, 24 Şubat 2017
Melih Tuğtağ ''Benim Yaptığım Çocukları Ciddiye Almak''

Melih Tuğtağ

5944

Melih Tuğtağ: ''Benim Yaptığım Çocukları Ciddiye Almak''

''Kitabın farklı bir dünya açması lazım çocuğa. Çocukların en büyük sorunu ciddiye alınmamak. Çocuk ciddiye alındığını hissettiği anda o kitaba bağlanıyor. Başarılı olan kitapların sırrı budur.'' Melih Tuğtağ, ''Sessiz Sakin'in Gürültülü Maceraları'' kitapları etrafında Rumeysa Kılıç'ın sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Çocuklara hikaye yazmayı sevdirecek bir kitap
Çocuklara hikaye yazmayı sevdirecek bir kitap

Her şeyiyle bizden, bizim gibi olan, bizim gibi konuşan, düşünen, yaşayan bir kahraman olan Sessiz Sakin’in 'gürültülü' maceralarını Melih Tuğtağ yazmış. Meryem Uçar yazdı.
03/08/2015 08:08
İki İnsan Bir Böcek Mahallesi
İki İnsan, Bir Böcek Mahallesi

Dünya çocuk edebiyatı çok hızlı bir şekilde yeni bir konu edindi ve mülteciler kitaplara dâhil edildi. Bizim çocuk edebiyatımıza çok yeni girdi mültecilik. Çok az sayıda kitap var.
20/07/2016 08:08
Çocukların Tatilde Okuyabileceği 10 Kitap
Çocukların Tatilde Okuyabileceği 10 Kitap

''Tavsiye edeceğim kitapları ben de severek okudum hatta otobüs yolcuklarımda da okumaktan hiç çekinmedim. 'Kocaman kız, çocuk kitabı okuyor' demeleri benim için hiç önemli olmadı.'' Fatmanur Evren yazdı.
01/08/2016 08:08
Yayınevi Yayınevi İşte Bu Senenin Öne Çıkan Kitapları - II
Yayınevi Yayınevi İşte Bu Senenin Öne Çıkan Kitapları - II

Beyazıt Kitap Fuarı’na dair derlemelerimiz devam ediyor. Bu haberde, Klasik-Küre Yayınları, Ötüken Yayınevi, Kitabevi, Hayat Yayınları, Litera, Edam, Erdem, İlk Harf Yayınları, H Yayınları, Kayıhan, İşaret, Nesil, Çizgi Yayınları var.
09/06/2016 08:08
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Mayıs 2016
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Mayıs 2016

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Mayıs-2016 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/06/2016 10:10
Bu ülkeyi de bu olayları da iyi biliyoruz
Bu ülkeyi de, bu olayları da iyi biliyoruz

Turgay Güler'in, Ruhlar Kuyusu romanında sayfaları çevrildikçe, hem olayların hem de bu olayların geçtiği ülkenin hepimize aşina olduğunu anlıyoruz. Ahmet Serin yazdı.
15/11/2014 10:10

Melih Tuğtağ ile, Hayat Yayınları'ndan çıkan "Sessiz Sakin'in Gürültülü Maceraları" serisi etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Gürültülü maceraları olan Sessiz Sakin’den bize biraz bahseder misiniz? Sessiz Sakin sizin dünyanızda nasıl bir çocuk?

Sessiz Sakin’in aslında çok da acayip bir felsefesi yok. Benim çocukluğum. Ortalama  yurdum Anadolu muhafazakarı her ailenin çocuğu nasıl yaşadıysa ben de öyle yaşadım. Sessiz Sakin de öyle bir çocuk. Hatta o yüzden Sessiz Sakin’in mekânı yok. Hangi şehirde yaşadığını bilmiyoruz. Yaşını bilmiyoruz. Ona dair hiçbir bilgi vermiyoruz. Ki herkes onu kendi mahallesinden sayabilsin. Çünkü bu şekilde hem İzmir’de hem de Konya’da okunabiliyor. Sosyal olarak da düşünülebilir. İzmir’de de Allah’a şükür güzel okuyucusu var, Konya’da da var, Diyabakır’da da, hatta Elazığ’da da var. Her bölgede kendine karşılık bulabilen bir çocuk. Çünkü Türkiye’nin normu bu çocuk. Nedir en temel özelliği: Tembel. (Gülüyor.) Çünkü ben çocukken tembel bir çocuktum. Ama her tembel gibi de başı atak birinden daha çok belaya giren bir çocuk. Tembelliğinden dolayı başını soktuğu belalarla şu an sekiz kitap yazdım. Dokuzuncuyu da yazıyorum. Siz gelmeden önce dokuzuncu kitabı yazıyordum.

