, 24 Temmuz 2017
Birçok İnsan Hayatın Zorluğundan Kaçıp Oyunlara Sığınıyor

Sinan Akkol

2909

Birçok İnsan Hayatın Zorluğundan Kaçıp Oyunlara Sığınıyor

''Oyunlarda kendi değerlerimizi, kendi bakış açımızı verebileceğimiz çok fazla done var. Sadece ve sadece bunu günümüz oyun piyasasının kalitesinde üretmek ve sunmak lazım. Fakat oyun sektörü logaritmik olarak gelişiyor. Lazım demekle kalmayıp çok hızlı olmamız lazım.'' Sinan Akkol, oyunların ahlâki meseleler ile ilişkisi, sanal gerçeklik, oyunların politikayla ilişkisi ve Müslüman ülkelerde sahip olduğu konum üzerine Deniz Baran'ın sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Bilgisayar Oyunlarında İslamofobi Üzerine Konuşuldu
Bilgisayar Oyunlarında İslamofobi Üzerine Konuşuldu

Dünyanın farklı bölgelerinden İslamofobi üzerine çalışan genç akademisyenleri bir araya getiren Genç Akademisyenler Forumu'nun açılışına katılan Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç, konuşmasında, Forum’un konseptine uygun bir şekilde, Bakanlığın 'Bilgisayar Oyunlarında İslamofobi' konulu kampanyasına değindi. Deniz Baran notlarını aktarıyor.
31/05/2017 10:10
Nihayet in Yaklaşımı Video Oyunlar Meselesini Ne Kadar Kavrıyor
Nihayet’in Yaklaşımı Video Oyunlar Meselesini Ne Kadar Kavrıyor?

Nihayet dergisinin video oyunlarını merkeze alan Aralık sayısında, üzerinde sıkı sıkıya sabit kalınmış önkabullerle yola çıkılmış. Her ne kadar farklı bakış açıları ele alınmaya çalışılmış olsa da, onlarca sayfalık okumanın ardından bizim profilimizdeki okuyucuların nezdinde, maalesef, ortaya geniş bir yelpaze konduğu hissi kalmıyor. Deniz Baran yazdı.
04/01/2017 12:12
Sinan Akkol ile Röportaj İslami ve Entelektüel Perspektiften Video Oyunları
Sinan Akkol ile Röportaj: İslami ve Entelektüel Perspektiften Video Oyunları

''Oyunları yapanların beslendiği kaynaklar, zihinsel zenginliklerini damıttıkları doneler oyunlarda çok daha güçlü verilebiliyor. Çünkü bizatihi oyuncu olarak yaşıyorsunuz. O yüzden arka planı sağlam olan oyunlar elbette kitap ve film kadar derin mesajlar verebilir.'' Türkiye’de video oyun yayıncılığının öncüleri arasında yer alan Sinan Akkol, video oyunları üzerine Deniz Baran'ın sorularını cevapladı.
12/12/2016 13:01
Video Oyunlarına Toptancı Yaklaşım Doğru mu
Video Oyunlarına Toptancı Yaklaşım Doğru mu?

Genç dergisi, bu ayki sayısında video oyunları ile tartışmalı serüvenimizi dosya konusu yapmış. Deniz Baran bu dosyaya değindi.
29/11/2016 10:10

Türkiye’de video oyun yayıncılığının öncüsü dergileri olan Level ve Oyungezer’in yıllar boyunca mutfağında yer alan, ülkemizin –bildiğim kadarıyla- yegâne uzun soluklu video oyun konseptli televizyon programına imza atan ve şimdilerde daha çok sosyal medyadan takip ettiğimiz Sinan Akkol ile (nam-ı diğer oyuncuların “Sinan Abisi”) Dünya Bizim için yaptığım röportajın ilk bölümünde evvela kendisini tanımış ve Sinan Abi’nin İslami yönünü hızlıca keşfetmiş, sonrasında da İslami perspektiften video oyunlarını ele alan bir sohbet gerçekleştirmiştik. Sohbetimizdeki son başlık ise “bir kültür ögesi olarak video oyunları” olmuştu.

