, 16 Ağustos 2018
Türk Tiyatrosunda Öncü Kadın Sanatçılar

2569

Türk Tiyatrosunda Öncü Kadın Sanatçılar

Afife Jale’nin girişimleri, Cumhuriyet’le birlikte çıkan kanunlar, Batılılaşmayla başlayan büyük değişim sonucu sahne sanatlarında “kadın” oyuncu sayısı artırmıştır. Kendi kültür kodlarından kopuk olarak geliştirilen sanat anlayışı içerisinde millî dilini oturtmuş, dünya çapında ses getirmiş bir tiyatrodan bahsedemiyor olsak da andığımız isimler Türk tiyatrosu alanında öncü isimlerdi. Ayşe Şahinboy Doğan yazdı.

İlgili Yazılar
Kültürel Renklerin Atlası Kadın
Kültürel Renklerin Atlası Kadın

Modern çağda kadın bedeni üzerindeki estetik saplantılar artadursun, Afrika’da ezber bozan gelenekleriyle dünyaya meydan okuyan kadınlar iz bırakıyor zamana. Virginia Woolf’un dediği gibi, 'Ne hoş bir güzelliği vardır, hafif adımlarla dünyadan gülümseyerek geçenlerin...'
12/08/2018 07:07
Ölümsüzlüğü Ölüm ile Yakalayan Efsane İsimler
Ölümsüzlüğü Ölüm ile Yakalayan Efsane İsimler

Bazen genç yaşında ölümüdür bir sanatçıyı efsane kılan, sanatının doruğunda aniden ortadan kaybolmasıyla yıldızlaştıran. Aradan geçen yıllar onlardan hiçbir şey alıp götürmez, aksine üstüne koyar hep. Ebediyen öldüğü yaştadır artık o. Herkes yaşlanır ve yavaş yavaş unutulurken, onlar ölümsüzlüğü ölüm ile yakalamışlardır. Ayşegül Yıldırım Kara yazdı.
08/08/2018 07:07
Asr-ı Saadette Kadınlar Nasıl Süslenirdi
Asr-ı Saadette Kadınlar Nasıl Süslenirdi?

Asr-ı Saadet döneminde ilâhî vahiyle şekillenen kadın algısı çerçevesinde süslenme, Kur’an-ı Kerim’de tanımlanan yeni bir sınır olan mahrem çizgisine çekilmiş ve kadınlar, süslü hâllerini topluma teşhir etmekten vazgeçip kendilerine mahrem olan kimselere münhasır kılmışlardır. Fatmatüz Zehra Kamacı yazdı.
01/08/2018 07:07
Kanlı Kontes Erzsebet K busu
Kanlı Kontes Erzsebet Kâbusu

Ölmeme azmi, genç kalma saplantısı ve bu uğurda delirmek deyince hatıra gelen birkaç kadından biridir Erzsebet (Elisabeth) Bathory. Diğer adıyla Kanlı Kontes. Onu faklı kılan şey ise, bilinen ilk kadın seri katil oluşudur. Sedef Korkmaz yazdı.
25/07/2018 07:07
Beyazperdedeki Neşter İzleri
Beyazperdedeki Neşter İzleri

‘İnsanoğlu hep bedenini korumaya çalışmıştır ve ruhunu korumaya yönelik hiçbir düşüncesi olmamıştır.’ Rusya’nın 20. yüzyılda yetiştirdiği en önemli sinemacılardan biri olan Tarkovsky’nin 9 Eylül 1970 tarihinde güncesine yazdığı bu cümle, beden-ruh ilişkisindeki dengenin ilki lehine bozulmasının tehlikesine dikkat çekmektedir. Abru Afat yazdı.
23/07/2018 07:07
Aydınlanma Sonrasında Metafizik Alandaki Tahtından İndirilen Güzellik
Aydınlanma Sonrasında Metafizik Alandaki Tahtından İndirilen Güzellik