Spoiler alabilecek miyiz peki Hocam?

Spoiler verilebilir. Bu kitap çok sır bir kitap değil. Bilgisayar oyunlarıyla alakalı yazıyorum şimdi. Her kitabın bir konsepti var.

Peki, Sessiz Sakin ilerleyen kitaplarda büyüyecek mi?

Sessiz Sakin büyümüyor. Çünkü yaşı yok zaten. Yaşını bilmediğimiz için büyümüyor.  Çok acayip bir çocukla karşılaştım. Galiba Rize’deydi. Çok fazla konferanslara gidiyorum. Bugüne kadar 25-26 şehir dolaştım herhalde. Okullarda konferanslar veriyorum. Bir konferansta çocuk çıktı, şunu sordu: “Ya bu kadar tembel, bu kadar yatıyor bu çocuk; niye kilo almıyor?” Ha bir ara belki kilo alması ile ilgili bir şeyler yazarız ileride. Obezite ile alakalı. Çünkü o da büyük bir sorun bizim açımızdan. Obezite ile alakalı bir kitap olabilir, bir bölüm geçebilir.

Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları ile okuyucularınıza sadece okumayı değil, “Ben de yazabilirim” bölümü ile yazmayı da sevdiriyorsunuz. Okuyucularınıza yazma konusunda tüyolar verseniz bunlar neler olurdu? 

Ben teknik açısından ümmi bir yazarım. Mesela edebiyat dünyasından çoğu arkadaşım, önce teknik okuyorlar. Anlatım tekniklerini, yazarlık atölyelerinde anlatılan dünyada kabul görmüş kalıpları, anlatım biçimlerini vs. kullanıyorlar. Ben o açıdan ümmi bir yazarım. Zaten halihazırda bu teknikleri bilmeden yazıyordum. Bu yüzden benim kullandığım teknik bir tane var. Nedir? Ben çevremi izliyorum. Bu kitap seviliyorsa zaten o yüzden seviliyordur. Bakıyorum çocuklar ne yapıyor? İnsanlar nasıl?

“Ben de yazabilirim” bölümü birinci kitaptaydı. O bölüm çocukları yazmaya teşvik etmek içindi zaten. Hatta çocuklara bir tüyo veriyordum. Bizim Sessiz Sakin’in en sevdiği aktivite oturmak. Otururken caddenin kenarına taburesini koyuyor. Önünden geçen telaşlı bir kadın var. O telaşlı kadın nereye gidiyor olabilir. Niye telaşlıdır? Vardığı yerde ne olacak? Bu mesela çocuk için varsayımdır. Kafasında bunu yaptıktan sonra artık yazmaya başlayabilir. Fakat burdaki yazma disiplini için, Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Daha önce yazılmış teknikli bir sürü kitap var. Bunları okurlar. Kendi anlam havuzları oluşur.

Mesela ben yazdığım çoğu masalı birinci tekilden anlatırım. Çocuğun ağzından anlatıyormuş gibi anlatırım. Çünkü benim en sevdiğim kitaplar böyle olur. Filmlerde bazı sahnelerde dış ses olarak karakter başından geçenleri anlatır. Filmlerde en sevdiğim nokta genelde odur. O yüzden ben anlam havuzumda birinci tekil çok baskın geldiği için Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları’nı 1. tekilde yazdım. Çocuklar da kitapları okurlar, hoşlarına giden bir anlatım çeşidi olur.