2. bölümde oyunların ahlâki meseleler ile ilişkisinden devam edip sanal gerçekliğe, “Matrix”e uğrayacak; daha sonra oyunların politikayla ilişkisini ve Müslüman ülkelerde sahip olduğu konumu tartışacağız.

Keyifli okumalar…

Oyunlar ve Ahlak

Oyun meselesinde “realist misiniz klasist mi”? Yani oyunlar işlediği tema ne olursa olsun aynen verebilmeli mi vermek istediğini yoksa bizim inançlarımıza sahip biri nezdinde işin amentüsü olacak belli kurallar ve limitler olmalı mıdır?

Ben realistim diyebilirim. Her ne kadar bazı şeylere soru işareti koysam veya negatif baksam da o oyunda işlenen şeyi tüm boyutlarıyla tüketiciye anlatmak lazım, sonuçta 180-200 liraya varan bir meblağ ödüyor o tüketici. Ama mesela oyunu değerlendiren biri olarak bir YouTube videosu yapıyorsam -mesela GTA 5 için-, tutup cinsel içerikli sahneleri oraya koymam. Tık getirecek olsa da çıkartırım. Çünkü bir diğer sorumluluğum da bu tip içerikleri vermeme hassasiyeti göstermek, özellikle de 18 yaş altındakilere.

Oyun yapımcısı olsanız limitiniz ne olur?

Tabi ki yine koymam; benim oyunum benim değerlerim çerçevesinde şekillenir. Ben öyle sahneler zaten oyuna koymam. Böyle limitlerim tabi ki vardır ve olmalı ama ben değerlendiren kişi pozisyonundan baktığım zaman oyunu yapanın kendi etik kuralları çerçevesinde bir değerlendirme yapmak durumundayım.

Mesela burada da oyunlar ve ahlak meselesi ön plana çıkıyor. Sizin dergilerinizde GTA’ya açılan davalar sık sık dalga konusu olurdu. Oyunda sansüre karşı kesin bir tavrınız vardı. GTA sizce ahlakı bozmuyor mu mesela? Sansüre nasıl yaklaşılmalı bizim değerlerimizden yola çıkınca?

Her şeyin her zaman tüketicisi olur. Sansürle hukuki zemine taşınmaya çalışılırsa bu tip şeyler, bu biraz da ikiyüzlülük olur. Yani tüketmeyeceksin o halde o ürünü. Oyun sonuçta yapanın kendi tercihi, tüketicisi de var. Sansürle bunları baskılayamazsın. Bu yaklaşım, yeri gelince onların da seni sansürlememesini sağlamak açısından da önemli. Ben de mesela çıkıp bir oyun yaparım, atıyorum, Hz. Muhammed’in güzel sözlerini içeren bir oyun… Sansür standart hâline gelirse tutup onlar da kafalarına göre buna sansür uygulayabilir.

Ama evrensel asgari müşterek ya da ne bileyim genel ahlâk açısından ortak nokta diyebileceğimiz ve sansüre uğratılması gereken limitler yok mu? Mesela şu an “+18” meselesi var sansür olmasa da? Hadi diyelim çocuklara zararlı olabilecek bazı içerikler nihayetinde bir film gibi realist bir üslup ortaya koyuyor. Ama teşhirci oyunlar da var…

Ben zaten “+18” gibi araçlara sonuna kadar katılıyorum. Buna kimse uymuyor ki! Tutup çocuğuna GTA alıyor anne babalar, sonra şoka uğruyorlar. Asıl mesele bu zaten: Bu tip sınırlamalara uyulması lazım. Bir de sonra o çocuklar o oyunun videosunu yapıp paylaşıyor, bir sürü akranına da ulaşıyor. Sonra biz ağzı bozuk çocuklardan bahsediyoruz. Bunun sansür etmeyle alakası yok, ebeveynin bilinciyle alakası var.

Herhangi bir fikri mülkün sansürlenmesi kimseye fayda etmiyor. Bu, TV’lerde de böyle, filmlerde de böyle. Ya böyle bir ürün üretmeyeceksin ya da tüketmeyeceksin.