Aydınlanma ile Tanrı anlayışı bir tarafa bırakıldığından güzellik, Tanrının yarattığı bir değer değil, insanların kendilerinin keşfettiği bir olgu olarak anlaşılmaya başlandı. Aydınlanma ile gelişen yeni sanat anlayışı güzelliği, aşk ekseninden çıkarıp arzu eksenine yerleştirdi. Emel Topçu yazdı.
18/07/2018 07:07

Türk tiyatro tarihini, Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet sonrası şeklinde ikiye ayırarak değerlendirmek gerekir. Çünkü kimlik noktasında iki dönemde farklı kodlarla sanat anlayışı ilerlemiş fakat birbirinin devamı olamamıştır. Bilhassa Cumhuriyet sonrası topluma empoze ettirilen şekilci Batı algısı bizi ciddi bir kimlik arayışına sokmuş, sonuçta kendi dili, tarzı ve üslubu oturmamış bir sanat yapısı ortaya çıkmıştır. Müzeyyen Buttanrı, “Cumhuriyet Devri Türk Tiyatrosunda Batı Etkisi” tezinde Batılılaşmanın etkisini şöyle ifade eder: “Meşrutiyet ve Tanzimat döneminde olduğu gibi sanat yaşamının merkezine yerleştirilen Batılılaşma, Darülbedayi’yi kurma teşebbüsünün kilit sözcüğü olmuştur. Türk yazarlar, Batı’ya, özellikle de Fransa’ya duydukları hayranlık nedeniyle yerli kültüre yabancılaşırlar. Türkiye’nin Batılılaşma ile yükseleceğine olan inanç nedeniyle, her alanda olduğu gibi tiyatroda da biçimsel olarak Batı tiyatrosu takip edilirken, içerik bakımından millî konulara ağırlık verilmiştir.

Buttanrı’nın “İçerik bakımından millî konulara ağırlık verildi” yorumu tartışmaya açıktır. Özellikle Muhsin Ertuğrul’un ilk yıllar sahneye koyduğu oyunlar ahlaki açıdan toplum genel kabullerinin aksi, aile hayatında çarpık ilişkileri ele alan eserlerdir. Millî kültürümüzün yansıması olan oyunlar ise tiyatro repertuarlarında nadiren karşımıza çıkar. Bu bağlamda Buttanrı’nın tespitini ayrıca bir başlıkta tartışmak gerekir. Bizim konumuz ise Türk tiyatrosu ve dünya tiyatrosu içerisinde tarz, tavır ve teknik olarak öncü olmuş kadınlardır.

Öncü kadın Afife Jale

“Öncü kadın” tanımını tiyatro ve sahne dünyası Afife Jale ile anmaya başlar. 1902 yılında İstanbul Kadıköy’de orta hâlli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. İstanbul Kız Sanayi Mektebi’nde okurken tiyatroya olan merakı başlar. Bu sebeple, Müslüman kadınların sahneye çıkmasının geleneksel olarak yasak olmasına rağmen Darülbedayi, Müslüman kadınların sadece kadınlara özel gösterilerde oynayacakları gerekçesi ile 10 Kasım 1918 tarihinde açtığı tiyatro kurslarına Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife’yi kabul eder. Stajyer kadrosuna alınırlar. Kurallar katidir, bu sebeple arkadaşları, nasılsa sahneye çıkamayacakları düşüncesiyle bir müddet sonra istifa ederler, Afife Jale kalmaya karar verir. Bir yılı aşkın bir süre boyunca bütün provalara katılır, kendini sahneye hazırlar; ama sahneye çıkamaz.

Darülbedayi, Osmanlı’nın içinde bulunduğu Birinci Dünya Savaşı’nın karmaşası, yönetim içinde yaşanan dalgalanmalardan sebep tabuları yıkma zamanı diye düşünür. 1920’de Kadıköy de bugünkü Reks Sineması’nın yerinde olan Apollon Tiyatrosu’nda Hüseyin Suat, “Yamalar” adlı oyununu sahneye koymaktadır. O yıllarda sadece Ermeni kadın oyuncuların sahneye çıkmasına müsaade edildiği için “Emel” karakterini Eliza Binemeciyan oynamaktadır. Binemeciyan, Paris’e gitmek zorunda kalıp tiyatrodan ayrılmasıyla oynadığı karakter için kadın oyuncu arayışı başlar. Sınav yapılır ve 18 yaşındaki Afife sınavı kazanır. “Jale” takma adıyla “Yamalar” oyunun da ilk kez sahneye çıkacaktır. Sergilediği performansla beğeni ve alkışları alır.