Bir tane çocukla karşılaştım. Konferanslarımda hemen bir öykü yazdırıyorum. Çocuk Tanrı gözüyle anlatmaya başladı, “Böyle şeyler oluyordu dünyada.” şeklinde. Demek ki o çocuk öyle kitapları sevmiş. O yüzden çok tekniklere boğmaya gerek yok. İnsanları okusunlar, e bir de yanında kitapları okusunlar. Kitaptan tekniği, insanlardan da anlatım gücünü alırlar, anlatacakları hikâyeleri bulurlar. Sonrasında zaten Allah yetenek verdiyse yazar giderler. Çünkü o yetenek meselesi de önemli. Mesela herkes hayatımı yazsam roman olur der. Ama hayatımı yazsam roman olur diyenlerin hiçbirinin romanı yoktur. Ben hiç böyle bir cümle kurmadım. Allah’a şükür şu anda dokuz kitabım var. Onuncu geliyor. Onbirinciyi de yazacağım inşallah. Ve daha yazmak istediğim bir sürü proje var.

Allah böyle bir yetenekle bizi kuşandırmış. Ve bu yetenek aslında kendini yazarak ifade edebilme sabrıdır. Güzel yazmak diye bir yetenek yok. Kendini yazarak ifade edebilme sabrına biz yazma yeteneği diyoruz. Bu yazma sabrına sahip olan biri köşe yazısı da yazar, roman da yazar, senaryo da yazar, reklam metni de yazar, twitterda fenomen olur, blog tutar, onu durduramazsın zaten. Bir şekilde o bir yerden patlak verecektir. O yetenek varsa, insanları okumayı biliyorlarsa, az çok kitap okumayı seviyorsa, dağarcığı da varsa o çocuğu tutamazsın zaten. Yazar.

Okuyucunuz olan çocuklara tavsiye edeceğiniz kitaplar var mı?

Roald Dahl okuyabilirler. Çarli’nin Çikolata Fabrikası özellikle. Roald Duhl, çocuk edebiyatı açısından çok üst düzey bir adam. Tüm dünyada, tüm kültürlerde kabul görmüştür. Onu okudukça okuyana yazma isteği gelir. Mesela Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nın filmini izleyenler, “Ya ben de böyle bir masal yazmalıyım. Şöyle renkli bir dünya” diye heveslenirler. Çocukların okuma zevkini geliştirecek kitaplar böyle kitaplar olmalı. Tabi bir de Melih Tuğtağ okusunlar.(Gülüyor.)

Siz çocuk edebiyatına girmeden önce Sessiz Sakin karakteri aklınızda hep var mıydı? Mühendis olduğunuzu biliyoruz, çocuk edebiyatına sizi sürükleyen ne oldu?

Ben çocuk edebiyatına gireceğimi hiç düşünmüyordum. Reklamcılık yapıyordum. Senarist olmayı planlıyordum. Zaten edebiyatla ilgileniyorum, şiir yazıyordum vs. Hiç beklemediğim bir anda çocuk kitabı yazma teklifi geldi. Ben teklif geldikten sonra Sessiz Sakin’i tasarladım. Bana projenin taslağını sundular. “Şu yaş grubuna hitap edecek, çok sayıda satması planlanan, şu tarz materyallerin kullanıldığı, mizah yönü olan bir çocuk kitabı çıkarmamız lazım” dediler. Çünkü bunun dünyada da ekolü olan, Türkiye’de de çok satan bir versiyonu var. Ama bunda bazı pedagojik sıkıntılar var. Bu ekole Türkiye’de çok fazla ulaşılmadı. Dünyada bestseller olmuş, basit çizgilerle kendini ifade eden 20-25 tane bestseller mizah kitabı var. Türkiye’ye bunun bir tanesi geldi bugüne kadar. O da kültürel ve pedagojik olarak baktığımızda sıkıntılı bir kitap.