Peki, soruyu kamu otoritesinin müeyyidesinden çıkarıp belli ahlaki çerçeveye inanan bireyler olarak soralım. Ben mesele GTA oynamayı çok severdim ve hâlâ seviyorum. San Andreas mesela bence bir dönem filmi gibiydi. Tutup “GTA oynadı, şiddete bulaştı” meselesinde kurulan korelasyona da pek inanmıyorum ama bir yandan da aklıma geliyor: Acaba bu oyun suçluyu överek bize yanlış bir algı mı oluşturuyor? Bu örnekler çoğaltılabilir.

GTA: San Andreas’ın vermeye çalıştığı algının çarpık anlaşılıp deformasyona yol açmaması için, 18 yaşından önce oynanmaması lazım; yine aynı noktaya geliyoruz. Ebeveynlerin “oyunların kutusunu getir ya da aç, Steam sayfasına bakayım” diye çocuklarının oynadıklarını kontrol etmesi, bu alandan kaçmaması, sorumluluk alması lazım. Kaçıyorlarsa da sonuçlardan şikâyet etmesinler.

Fikri mülkün mesajı yanlış yaş grubunda doğru anlaşılmaz. Esasında GTA suçluyu övmüyor, sadece oldukça realist. Hatta diyebilirim ki yansıttığı dönemlerin değersizliğini, bataklığını sunmak peşinde. Ama bunu yaparken o kadar iyiler ki, GTA bir yerde karşı çıktığı şeye dönüşüyor. Böyle bir mesaj karmaşası var.

Bazı bölümler vardı vahşi görevlerin olduğu. Bir şiddet pornografisi yok mu yani?

Bu şiddetin dozu meselesi çok sübjektif bir şey. Ben senin aklında kalan bölümleri hatırlamam bile belki. Genel olarak öyle bir amacı yok diye düşünüyorum.

Korsana karşı mıyız? Açıklayınız.

Neyini açıklayayım ki! Bak senin telefon çok güzel, alıyorum… Böyle bir şey olabilir mi?

Fikri mülklerin gayrımeşru olarak kopyalanması, yani korsan hırsızlıktır. Türkiye’de bu kopya kültürü gelişmeseydi Türkiye farklı bir yerde olurdu. Çünkü insanlar üretmeye korkuyor, üretirken vereceği emeğin karşılığını alma endişesi doğuyor. Üretim sıkıntımızın en büyük sebeplerinden biri budur.

Kolay elde edilmesi sanki algıyı değiştiriyor mu?

Zihinsel bir durum bu. Kaldı ki artık Steam gibi sistemler var. İndirim dönemlerinde 1.80 TL’ye de oyun alabiliyorsun ama hâlâ kopyalamaya devam ediyor insanlar. Bu kültüre dönüşmüş. Eskiden çok daha kötüydü tabi, orijinal oyun alıyorsan enayiydin. Şimdi orijinal oyun alıyorsan doğru yapıyorsun ama korsan alma yanlışına da bulaşıyorum seviyesine geldi. Ama geç kaldık tabi bu zihniyete gelene kadar… Hele ki İslami hassasiyeti olan insanların buna çok dikkat etmesi lazım. Sırf oyun için de değil; AutoCad, Photoshop, Office… kullanılan ne varsa burada yabancı birinin hakkına giriliyor.

Siz bu kadar net ifade ediyorsunuz ama ben çevremden de biliyorum, genelde böyle bakılmıyor.

Çok büyük hata ediyorlar. Bana herhangi bir yerden kaynak gösteremezler gayrimüslimin fikri mülkünü böyle elde edebiliriz diye.

Yok, yani gayrımüslim değil mesele zaten. Bakın ben sizin gibi düşünüyorum. Eskiden de korsan kullanırdım çocukken ancak tamamen İslami hassasiyetimden ötürü bu noktaya geldim. Bütçeme ağır gelse de biraz, bu özelliğimi değiştirdim. Hatta bunun farklı kazanımları da var.

Tabi ki, milyonlarca oyun var, insan daha seçici olmayı öğreniyor. Parayla satın alınca gereksiz bolluk olmuyor. İnsan kullandığı fikri mülkü de hakkıyla tüketip üzerine düşünebiliyor. İdrak artıyor.

