En Çok Okunanlar
Son Yorumlananlar
Namaz Vakitleri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Filmini izlediğimizde hayal kırıklığına uğrarız
Filmini izlediğimizde hayal kırıklığına uğrarız

Romanın sinemaya uyarlanması genelde başarısızlık olarak görülür. Bu sinemanın suçu değildir aslında, romanın gücüdür.
Güncelleme: 16:20, 16 Kasım 2011 Çarşamba

 

Genel anlamda edebiyat, konumuz bağlamında ise roman bir gizli üslup ile bilinçaltını etkileme işidir. İşte bu gizli üslup sadece kitabın kendi içerisinde, kelimelerin birbirine teması ile ortaya çıkar, sadece ve sadece hissedilir. Sinemanın bu hissi verecek bir teknolojiye hâlâ sahip olmadığını hatırlatmak isterim, ki zaten demirin veya çeliğin soğukluğunu üzerinde taşıyan teknolojiden duygu beklemek pek de akıllıca olmaz.Zorba

Roman, hikâye gibi türlerin başka bir dile çevrilirken bile edebi etkisini büyük oranda kaybettiğini söyler eleştirmenler, şiir çevirisine de çoğunluk karşıdırlar. Göstergebilim dürbünüyle de bakıldığında çok ayrı ve uzak noktalarda konuşlanmaktadır sinema ile roman; apayrı iki dil. Sinema diline çevrilen roman, örneklerine de baktığımızda zayıflamış, tahribe uğramıştır. Hayır, inkâr etmiyorum, çok başarılı yönetmenler ve oyuncular var. Onların performansları sayesinde sinemaya uyarlanan romanlar, metinsel etkilerine kavuşamasalar da en azından tatlarından bir şeyler taşıyabiliyorlar. Meselâ, Gustave Flaubert’in Madame Bovary’sinde Isabelle Huppert, Victor Hugo’un Sefiller’inde Liam Neeson –Sefiller’in birçok versiyonu fiyaskodur-, Nikos Kazancakis’in Zorba’sında Anthony Quinn, Ken Kesey’in Guguk Kuşu’nda Jack Nicholson, Stephan King’in Yeşil Yol’unda Tom Hanks gibi nitelikli oyuncular, romanları okuyup da hissedememiş olsalardı, bugün bu filmlerin, diğer birçok uyarlanmış filmler gibi esamesi bile anılmazdı. Fakat bu filmlere de ne gerek vardı demeden edemiyorum. Her zaman, bir şeyin kendi, gölgesinden daha kanlı canlıdır.

Sinema romanın hakkını verebilir mi?

Bir de hepimizin başına gelmiştir: Okuduğumuz bir romanın filmini izlediğimizde hayal kırıklığına uğrarız. Çünkü, romanın her ayrıntısını filme uyarlamak mümkün değildir. O halde, senaryolaştırılan roman, kırpılarak kendi olmaklıktan çıkarılacaktır. Pek çoğunun ilk gençlik yıllarında izlediği J.K. Rowling’in kaleme aldığı Harry Potter’ın, beyaz perdeye uyarlanırken ne çok sayfasını kaybettiğini ve yeni yeni yüz yaşına erişen sinema dilinin, yüzlerce yıllık roman dili karşısında cılız, yetersiz kaldığını kitabı okuyup filmi izleyenler hiç zorlanmadan görmüştür. Söz sanatlarından doğan hisleri ve kimi söyleyişleri sinema, görsel kılamaz. Ayrıca hiçbir edebiyat eleştirmeni, filmden yola çıkarak romanı eleştirmez -eleştirmemiştir de-, çünkü metindeki bir virgülün, soru işaretinin veya noktanın bile birçok anlama gelme ihtimali var.

Film izlemek tembellik

Sinemaya uyarlanmış romanları okumayıp da izlemekle yetinmek, tembelliğin göstergesidir. Çünkü, düşünmüyor, hayal bile kurmuyorsun, senin yerine bunların tümünü zaten yönetmenler yapmış, oh ne iyi, ama farkında değiller ki, aslında bizlerin hayal dünyasına para için zarar vermiştir yönetmenler. Nasıl mı? Şöyle ki, roman, hikâye bizi öyle bir içine çeker ki, karakterlerle empati kurar, adeta onların yerine geçeriz; çünkü, sayfalardaki kelimeler, bizi hayallerimizin kapılarına alıp götürür, despotça önümüze engeller koymaz, cahil değildir kelimeler, bir tek bizim hayal gücümüz ile canlanıp hayata karışabileceklerini bilirler. Sinema ise yönetmenin hayal gücünün diktesidir. Her şeye o karar verir, biz birer vitrin mankeni gibi beyaz perdeye kilitlenir kalırız. Hayalimizde bir şeyler kurup yaratmanın zevkine varmamız şöyle dursun, Tanrı gibi her şeyi var eden beyaz perde karşısında kendimizi yok sanırız. Filmlerde rol alan aktörler, bizim kitabı okudukça karaktere kaş, göz, burun, kulak, gövde gibi uzuvlar ekleyerek yarattığımız o yalnızca bize ait özel karakterlerin yerine geçmiş olurlar. Aslında her sanatkâr gibi romancı da çoğalan anlamların peşindedir, bu yüzden her okurun zihninde yeni bir karakter, mekan ve hatta olay-durum yaratmak istemiştir, yeni bir evrendir bu, yoksa romanını resimli-fotoğraflı bastırırdı. Postmodern dönemde, batıda başlayan ve son Guguk Kuşuzamanlarda, bizim romancılarımızı da etkisi altına alan, romanları çizgi-roman şeklinde basmak, aynı tehlikeyi barındırmaktadır. Sanırım, bunun çıkış noktası, Tarantino’nun Kill Bill’indeki araya giren ve kurgusal açıdan filmin bir parçası olan çizgi-film tekniğidir. En azından bizim sözde postmodern romancılarımızı, bu film etkilemiştir, demekte sakınca bulmuyorum.