Yayınevi de bana, “bu ekole müntesip bir karakter lazım Türkiye’ye” diyerek geldi. “Biz de bu piyasada var olmalıyız” dediler. Düşündüm. Yapabilip yapamayacağımı tarttım. Sonra tamam dedim. Ben mühendisliği bıraktım. Hiç mühendislik yapmadım, eğitimini aldıktan sonra. Çünkü ben hayatımı üreterek kazanmak istiyordum. Yoksa mutsuz olurdum. Hayatımın %90’ını mutsuz olarak geçirmek istemiyordum. İnsanın çalışma hayatı hayatının %90’ını falan kapsıyor. Hiç zevk almadığım bir meslekte çalışıp hayatımın %90’ını heba edemem. Allah benim için bunu murad etmemiştir dünyada. Böyle mutsuz bir hayat için. Dedim ki ne var benim hayatımda: Üreterek kazanmak. O sırada, hiç beklemediğim bir anda çocuk edebiyatıyla Allah yolumu kesiştirdi. Beklemediğim bir teklifti. Ondan öncesinde de TRT Çocuk dergisini ilk çıkartan ekipteydim. 2-3 sene o dergiyi çıkarttık, ondan sonra çocuk edebiyatıyla hiçbir ilgim olmadı. Şimdi hayatımın son üç dört senedir neredeyse tamamı çocuk edebiyatı oldu. Hiç beklemediğim bir anda gelen bir teklifle bütün hayatım değişti.

Ben sizinle röportaj yapmadan önce Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları’nı okuyan çocuklarla konuştum. Gördüğüm kadarı ile oldukça sevilmiş. Bunda eserin didaktik bir yapısının olmamasının etkisi olduğu kuşkusuz. Bununla birlikte neredeyse her çocuğun dünyasında olan okul gezisi, yeni gelen komşu gibi genel olayların olması da etkili muhtemelen. Sizce çocuklar kendi dünyalarından bir şeyler buldukları eserleri mi seviyor? Yoksa farklı ve fantastik dünyaları mı? Siz kitaplarınızda bu dengeyi gözettiniz mi?

Son kitap, yani şu anda yazmakta olduğum, iyice fantastik oldu. Ama aslında çocukların sevmesinde fantastik - gerçekçi diye bir ayrım yok. Ciddiye alan kitapları seviyorlar. Mesela, bana bu teklif geldiğinde bu kitaplar hem dünyada hem Türkiye’de neden çok okunmuş diye merak ettim. Çok okunan kitaplardan bir örnek alıp her kitabın yarısını okudum. Etkilenmemek için de tamamını okumadım. Baktım ve ben bir yetişkin olarak çok eğlendim. Sonra bizim kitapları okudum. Pedagojik ve kültürel olarak bize daha yakın, zarar vermeyecek kitaplara bakayım dedim, niye satılmıyor bu kitaplar. Her kitapta yalan olmasın bir 20-25 sayfa sonra sıkıldım, kapattım. Çok sıkıcılardı. Çünkü çocuklara sürekli parmak gösteren kitaplardı. Çocuklara sürekli bir şeyler öğretmeye çalışıyorlardı. E çocuğa evde anası babası, sokakta karşılaştığı her büyük, okulda öğretmeni, karşılaştığı herkes bir şey öğretmeye çalışıyor. Kitapta da onunla karşılaşınca niye gözünü yorsun ki? Annesinden, babasından, öğretmeninden bir farkı kalmıyor.

Kitabın farklı bir dünya açması lazım çocuğa. Çocukların en büyük sorunu ciddiye alınmamak. Çocuk ciddiye alındığını hissettiği anda o kitaba bağlanıyor. Başarılı olan kitapların sırrı budur. Adam espri yapıyor. Ardından espriyi açıklıyor. Niye açıklıyorsun? Çocuk geri zekalı değil ki. Anlar zaten. Bu yüzden açıklamayı gördüğü anda kitabı kapatıyor. Kitapla bütün ilişkisini kesiyor. Benim yaptığım çocukları ciddiye almak. Tür olarak fantastik de yazsan gerçekçi de yazsan hüzünlü de yazsan çocuk ciddiye alındığını hissetmeli.