Kesinlikle… Nihayetinde diyeceğim şu ki ben insanları kendi yaklaşım tarzımla pek ikna edemedim. Şöyle argümanlar geliyor mesela: Zaten çok para kazanıyorlar, çok zenginler, kapitalist odaklar bunlar.

Olabilir. Coca Cola’nın ya da Shell’in sahibi çok fakir mi? Hadi gidip kola ve benzin çalalım diyorlar mı?

“Fikri mülkiyete inanmıyoruz, bizim medeniyetimizde yoktur” denebiliyor.

O zaman o bahsettiğin medeniyeti anlatan derinlikli bir eser yap ve bedava dağıt; hepimiz ikna olalım. Kaldı ki sen böyle bir kabulü kendi alanında uygulayabilirsin. Başkası -doğru veya yanlış- buna bir bedel koyduysa ve sen bunu ihlal ediyorsan, bu hâlâ hırsızlıktır. Kaldı ki ben bu mantığa da inanmıyorum. Ben, fikri mülkiyeti de geçtim hadi, bir yeri çitle çevirip mülkiyet edinmeye karşıyım; gideyim istediğim yerde oturayım. Her yer herkesindir. Ne olur?

“Tamam, para vereceğiz de bu ne böyle; bizi sömürüyorlar, çok fahiş fiyatlar; bir de üstüne büyük vergiler ekleniyor” da diyorlar.

Bunların hepsi, “arkadaş, ben üzüm yemek istiyorum ama para vermek istemiyorum” demenin farklı yolları. Bu son argümana bir noktada ufacık katılabilirim, daha doğrusu teğet geçiyorum. Evet, son zamanlarda oyunlar büyük meblağlar istiyor. Bu durumda en azından deneme hakkı verilmeli. Artık demo olayı kalktı ki bu üreticilerin yanlışı. Bir de üstüne, firmalar yanıltıcı reklamlar yapabiliyorlar. Bu şekilde büyük meblağlar kazanılması doğru değil. Ama bunun da çözümü var: Aldığım oyunları hep Steam üzerinden alırım çünkü aldığın oyunu 2 saat deneme hakkın var. Velhasıl tek başına “pahalı” diye “oyun çalınabilir” denemez, bu yine de hırsızlıktır. İslami kesimin de “arkadaş, bu benim hakkım” deme hassasiyetsizliğini göstermesi kabul edilemez.

İlginç bir soru olacak belki ama, Level ve Oyungezer’de geçirdiğiniz yıllarda hiç İslami hassasiyetlere dayanan bir şikayet, itiraz vb. aldınız mı?

Evet oldu. Tabi 30 kişilik bir yazar ekibiyle çalışıyorduk, her türlü düşünce ve inançtan insan da vardı. Bir Kurban bayramında gündeme geldiği için, kurbanla alakalı “Kurban eskiden gelen bir barbarlıktır” tarzı bir şey yazılmış; o sorun oldu. Ben editör değildim o dönem, olsam en azından yazan arkadaşa bir uyarı yapardım, “bak tepki alır” diye. Tabi tepkiler yağdı, “nasıl dersiniz böyle bir şeyi” diye.

Ben, dan diye insanların kafasına vuran terbiyesizce bir şey olmadığı sürece yazılanların sansürlenmesi taraftarı değilim açıkçası. Öyle bir yazıyı da sansürlemezdim ama derdim, “bak, bu böyle böyle yanlış…”

Ancak burada İslami kesime de çuvaldızı batırmak isterim. İlgili merciye tepki göstermeyip ve sonra biriktirip biriktirip alakasız yerlerde patlanması yanlış. Böyle olmasındansa tepki gösterilmesi olumlu. Yani evet, tepki aldık ve bu olumlu bir şeydi.

Oyunlar ve Sanal Gerçeklik

Stanley Parable, bana hayatım boyunca yapay zekânın benden daha üstün olduğu hissini veren ilk oyundu. Hem de bir gün çok komplike hâle getireceğimiz bir yapay zekanın karışıklığı içerisinde bizim de kaybolabileceğimiz hissini verdi. Sizce de bu açıdan güzel bir örnek değil miydi? 