Oyun sonrası tiyatroya gelen polis, tiyatro yönetimine sahneye Müslüman kadın çıkartmamaları konusunda uyarıda bulunur. Uyarılara rağmen sahneye çıkmaya devam eden Afife, bir hafta sonra yine başka bir oyundayken polis tiyatroya baskın yapar. Oyuncu arkadaşları onu tiyatro binası içerisinde polise yakalanmaktan kurtarır. Baskınlar ve Afife’nin polisten kaçma girişimleri devam eder. Bunun üzerine 1921 yılında Dâhiliye Nezareti, Müslüman kadınların sahneye çıkmalarını kanunen yasaklar. İstanbul Belediyesi 27 Şubat 1921’de çıkan resmî yasağı Darülbedayi yönetimine iletir. Afife Jale, tiyatro kadrosundan çıkartılır. Sonrasında pek çok özel tiyatro grubunda sahneye çıkar, lakin istediği sürekliliği sağlayamaz. 1929’da müzisyen Selahattin Pınar’la yaptığı evlilik, uyuşturucu bağımlılığı yüzünden Afife’nin isteğiyle 1935’te son bulur. Boşanmanın ardından giderek kötüleşen Afife Jale, tedavi olmak için yattığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 24 Temmuz 1941’de 39 yaşındayken hayata gözleri yumar. Hazin yaşamıyla Afife Jale, ailesini, kuralları ve yasakları karşısına alarak verdiği mücadeleyle tiyatroda kadının yeri açısından öncü isim hâline gelir.

Sahneye çıkan ilk Müslüman kadın o değildi

İlk kadın oyuncu olarak Afife Jale biliyor olsak da Özdemir Nutku, Troya’nın Tahta Atı kitabında ilk sahneye çıkan Müslüman Türk kadının 19. yüzyılın ikinci yarısında, “Amelia” sahne adıyla, bir kazaskerin kızı olan Kadriye olduğunu yazar. Bir temsilde tanındığı için, sonradan sahneyi bırakmak zorunda kalmıştır. Agah Özgüç ise Bir Sinema Yazarının Günlüğünden Aykırı Notlar kitabında sıralamayı şöyle yapar: “Sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını 1889 yılında Nazilli’de sahneye çıkan Amelia sahne adıyla Kadriye’dir. İkinci olarak sahneye çıkan ise 1920 yılında Mevdude Refik’tir. Mevdude Refik’ten otuz gün sonra da 15 Eylül 1920’de, Afife Jale (1902- 1941) ilk kez sahneye çıkmıştır.”

Kadının sahneye çıkamaması konusu, sadece Osmanlı’ya ait bir durum değildir. Dünya tiyatro tarihinin başlangıcı sayılan Antik Yunan tiyatrosunun kurumsal bir yapıya dönüşmesiyle birlikte kadınların sahneye çıkması yasaklanır. Halk tiyatrosu türlerinde ise Yunan ve Roma’da ancak düşkün veya köle kadınlar sahneye çıkabilmektedir. Ortaçağ döneminde kilise tiyatroyu pagan kökenleri nedeniyle reddeder ve ahlaksız yuvası olarak görür. Lakin okuma yazması olmayan halka dini öğretmek isteyen kilise, tekrar tiyatrodan istifade eder. Kaynaklarda kilisenin dini öğretmek için kullandığı tiyatro sayesinde Rahibe Hrosvita, tarihte adı bilinen ilk kadın oyun yazarı olarak geçer.