Ama bu şu demek değil: Benim kitabım mizah kitabı. Lay-lom geyik falan filan. Çocuğa sorsanız bunu böyle söyleyecektir. Hatta aksini söylerse, “ben bu kitaptan şunu öğrendim” derse ben o kitabı başarısız sayıyorum. O bölümü revize etmek isteyebilirim. “Ben arkadaşlığın çok önemli olduğunu öğrendim.” Değil. Kitabı kapattığı anda şunu söylemesini istiyorum: “Ya çok komikti. Uçtu kaçtı macera. Ooo çok güldüm.”

Az önce bahsettiğin mesela. “Kim Bu Yeni Çocuk” kitabı, aile içi şiddetle alakalı bir kitap.  Aslında bir mizah kitabı ve baştan aşağı mizah içeriyor. Sekizinci kitap, mülteci meselesi ile alakalı ama içinde bir kere bile mülteci kelimesi geçmiyor. Ensar-muhacir ilişkisinin önemini anlatan bir şeyler yazdık. Mülteci meselesine denk düşüyor. Çocuğa bunu mülteci olarak anlatsak hiçbir şey ifade etmeyecek. Çünkü çocuğa düşünme payı bırakmıyorsun. Mültecilere iyi davranalım? Niye iyi davranalım? Bunun bir sebebi olmalı. İşte bu sebeple, şu sebeple mültecilere iyi davranmalıyız dersek yine bir şey olmayacak. O ensar - muhacir ilişkisi kafasında yer ettiyse bir yerde gerçek hayatta karşısına çıktığında onu alır. Bizim kitaplarda çocuklara yaptığımız didaktik hatası bu. “Evladım, onlar çok zor durumda oldukları için buraya geldiler. Onlara iyi davranmalıyız.” Çocuk zor durumdaki birine neden iyi davranması gerektiğini bilmiyor. Önce onu öğrenmeli. Kitaplar bunu yapmalı. İşin özünü öğretmeli. Öğretirken de öğretir gibi yapmadan bunu başarmalı.

Benim Sessiz Sakin’in başından bir macera geçiyor. Evinden çıkmak zorunda kalıyor.  Bir süre mahalle işgal altında olduğu için mahallece başka bir mahalleye taşınmak zorunda kalıyorlar. Başlarından komik maceralar geçiyor. Mültecilerin karşılaştığı her sorunu komik bir macerayla özdeşleştirdim. Allah’a şükür çocuklar da “Aaa evet doğru ya. Mülteci meselesi de böyle bir mesele galiba.” deyip mülteci kardeşlerine daha iyi davranmaya başlıyorlar. “Mülteci” lafı, “iyi davranmalısın” lafı hiç geçmeden, hiçbir yönlendirme yapmadan, bunu sağlayabiliyoruz.

Kitabı hiçbir didaktik öğe içermeden yazmak bizim görevimiz; içindeki didaktik değerleri çıkarmak velilerin ve öğretmenlerin görevidir. Velilerin, öğretmenlerin kitabı çocukla birlikte okuyup tahlil etmesi, işlemesi gerekiyor. Hadi veliler için bu bir lükstür. Ama bir Türkçe öğretmeni verdiği kitabı okumuyorsa, öğretmenliğini yeni baştan sorgulaması gerekir. Bir kitabı ödev veriyorsan onu sen de okumalısın. Ve üzerine çocukla sohbet etmelisin. Kitap okumayan bir çocuğun muhtemelen kitap okumama sebebi, kitabın havalı bir şey olduğundan haberi olmamasıdır. Kitap ile alakalı sınıfta kitap okumak dışında bir aktivite yok. Bir de özetini çıkarttırıyorlar çocuklara, sınav yapıyorlar. Bu havalı bir şey değil ki? Çocukla kitap üzerine bir konuş, çocuk anlam dünyasına bir şey katsın, kitabın havalı bir şey olduğuna dair bir şeyler öğrensin. Düşünün, öğretmenleri konuşuyor, arkadaşları konuşuyor, en iyi kitap yorumu yapan arkadaşı sınıfta popüler oluyor. Bunu sınıfta var edebiliyorsa bir Türkçe öğretmeni, bak işte orda bir şey vardır. Ama onun dışında “kitabı verdim, üstüne bir de sınav yaptım, benim işim bitti” diyen Türkçe öğretmeni, “ben Türkçe öğretmeniyim” demesin. Türkçe öğretmenleri de kızacak ama kızmasınlar. (Gülüyor.)