Stanley Parable’a yapay zeka demek yanlış olur. Sadece bütün dalları iyi kurgulanmış bir kompleks tasarı. Çok komplike ve iyi bir kurgu olsa da yapay zeka üstünlüğü bakımından iyi bir örnek olmaz. Fakat gerçek bir üstün yapay zekâ ile sen oyunlarda karşı karşıya kalsan ayrı bir durum doğar, zaten tam bir yapay zekâya karşı insan rekabet edemez. Yapılan araştırmalara göre yapay zekânın 14’te 1 hızla oynaması gerekiyor ki insan oyundan zevk alsın. Daha üstünde -insanın etki kapasitesi 10 parmakla sınırlı olduğu için- zevk alınamıyor çünkü karşı taraf hile yapıyor gibi oluyor. Velhasıl oyunlarda yüksek yapay zeka üretimi, oyun yapımcıları açısından çok kârlı bir iş değil. Bu bağlamda çok reel bir sorunsal değil yapay zekânın o denli geliştirilme ihtimali oyunlarda.

Aslında ben tam bunu kastetmedim zaten. Stanley Parable’da kurgu var tabi ancak çok karmaşık bir kurgu. Oyun oynayanı manidar şekilde tuzağa düşürüyordu. Öyle ki bir noktada oyuncu kendisiyle çelişir bir noktaya, hem de kısa sürede gelebiliyordu. Bu da bana “Acaba?” dedirtti. Acaba çok çok komplike bir kurgu yaptıktan sonra işin yapımcısı dahi o komplike katmanlı kurguda kaybolabilir mi? Inception filmi gibi…

Inception benim için doğru bir örnek o halde, bu olabilir. Gerçek hayatın acılarından kaçmak için sanal bir gerçekliğe girmek isteyen milyonlarca insan vardır ve özellikle bu dürtü bizi böyle noktalara itebilir.

Realiteyi şu an bile oyunlara kaçarak unutuyoruz bazen aslında... Birçok insan hayatlarının zorluğundan kaçıp, aksiyona geçmekten kaçıp oyunlara sığınıyor ve dediğin noktayla bu durum arasında da ince bir çizgi var esasında. İnsanı hakiki mutlu eden şey, beğenmediği şeyi değiştirmektir aslında ancak buna karşın palyatif çözüm de kaçmaktır.

Video oyun teknolojisinin hızla gelişmesiyle ileride çok ilginç noktalara varabiliriz diye düşünüyorum. Mesela yıllardır hayalim olan, oyunun içinde tüm boyutlarıyla yer alma meselesi artık çok yakın gibi. Peki, sizce bir gün dini-felsefi-ahlaki temel değerlerimizle çakışacak/çelişecek kadar yapay bir gerçekliğe saplanma ihtimalimiz var mı? Bir gün Matrix’te yaşamaya başlarsak mesela… -Tuhaf gelebilir ilk bakışta ama Müslümanlıkla alakalı değişik komplikasyonları olmaz mıydı böyle bir durumun?

Her şeyden önce dediğinin olmasını bekliyorum, teknolojinin şu an vardığı seviye genel olarak kanıksandıktan sonra, sıradaki aşama, sanal gerçekliğin insan beyninde yaratılacak şekilde kullanılmasıdır. Eğlence+reklam+propaganda ürünleri de bu şekilde çıkacaktır.

Bu da İslami açıdan komplikasyonlar ortaya çıkaracaktır. Biz daha bilişim çağı bir yana, endüstri çağının komplikasyonlarını atlatamadık.

Peki, tersten bakarsak duruma: Sanal ve gerçek var, ancak sanal yeni bir şey insanlık tarihinde. Ve şu an sanal hâlâ ekrana hapsolmuş bir durumda. Ancak benim öngördüğüm durumda, insanlık tarihinde emsali olmamış bir şekilde tüm boyutlarıyla sanalın içine girme ve onu duyumsama durumu olacak. Yeni bir durum olarak sanal dünyada yaptıklarımı tam olarak yaşıyor, hissediyor, duyumsuyor olacağım. Sanal bilinç ile gerçek bilinç birleşecek. O hâlde sanaldaki sorumluluğumuz ne olacak?