İtalya’da Rönesans döneminde, Commedia’da tiyatro tarihinde ilk kez kadınlar önemli bir konuma gelir. O dönemde tarihe geçen ilk profesyonel kadın oyuncu İsabella Andreini olur. Andreini 1576’da on dört yaşındaki Gelosi kumpanyasında sahneye çıkar. Doğaçlama yeteneği, oyun yazarlığı ve şair olarak İtalya’da ve Fransa’da yaşadığı dönemde saygı görür. 42 yaşında hayatını kaybeder.

Metin And’ın 1973 yılına ait kitabı Tiyatro Kılavuzu’nda Rönesans İspanyası’nda kadın oyuncuların sahneye çıkma kurallarından şöyle bahseder: “Kadın oyuncular tiyatro topluluklarının en önemli üyeleriydi. Bu daha çok İtalya’daki Commedia dell’Arte etkisiyledir. Üstelik İspanya, kadın kılığında erkek oyuncuyu ahlaka aykırı buluyordu. Kadınların oynaması için, Madrid’de 1587’ye kadar herhangi bir izin verildiği kesin değilse de bundan önce de kadın oyuncunun sahneye çıktığı sanılmaktadır. Ancak, birtakım kısıtlamalar da vardı. Kadın oyuncu ya aynı topluluktan bir erkek oyuncuyla evli ya da bir oyuncu çiftin kızı olmalıydı. Oyuncu değilse bile, erkek oyuncuların karıları yanlarında bulunmalıydı.”Aynı kitapta And, Restorasyon döneminde tiyatroda kadın rollerinin erkeğin oynamasının ahlak dışı görüldüğünü belirtir.

Japon geleneksel tiyatronun önemli bir örneği olan Kabuki, 1600’lü yıllarda Okuni adlı bir bayan tapınak hizmetkârı tarafından geliştirilir. İlk yıllar oyuncuları kadın olan Kabuki tiyatrosunda süreç içerisinde gelişen gayri ahlaki durumlardan dolayı, Tokugawa döneminde hükümetin kararıyla kadınların sahneye çıkması men edilir. Kadınların sahne sanatlarında yer alması, görülüyor ki tüm toplumlarda benzer süreçleri geçirmiştir.

Kimliksiz bir tiyatro

Tanzimat ile başlayan, Meşrutiyet ile hızla yayılan modernleşme, Cumhuriyet sonrası sunulan ideal yaşam formuyla birlikte sanatın yüzünü tamamen Batı’ya döndürür. Anadolu’nun geleneksel yapısı kurulan yeni Türkiye’de meydana çıkartılan sanat anlayışı içerisinde görmezden gelinmiştir. Alternatif biçimler veya toplumun genel yapısına uygun sanat dili üretmek yerine hazır olan Batı formalarını uygulamak tercih edilmiştir. Hâl böyle olunca tiyatro, sinema, opera gibi sanatlar sadece belli bir kesimin alakasını çekecek eserler üretmiş, toplumun genelinin kültürel seviyesini yükseltmeye, kimlik oluşturmaya yetememiştir. Bu da zaman içerisinde halkın yüksek sanatı anlamayacağı yargısıyla kendi toplumunu aşağılayan bir sanat dilinin gelişmesine sebep olmuştur.

Cumhuriyet sonrası kadın modelinin nasıl olması gerektiği tiyatroda oynanan karakterlerle bir yandan topluma sunulurken, Reşat Nuri Güntekin ve Halide Edib Adıvar gibi yazarların romanlarıyla “yeni kadın imajı” desteklenir. 1923 yılında ise Müslüman Türk kadınların sahneye çıkma yasağı Atatürk tarafından kaldırılır. Artık sahnelerde herhangi bir engel kalmamıştır. Takip eden yıllar içerisinde Türk tiyatrosu için oyunculuklarıyla usta sayılan isimler ortaya çıkar.

Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir, Cahide Sonku, Gülriz Sururi, Yıldız Kenter, Çolpan İlhan, Adile Naşit, Ayla Algan, Aliye Nora, Tomris İncer, Suna Pekuysal ilk akla gelen ustalardır. Cahide Sonku, Türk sinemasında film çeken ilk kadın yönetmendir aynı zamanda. Lakin dünya çapında bir başarıya imza atamamıştır. Darülbedayi, şimdiki adıyla İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında ilk oyun yöneten kadın sanatçı ise Şirin Devrim’dir.