Çocuk edebiyatında, kitaplarında kendi hayat anlayışını dayatmadan yazan yazar sayısı yok denecek kadar az. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz? Sizde durum nedir?

Ben Müslüman bir adamım. Ve her yaptığım işi de Allah’a anlatıyorum. Ama bunu sürekli ‘Allah Allah Allah. İnşallah, maşallah, Allah bu durumda bizi sever.’ şeklinde anlatmanın çocuklara hiçbir faydası yok. Çünkü ben bir kitap yazarken murad ettiğim şey kitabımı sadece Müslüman ailelerin çocuklarının okuması değil ki. Diğer çocuklar da okuyup bir Müslümanın nasıl davranması gerektiği ile alakalı fikir edinmeliler. Çünkü çocuklar proje olarak görülüyor; çocuklar proje değildir. Çocuklar yaşayan, ilerde Allah tarafından sınava tâbi tutulacak fertler. Onları o sınava hazırlamamız gerekiyor. Çocuğa “Müslümanlık çok güzel” diye kitaplar yazabiliriz. Buna karşı değilim, yanlış anlaşılmasın. Ama bu benim üslubuma uymadı.

Mesela serinin 3. kitabı olan “Acayip Bir Gazete”de infak kültürü ile alakalı bir yer geçiyor. Onu şöyle yaptık. Bizde “Zekat Ceketi” diye bir şey var. Müthiş bir ibadeti berbat bir deyimle özdeşleştirmişiz. Zekat ceketi şu: İnsanlar sevmediği, giymediğ,i modası geçmiş, evinde duran kıyafetlerini zekat ya da sadaka niyetiyle birilerine veriyorlar. Adam mesela 2000’lerde 1990’ların vatkalı ceketini kapıcısına hediye olarak veriyor. Bir de bunu yaparken “Ben hayır işledim” diye seviniyor. Hayır, işlemedin, sen evindeki çöplükten kurtuldun.

İnfak kültüründe kendi giydiğini verirsin. Bu en temel ibadet kültürlerimizden bir tanesidir. Bunu biz çocuklara nasıl verdik? Dedik ki “Sınıfta ayakkabısı yırtık ve yeni ayakkabı alamayan bir çocuk var.” Komik maceralar yaşıyorlar tabi burada didaktik öge olmadan. Bu yaşadıkları komik maceraların sonunda aralarında para toplayarak bütün sınıfa aynı ayakkabıyı alıyorlar. Bütün sınıf ihtiyaç sahibi olan çocukla beraber aynı ayakkabıyı giyiyor. Çocuk böyle bir yardımdan sonra ezilir mi? Hayır. Müslümanca bir davranış mı? Evet. İşte bunu yazdıktan sonra bir de çocuğa “İşte bir Müslüman böyle yapmalı.” dersek sıkıntı olur. Çocuğa göstermememiz lazım. Anlatmamız lazım. O kendisi çıkartmalı. “Ya bak bu ne güzel bir davranış” demeli. Bu davranış nerden geliyor? İlerde bir gün karşısına muhakkak bir Müslümanın böyle yapması gerektiğini anlatan bir hoca çıkar. Onla özdeşleştirdiği zaman “Ya bu çok güzel bir davranış. Bu İslam’da var” der ve o zaman İslam’a sarılır. Öbür türlü, çocuklara bir ilmihal yazmadığım için bunun Müslümanca bir davranış olduğunu yazmıyorum. Diğer şekilde yazsam sadece belli dünya görüşündeki insanların çocuklarına ulaşabilirim. Böylesi daha güzel olacak benim için.