Bu acayip üzerinde düşünülmesi gereken konu… Şimdi Kur’an’a bakınca Allah’ın insanda en çok değer verdiği şeylerden biri akıl. Bu birinci sırada kenarda kalsın. Her yeni durumda bu önemli olacak.

İkincisi de, yine Kur’an’dan bakınca bu dünya bir nevi sanal, değil mi? Burada da ne yapacağımız sınanıyor asıl dünya için. Ama sen rüyadayken büyük bir macera yaşamış gibi hissediyorsun; esasında zihninde ve kısa bir şekilde. Sanal için de aynısı geçerli olabilir. Matrix’te “yediğim biftek sanal ama biliyorum” diyor ya… İnsanın fıtratında bu var belki… İnsanoğlu dokunabildiğini gerçek kabul ediyor ama değil.

Bir de insanoğlu kandırılmaya da müsait. Bu yüzden sanal gerçeklik hayatımıza tam olarak girdiğinde insanları zaten durduramayacağız. Ama İslami açıdan oluşacak komplikasyonlar dediğimizde, aklımıza, öyle bir oyunun içinde iken yaptıklarımızın mesuliyetinden ziyade oyunun içerisinde iken gerçek hayatta yapmadıklarımıza dair mesuliyet gelmeli. Orada vakit geçirirken belki de hayatın bitkiye dönecek.

Bence işin dini ilgilendiren kısmı, fiziksel bedeninle ve onun dünyasındaki zihninle Allah’ın koyduğu hudutlara ne kadar uyduğundur. Oyunun içindeki mesuliyetlerden ziyade asıl mesele bu olur. Tabi oyun içinde de gerçek hayata da yansıyacak şekilde zihnindeki doğrulara aykırı şeyler yapmamalısın. Ayrıca aklı uyuşturmak dinimizce doğru değil ise unutmayalım ki aklı sadece alkol uyuşturmaz. Sanal gerçeklik de seni uyuşturacak seviyede ise bu yanlıştır; bunu da akılda tutmak lazım.

Oyunlar ve Politika

Bilgisayar oyunları etkili bir propaganda aracı mı? 

Kesinlikle öyle. Özellikle büyük oyunların, Triple A dediğimiz her yıl çıkan, içinde askeri mesajlar olan Call of Duty gibi oyunların ciddi anlamda politika aracı olarak kullanıldığını düşünüyorum. Oyunu kim yaparsa kendi fikrini katar içine. İşte en son çıkan “Hz. Muhammed” filmi İran bakış açısından mı diye tartışılıyordu. Ne olacak yani, adamlar İranlı, kendi fikirlerini fikri mülklerinde verme endişesini taşıyacaklardır. Amerikalılar da aynısını yapıyor. Biz yapmıyoruz; sadece tüketiyoruz.

Aslında Call of Duty özelinde verdiğin örnek mesela aşikar. Bunu oynayan da görebiliyor da…

Görebiliyor mu?

Ben Call of Duty serisi başladığından beri zevkle oynadım, bilmem kaç oyununu bitirdim. Biliyorum yani politik anlatım olarak nasıl taraflı olduğunu ve hikâyede neye maruz bırakıldığımı. Bu farkındalık etkilemiyor.

Öyle mi acaba? Onun sen farkında olmayabilirsin. Mesela drone savaşları bölümleri vardır oyunda. Yarın öbür gün böyle bir şey gerçekleştiğinde bunu çok daha kabullenmiş olarak karşılayacaksın belki o bölümler sayesinde. Buna hazırladı belki seni oyun. Normalde böyle bir manzarayı bilmesek, dronelar atıyorum bir Güney Amerika şehrini yerle bir etse, bu, daha önce böyle bir şeye aşina olmayan biri için şok edicidir; onun gündemini kaplar. Ama aşina olan biri bunu her gördüğünde ise daha da normalize eder. Burada bilinç ve bilinçaltı dengesi devreye giriyor diye düşünüyorum. Bunu kanıtlayan bir araştırma varsa tabi ben de okumak isterim.