Romancı-hikâyeci veya diğer edebiyat adamları, sonuçta menfaat gözetmeksizin etik değerler ile yola çıkarlar, sanatkârdırlar ve hiçbir fikrin, hele de karanlık güçlerin hizmetine girmezler. İnsanlık için büyük eserler vermiş bu sanatkârların büyük çoğunluğu, yokluk içerisinde hayata gözlerini yummuşlardır. Tamamen arz-talep ilişkisine dayalı sinema; saf duygularla ortaya konmuş romandan, hikâyeden faydalanmak, yani maddi çıkar elde etmek istiyor. Menfaate dayalı bir sektörden ruhu etkileyecek bir film, ancak tesadüfen doğar ki, tesadüflere sırt dayayamayız.

Amerikan işi sömürü

Dünyayı küreselleştirmek isteyen emperyalist güç odakları; küçük etnik yapıları nasıl asimilasyona uğratmışsa, Amerika’nın elindeki sinema sektörü de roman-hikâye-şiir gibi edebi türleri ve diğer yandan resim-heykel-tiyatro gibi görsel ve plastik sanatları da kimliklerinden uzaklaştırmak, kendi varlığı için kullanmak arzusundadır. Asırlar evvelinde Platon’un işaret ettiği benzeşme (semilation) denilen şey tam da budur. Niçin, çok yönlü sanat etkinliklerimiz sadece sinema diline indirgensin ki. Bence, her sanat dalı, her etnik yapı kendi olarak kalmalıyı başarmalı ve dünya kültürüne katkıda bulunmaya, renk vermeye devam etmelidir. Türlerin benzeşmesi sonucu gerçekleşecek olan bir global dünyanın, bugünkünden çok daha sıkıcı olacağı, zaten bunalımdaki insanın daha bir bunalıma gireceği, büyük bir insanlık krizi yaşanacağı kesinmiş gibi görünüyor. Bu vakaanın sancıları şimdiden duyulmakta.

Umarız, bir canavar doğmaz. Bu krizi ancak, kendi olmaklığından vazgeçmeyen, kültürünü kaybetmeyen toplumlar atlatabilecektir. Sinema; makro düzeydeki Amerikan kültürünün diğer mikro kültürler üzerindeki ezici baskısının da bir ışıltılı görüntüsüdür. Birkaç metre geriden sinemanın aralanmış kapısından içeri bakın, gece vakti bombalanmakta olan bir şehrin görüntülerini anımsayacaksınız. Evet, ışıklarla bombalanmakta olan dünya kültürüdür. Benzetme diyip de geçmeyelim, insanoğlunun kafası somutlanmamış bir konuyu anlamakta çoğunlukla zorlanır. Sinema, bütün teknolojik aletler gibi iyilerin elindeyken iyidir, buna bir diyeceğim yok, fakat sinemanın Amerika gibi bir yalandan doğduğu da bir gerçek. Amerika’nın en güçlü silahıdır sinema, bütün dünya kültürlerine ve sanatlarına karşı namlusunu çevirmiş bir sinema, filmi çekilebilir aslında. Bizim ülkemizdeki konu sıkıntısı çeken büyük yönetmenlere (!) duyuralım bunu.

Düşünme! Yaşa!

Hiçbir zaman avangart olamaz sinema, çünkü burjuvanın emrindedir, şu tehlikeli fikrin de propagandacısıdır aynı zamanda: “Düşünme; koltuğuna yaslan, kolanı iç, cipsini ye, sadece seyret; yaşayıp da hiçbir şeye müdahale etmene hiç mi hiç gerek yok; biz senin yerine yaşar, yapılması gerekenleri yaparız; sen sadece bizim dediklerimizi yap, yeter; bak, ne çok mutlu olacaksın.” Gençliğimizin kulağı ne yazık ki bu sese kucak açmış durumda.

Teknolojinin ürünü olan sinemanın yüz yıl sonra var olup olmayacağı bile belli değil; ama yazı binlerce yıldır etkili varlığını sürdürüyor. Romanlar yine binlerce, hatta popüler-bestseller da olsa milyonlarca satabiliyor. Bu güç küçümsenmemeli.

Zafer Acar yazdı

 


YORUMLAR
The Shinning
Canan Turan
1) Kendi romanının uyarlamasını beyaz perdede gören Stephen King isyan eder: "Bu benim romanım değil." Filmin yönetmeni Stenley Kubrick bunu doğrular: "Evet, bu senin romanın değil; bu benim filmim." Sinema başka şeydir, edebiyat başka; değil mi? 2) Zafer Acar, "türlerin benzeşmesini" bir tehlike olarak görüyorsa, roman uyarlaması filmlerin "başarısızlığından" neden şikayetçi ki? Bahsettiği "başarı" yakalanabilse, "türler benzeşmiş" olmayacak mı? 3) Ve sinemanın doğduğu yer ABD değil, Rusya'dır
31/01/2012, 18:15
niye olmasın?
merve
Zafer Acar iyi bir yazar. Ama sinemanın avangart olamayacağı görüşü doğru değil kanımca. Tersine avangart sinema diğer türleri peşinden sürükler her zaman.
18/11/2011, 11:05
dunyabizim.com on Facebook