Çocukları proje olarak görmediğimiz için, çocukları ilerleyen zamanlardaki sınavına hazırlıyoruz biz. O sınavda da ben mesela mütedeyyin endişeleri olmayan bir ailenin benim kitabımı almaması riskini göze alamam. Ben onun çocuğunun da çünkü Müslüman olmasını ve Müslümanca yaşamasını istiyorum. Bunun için de ilerleyen zamandaki sınavında ona yardımcı olacak bilgileri çaktırmadan subliminal olarak veriyoruz. İslami olduğunu söylemeden anlatıyoruz.

Kitaplarınızda popüler kültürden bir çok öge var. Bunun sebebi nedir?

Evet var. Hatta daha fazla kullanmaya niyetim de var. Popüler kültür hiçbirimizin kaçabileceği bir şey değil. Münzevi hayatı yaşamıyoruz. Ben şehrin içindeyim. İstanbul’un göbeğinde oturuyorum. Globalleşme var. Herkesin elinde bir cep telefonu var. Televizyon var. Her yerden bir bombardıman altındayız. Çocukların da en rahat ulaşabildiği yer popüler kültür. Ben derdi olan bir adamım. Anlatmak istediğim bir şey var. E şimdi kalkıp kendim bir popüler dünya yaratacak halim yok. Çocukların ilk duyduklarında anlayabilecekleri, anlam dünyalarında bir şey ifade eden ögeleri kullanıyorum. Mesela caps kültürünü kullanıyorum. “Gülmedim” capsleri vardır ya. “Gülmedim” capsini ben kullanıyorum. Ve bu çocuğu otomatik olarak tavlamış oluyorum. Çocuk diyor ki, “Ya bu adam bizden galiba. Bu çocuk bizim aramızda yaşıyor.” Bunu kabul etmesi için ben popüler kültürü bir silah olarak kullanıyorum. Kendi silahları ile onları vuruyorum.

Bu, popüler kültür ile bir uzlaşma mı?

Değil. Daha doğrusu ben savaşmıyorum popüler kültürle. Popüler kültür çünkü bence savaşabileceğimiz bir şey değil. Popüler kültür var ve buna katlanmak zorundayız. Çocuklar akıl baliğ olup kendi yolunu çizene kadar popüler kültürden kaçamazlar. Ben de o kaçamayan çocukları kendi silahları ile vuruyorum. Popüler kültür harici öğretmek istediğim bir şey varsa, popüler kültürün görüntü dünyasını kullanıp ona kendi anlamlarımı yüklüyorum. Bu sayede çocuklara daha rahat ulaşabiliyorum. Yoksa ben savaşmak zorunda kalırım. Yıkacağım, sonra tekrar yapmak zorunda kalacağım. Hiç uğraşamam onlarla.

Süper kahramanları kullanıyorum. Ama nasıl? Onları mat etmek için, onlara çelme takmak için kullanıyorum. Mesela benim 6. kitabın ismi: Bu Nasıl Süper Kahraman? Kitabın ilk üçte birinde süper kahramanları övdüm. Bu neyi sağladı? Çocuklar, “Ya galiba bu adam bizden. Bu çocuk bizden biri. O da Süpermen’e hayran” dediler. Geri kalan 120 sayfada önce övdüğüm süper kahramanı gömdüm. Karşısına gerçek süper kahramanları koydum. Mesela her şeyi bulan bir dedektif kahraman kimdir? Annedir. Ne sorsan bilir, “çorabım nerde” desen, “şurda. Nerde çıkardıysan orda” der. Ya da kalemini bulamazsın, annene sorarsın, o bulur. Süper kahraman özelliği bu. Ne yaptım ben, Spiderman’i övdüm. Süpermen’i övdüm. Utanmadan övdüm. Ondan sonra 120 sayfada, çocuklar artık söylediğimi dinleyecek hale geldiklerinde, bu bizden dediklerinde, süper kahramanları gömmeye başladım. Popüler kültürü kendi silahı ile vurmuş oldum.