Şiddet içeren oyunlar bilhassa normalleştirme etkisi yapabiliyor. Tamam, çıkıp oyun oynadık diye şiddet yanlısı katiller olmuyoruz, bu yöndeki söylemler çok abartılı. Ama oyundan ziyade şu anki şehitleri düşünelim mesela… İlk başta nasıl gündeme oturmuştu, şimdi nasıl alıştık? Basında ana sayfadan alt sayfaya düştü. Bu böyledir; bir şeye tepki azaltmak istersen onu normalize edersin. Filmler, oyunlar, diziler de bu bakımdan bir araç olarak kullanılabiliyor.

Oyunların –doğal olarak- Batı merkezci bakışa sahip olmasından ötürü ortaya çıkan genel tahayyülü ve propagandayı kırmak/dengelemek için bizler de, Türkiyeliler yahut Müslüman hassasiyetleri olanlar olarak, video oyun yapabiliriz/yapmalıyız diye içinizden geçirdiniz mi hiç?

Evet, sürekli geçiriyorum. Bizim de yapmamız lazım. Bizim değerlerimiz, her ne kadar son zamanlarda “Müslümanlar=kafa kesen algısı” yaratılsa da çok daha yaşamaya, yaşatmaya yönelik. Bu değerlerden yola çıkan bir arka planla da oyunlar yapılabilir. Kendi oyunlarımızı üretmemiz lazım.

Tabi ki bizden çıkan oyunlar da şiddet içerebilir. Bir kere şiddet eğlenceli; çoğu oyun mekaniği bunun üzerine kurulu. Ama mesele, oyunun hikâyesiyle bunu desteklemesi. Şiddet için şiddet doğru değil, hikâye gereğince olabilir. Aklıma geldi mesela, Hartred ve Postal diye oyunlar vardı, şiddet için şiddet tarzındaydı. Bunları Batı’daki oyuncular kabullenemedi mesela. Evet, tutanlar oldu yine ama genel olarak içselleştirilemedi. Şiddet için şiddet, oyuncuları da itiyor bir yerden sonra. Not edeyim, bu oyunlar kaliteli oyunlardı teknik açıdan.

Velhasıl, bizim kendi ürettiğimiz oyunlarda da şiddet unsuru arada yer alabilir ama kendi değerlerimizi, kendi bakış açımızı verebileceğimiz çok fazla done var. Sadece ve sadece bunu günümüz oyun piyasasının kalitesinde üretmek ve sunmak lazım. Fakat oyun sektörü logaritmik olarak gelişiyor. Lazım demekle kalmayıp çok hızlı olmamız lazım.

Bu realite bağlamında bilişim sektörünün birçok unsuru artık devletler nezdinde önemli. Devletimiz siber güvenlik meselesinin farkına varıyor ve önlemler alıyor son yıllarda mesela. Peki, hükümet(ler)in video oyunlarına dair bir politika üretmesinin zamanı geldi mi?

Geçtiğimiz Haziran ayı itibariyle ciddi destekler gelmeye başladı. Özellikle teknokentlerde olan firmalar için vergi muafiyetleri, Ar-Ge departmanındaki elemanların maaşlarının ödenmesi, yurtdışındaki fuar masraflarının büyük bir kısmının ödenmesi; Apple, Steam gibi platformların aldığı masrafların devletçe karşılanması gibi bir sürü destek politikaları uygulanıyor. Türkiye Oyun Geliştiricileri Derneği (TOGED) bu konuda destek de veriyor, teşviklere nasıl başvurulacağına dair güzel yönlendirmeler yapıyorlar. Neticede Türkiye’nin bu konuda bir politikası var, TOGED önderliğinde Ankara’da bir lobi çalışması da var. Ama bir İran seviyesinde değiliz henüz; önce o seviyeye gelmemiz lazım. Daha sonra da sırasıyla Kanada ve Güney Kore-Çin seviyesine gelmemiz lazım. 15 sene önce Güney Kore ile aynı seviyedeydik.

Ayrıca belirtmek gerekir ki bu iş araba-uçak üretmekten daha mantıklı, daha kolay ve daha kârlı olabilir.