Oyunculuğun dışında kendi tekniğini ve grubunu kuran, yurt dışında da çalışmalar yapan Şahika Tekand da Türk tiyatrosu gelişim süreçleri arasında önem arz ediyor. Tekand, 1984 yılında tiyatro ve sinema oyunculuğuna başlar. 1988 yılında “Studio” adıyla oyunculuk stüdyosunu, 1990’da ise eşiyle birlikte “Studio Oyuncuları” ismiyle kendi tiyatro grubunu kurar. 20 yıllık çalışmalar sonucu geliştirdiği “Performatif sahneleme ve oyunculuk yöntemi” adı altında kendi yöntemini ortaya koyan Tekand, sahneye koyduğu tiyatro oyunlarıyla pek çok uluslararası festivale davet edilir. Tiyatro anlayışına tekniğiyle yenilik getiren Tekand, kendi kurumunda oyuncu ve yönetmen yetiştirmeye, üniversitelerde ise bu alanda eğitimler vermeye devam eder.

Hamlet’ten Yunus Emre’ye

Hamlet’ten Yunus Emre’ye Türk tiyatrosunun gelişimde rol oynayan kadın sanatçılar arasında sayılan bir diğer isim ise Ayla Algan’dır. 1961’de Şehir Tiyatroları’nda “Tarla Kuşu” oyunuyla ilk rolünü oynar. Aynı yıl “Hamlet” oynar. Bu performansıyla dünyadaki “Hamlet” oynayan sayılı kadın oyuncu arasında yer alır. Berlin’de 70’ler de Schaubühne Tiyatrosu’nda, dört yıl boyunca gurbetteki Türklere kültürümüzden oyunlar oynayan Şener Şen, Macit Koper, Tuncer Kurtiz gibi sanatçılarla işçi tiyatrosu yapar. Hâlen çağdaş tiyatro teknikleri üzerine çalışmalar yapıyor, eğitimler veriyor.

Dünya tiyatro gelişim sürecine baktığımızda ise dikkat çeken isim, Pina Bausch. 20. yüzyılın en büyük koreografları arasında geçen Pina, tüm dünyada sayısız ödül almış, üniversiteler tarafından fahri doktora unvanı kazanmıştır. Arayışa dair bir yolda çoğu zaman ne yaptığından emin bile olmadan ilerleyen mütevazı sanatçı, dans tiyatrosunun en büyük ismi olur. Pina, dans ve tiyatro dışındaki sanat dallarına da ilham veren biri olarak aslında birçok disipline annelik yapmış, sanatsal üretime büyük katkı sağlamıştır.

Afife Jale’nin girişimleri, Cumhuriyet’le birlikte çıkan kanunlar, Batılılaşmayla başlayan büyük değişim sonucu sahne sanatlarında “kadın”, görüldüğü üzere oyuncu olarak sayısını artırmıştır. Lakin dünya çapında sahne sanatların da öncü olmuş, isim yapmış çok fazla sanatçımız yok maalesef. Kendi kültür kodlarından kopuk olarak geliştirilen sanat anlayışı içerisinde millî dilini oturtmuş, dünya çapında ses getirmiş bir tiyatrodan bahsedemiyor olsak da andığımız isimler Türk tiyatrosu alanında öncü sayılanlardır.

Umuyoruz ki, gelecek yıllar içerisinde böyle bir yazı çalışması için kendi öz kültüründen beslenen, kaliteyi artıran yönetmenleri, oyun yazarları, dekor ve ışık tasarımcıları gibi işin gerisindeki dengeyi kuranların arasında da öncü kadınların adlarını sayarken yoruluruz. Dünya çapında insanlığın gelişimi için öncü olan, başarılı işlere imza atan tüm kadınların emeklerine saygıyla…

Ayşe Şahinboy Doğan, “Öncüydüler Ama…”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, Sayı 4.






İlgili Konular