Bu röportajı okuyanlar arasında çocuk edebiyatı ile ilgilenenler varsa popüler kültürden kaçmasınlar. Çünkü bu, elimize verilmiş çok güçlü bir silah. Onu kendi anlam dünyamızda değerlendirebiliriz.

Çocuklar için yazılan her eser çocuk edebiyatı ürünü müdür?

Çocuk edebiyatı kitabı var. Çocuk kitabı var. Genelde çocukları aptal yerine koyan kitaplar çocuk kitabı olur. Bunların özelliği nedir? Çocuk okuduğunda mecburen okur, yetişkin bunu okuduğunda sıkılır. İlgi çekmez. Çünkü evrensel bir dünyası yoktur. Ya da yaşlar üstü değildir. Sanat değeri yoktur.

Çocuk edebiyatı kitabını da çocuk kitabından ayıran özellik şu: Bir yetişkin de okuduğunda çocuklar gibi tat alır. Orada bir sanat görüşü, sanat estetiği vardır. Bir sanat eseridir artık o. Mesela Roald Dahl’ın kitapları, Cahit Zarifoğlu’nun kitapları, ya da günümüzde de güzel çocuk edebiyatı kitabının çocuk edebiyatı kitabı olmasının sebebi yetişkinlerin sahiplenmesidir. Yetişkinler de okumayı sever, çocuklar da okumayı sever.

Ha bir de üçüncü bir kategori olarak çocuk edebiyatı kitabı taklidi yapan kitaplar var. Onu da yetişkinler sever. Çocuklar hiç umursamazlar. Mesela Yüzüklerin Efendisi bir çocuk kitabıdır aslında. Tolkien bunu torunlarına masal olarak anlatıyor. Ya da bunun gibi birçok animasyon çocuk edebiyatı eserlerinden uyarlanmıştır.  Ama çocuklar okumazlar. Mesela Küçük Prens’i çocuklar aslında o kadar sevmezler. Yetişkinler daha fazla sever. O da çocuk edebiyatı taklidi yapan yetişkin kitabıdır. Ama Küçük Prens’i birisi “ben yetişkin romanı yazıyorum” diye koysaydı ortaya, hiçbir yetişkin okumazdı. O kitapların da kaderi bu. Ha bu da güzel bir şey. Bu kitapları yetişkinler çocuklar ile birlikte okumalı ve tahlil etmeliler. Çocukların tek başına okumasına bırakılacak kitaplar değil bunlar. Bu saydığım son iki kategori çocukların sanatsal düzeyini geliştirecek kitaplar. Bunlar daha tercih edilmesi gereken kitaplar.

Son olarak, kitabınızı okuyan çocukların sormamı istedikleri iki soruyla bitirelim. Sessiz Sakin neden bu kadar üşengeç? Ve “cankadaş” kelimesi aklınıza nerden geldi?

Çünkü ben üşengecim.

Diğeri de şöyle geldi. Çocuklar kitapları kapattıklarında kitapla aralarındaki bağı koparıyorlar. Ben de buna emek veriyorum. Çocuklar kitaptan kopmasın istiyorum. Kitap hayatlarında devam etmeli. Bunu da nasıl sağlayalım, bir hitap üretelim dedim. Kendi aralarında da birbirlerine kullanabilecekleri bir hitap olsun. Bu hitabı kullandıklarında da akıllarına kitap gelsin ve bu sayede kitap aralarında yaşamaya devam etsin. Kanka lafına da uyuz oluyorum. Köpek çağırır gibi bir laf. Onla da savaşmam lazım. Onla da bir mücadele vardı benim için. Can arkadaşım ile birleştirdim. “Cankadaşım” oldu. Bir de bahanesi var. Taşkın r’leri söyleyemiyor. “Aykadaşım” deyince mahçup duruma düşüyor diye öyle r’siz bir hitap aradık. Cankadaşım çıktı.

Melih Tuğtağ, Sessiz Sakin’in Gürültülü Maceraları, Genç Hayat Yayınları.

 

Röportaj: Rumeysa Kılıç