“Assassin’s Creed Revelation’s İstanbul’da”, Osmanlı döneminde geçiyordu ve oyunda Kanuni Sultan Süleyman’a (şehzade iken) yardımcı olup Bizanslı Tapınakçıları haklıyorduk. Hem mekân hem senaryo tercihinden ötürü bu oyun benim tüm Türk-Arap çevremde çok fazla teveccüh gördü. Demin konuştuklarımız bağlamında bunu nasıl değerlendirebiliriz? Böyle bir açlığımız mı var?

Tabi ki var, ne zaman en kıytırık oyunda bile İstanbul geçse “Aaa, İstanbul!” diye heyecanlanıyoruz.

“Driver 3” geldi aklıma benim böyle deyince.

Benim de aklımdaki oydu aslında. Esasında o kadar kıytırık ki, Sirkeci’den tık diye Kadıköy’e geçiyoruz köprü falan olmadan. Bu konuda bir açlığımız olduğu kesin çünkü oyunlarda sürekli New York ve Los Angeles tüketiyoruz.

Müslüman Ülkelerde Oyun Üretimi

Oyun sektörü Türkiye’de hızla gelişiyor ve fena değil. Peki, sahi Orta Doğu’da oyun sektörü ne seviyede?

İran’da canavar gibi bir oyun üretim piyasası var. Türkiye ile hemen hemen aynı seviyede başlayıp şimdi korkunç bir seviyeye ulaştılar. Bu seneki Gamescom’da (uluslararası prestijli bir oyun fuarı) İran’ın da pavilionu vardı bizim de. Biz ince bir broşür dağıtırken onlar 180 sayfalık, adeta bir kitap dağıtıyorlardı. İnanılmaz bir ivmeyle büyüyor İran’da oyun sektörü. İran, ülke olarak bir derinliğe sahip ve bu derinliği oyun sektörüne yansıtmaya karar vermişler. Bizim dizi sektöründe yaptığımızı İran video oyunlarında yapıyor.

Geri kalan ülkelere dair çok fikrim yok. Ama haber sitelerine nadiren haberler düşüyor; buradan da anladığım şu ki haber sitelerine tek tük düşen o eserler nadir üretimler. Ben mesela kendimizi suçluyorum üretkenlikte zayıfız diye ama Arap ülkeleri; İran (bir de İsrail)’a göre Orta Doğu’daki ülkeler çok daha zayıf. Tabi ki bunda bu ülkelerin bir kısmının içinde bulunduğu politik durumun da etkisi var. Ancak sadece bu değil, Körfez ülkelerinde mesela insanlar üretmemeye çok alışmış. Çalışma sistemleri neredeyse bunun üzerine kurulmuş.

Peki ya görece daha kalkınmış olan Asya’daki Müslüman ülkelerde? Mesela Malezya?

Oralarda durum daha iyi. Japonya’ya yakın olmanın getirdiği bir dürtüyle daha aktif bir oyun üretim camiasına sahipler. Ben mesela Level’da yazı işleri müdürüyken, Level Endonezya açıldı. Onlara koçluk yapacaktık. Aa bir baktık, 3-5 aydan sonra bizim 3-4 katımız tiraja sahip oldular. Hem okuyucu kitlesi vardı, insanlar okumayı seviyordu; hem de o dönemlerde adını sanını duymadığımız oluşumlar dahi olsa oyun yapmaya başladı Endonezyalılar.

Son olarak bağımsız bir soru: Oyunları İslami ve felsefi açıdan yani entelektüel boyutuyla ele alan, bir nevi oyun-kültür dergisi/yayını fikrine ne dersiniz?

Sanıyorum tutmaz. Daha doğrusu ilgilisi büyük bir merakla tüketir ama başarıyı rakamsallıkla yakalayacaksa eğer, o zaman çok mutlu edici bir tablo çıkmaz. Ama hitap ettiği kitle de çok mutlu olur. Ticari bir şey çıkmaz yani, anlatmaya çalıştığım bu. Çünkü zaten Türkiye’de okuyan insan az, İslami kesimde daha da az; İslami kesimde fikri mülklere değip bununla alakalı bir şeyler okuyacak insan sayısı çok çok az.

Röportajın ilk bölümü için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/soylesi/25407/sinan-akkol-ile-roportaj-islami-ve-entelektuel-perspektiften-video-oyunlari

 

Röportaj: Deniz Baran






İlgili Konular