, “Yürüyen Cami”, “Suyun Getirdiği” gibi öykülerde bu durum iyice belirginleşiyor. Gerçek ve hayali harmanlamak, iç içe geçirmek kolay olmasa gerek. Zengin bir okuma yaparak kazanılabilen bir şey midir bu?

Nasıl düşünüyorsam öyle yazıyorum aslında. Tabii ki okumaların pek çok faydası oluyor. Fakat dinlemekmiş asıl mesele. Neyzen Salih Bilgin hocam, “dinlersen irşad olursun” demişti. Geçenlerde öğrendim, anne karnında kalpten sonra kulağı yaratılırmış çocuğun. Demek ki çocuk önce kendi kalbini dinliyor. Gerçeğin perde olduğunu düşünüyorum. Görünenle yetinmiyorum. En güzel manzaralar bile kabuk gibi geliyor bana, kabuğu kaldırınca altından başka bir dünya çıkacak…

Okuduğum kadar dinliyorum da.

“Yeraltı Bulutları”nda beni en çok etkileyen öykü, kitabın sonundaki “Boşluk” öyküsü oldu. Acı ve teslimiyeti aynı anda hissetmek insanı gerçekten sarsıyor. Özellikle bu öyküde arabeske düşebilirdiniz. Bu işin bir matematiği var mı, duygunun yoğun bir şekilde hissedildiği öykülerde arabeskten kaçınmak nasıl mümkün olabiliyor?

Matematiği sevmem. Hesaplamayı da pek beceremem. Tarkovski şöyle diyordu bir röportajında: “Duygu, maneviyatın düşmanıdır. Duygusallığın gerçek maneviyatla bir alakası yoktur.” Duyguya yenildiğimizde arabeske düşmek kaçınılmaz oluyor. Duygulandım yazdım, hüzünlendim yazdım, diyemeyiz. “Maneviyat olmayınca hiçbir şey olmaz. Din bile olmaz,” demişti ney hocam. Dinde de arabeske düşüyoruz bu yüzden. Samimi olmak zorundayız. Hissetmediğimiz acıyı yazamayız. Bir de soğukkanlı olmak lazım. Yazar, karakterlerinin yasını tutamaz.

Öykü türüne dair uğraşlarınızdan, okumalarınızdan bahseder misiniz?

En az öykü kadar şiir ve biraz da roman okuyorum. Film izlemeye çalışıyorum. Müzik dinliyorum. Ali Ural hocamın atölyelerini takip ediyorum. Kendi müziğimizi öğrenmeye ve dinlemeye çalışıyorum. Tarkovski’ye çok önem veririm. Ondan çok şey öğrendim, öğreniyorum. Ney hocamdan çok şey öğrendim, ona daima duacıyım. Bunların hepsi beni yazma yolunda besleyen şeyler… Öykü kelimesi en az şiir kelimesi kadar beni heyecanlandırıyor. Başka türde bir şey yazabilir miyim bilmem ama sadece öykü yazmak istiyorum.

Bazen, sadece iyi bir okur olsaydım, diyorum. Yeni çıkan kitapları okumaya çalışıyorum. Okumadığım kitapların yanında tekrar okumak istediklerim oluyor, onlara yetişmeye çalışıyorum. Aklıma düştükçe birkaç Sait Faik öyküsü okuyorum tekrar tekrar. Roman türüyle barışmam gerekiyor. Bu yönde okumalar yapmak istiyorum.

Bünyamin Demirci, Yeraltı Bulutları, Şule Yayınları.

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut