, 26 Mayıs 2018
Sadece Okulda Değil Hayatın Her Anında Öğrencileriyle Birlikteydi İsmail Kaya

İsmail Kaya

6182

Sadece Okulda Değil, Hayatın Her Anında Öğrencileriyle Birlikteydi İsmail Kaya

İsmail Kaya Hocanın bilgisi, şahsiyeti, edebi, hayası, öngörüsü, hiç kuşkusuz benim gibi hemen her yere atlamaya hazır yeni yetme gençler için her şeyden önce uyulması gereken sahici bir kişiliği, dahası yetkin bir sağduyuyu yansıtıyordu. Şimdi etrafımızda böyle insanların yokluğundan kaynaklanan sefaletin her birimizi nasıl da yanlış mecralarda yorduğunu düşündüğümde İsmail Hoca'ya dönüp dönüp rahmet okumaktan başka bir yol bulamıyorum. Necdet Subaşı yazdı.

Rahmetli İsmail Kaya’yı bizden başka kimse tanır mıydı? Hiç bilmiyorum, belki tanıyanı çoktu; ama bizimkisi başkaydı. Onu çok severdik, kimseye kaptırmaya niyetimiz yoktu. Şimdi büyüklerimiz arasında sıkça rastladığımız şu oldukça çocuksu duyguları biz ufakken yaşamıştık. Yalnız beni sevsin, ille de biri onu sevecekse en çok da ben severim, kimseye de kaptırmam. Böyle bir şeydi işte, ondandır belki, bizden başka birinin bizim duygularımızı bastıracak şekilde ondan söz etmesine -garip bir duygu- ama çok bozulurduk. İsmail Kaya’yı çok severdik.

Evde tezle uğraşıyordum. Karapınar’da çalıştığım günlerdi. Haftanın bazı günlerinde Konya’da oluyordum. Doktoranın okuma süreçleriyle Ebuzerli, Elifli kör topal yaşayıp gidiyorduk. İkindiye doğru bir vakit olmalıydı. O zamanlar herkes gibi biz de iletişim için ev telefonu kullanıyorduk. Ali Ağabey aradı, “İsmail hoca sizlere ömür.” dediğinde elim ayağım buz kesmişti. Nasıl olurdu? Ölüme asla yaklaştırmadığımız biriydi, daha dün Mahmut’un dükkânından beraber çıkmıştık, o oruçluydu, "Eve gidip bir şeyler hazırlayacağım." demişti, ben de elimdeki kitaplarla tramvay durağına doğru ayrılmıştım, meğer resmen son kez ayrılmışız.

Hoca bekâr yaşıyordu. Önceki evlerine de çok gitmişliğim vardı, ama en son şimdi kütüphaneye çevrilmiş o mazbut apartman dairesinde yaşıyordu. Şirin Hanım'ın oralarda bir yerdeydi. Benim öğrenciliğim zamanında Zafer’in oralarda bir ara sokakta, Bardakçı Camii’ne yakın bir apartmanda oturuyordu. O evine çok gitmişliğim vardı. Yeni evine ise o rahmetli olduktan sonra sanırım en son ölümünün 40. gününde uğramış, öğrencileriyle birlikte hatim indirmiştik. Sonra arkadaşlar Ahmet Poçanoğlu’nun öncülüğünde onun aziz hatırasını yaşatmak üzere kendi adıyla anılan bir de vakıf kurmuşlardı. Konya’ya her gidişimde Ahmet Ağabeyle bir yolunu bulur, vakfın yolunu tutardık. Orada bir araya geldiğimizde mevzu ne olursa olsun hemen oracıkta, yanıbaşımızda rahmetli hocamızın bize kulak verdiğini, lafa karışmak için bizden biriyle göz temasına girdiğini hissederdik. Allah rahmet eylesin.

İsmail Kaya’nın birini fark etmesi demek

İsmail Hoca benim hayatımda birkaç güzel insanla birlikte anılması gereken biriydi. Öğrencileri başka, ama ben kendisini tanıdığımda onunla birlikte neredeyse eş zamanlı olarak Nevzat Arabacı’dan, Hacı Ali Kap’tan ve Bekir Başarıcı’dan da haberdar olmuştum. Onları o zamanlar birbirlerinden ayırmak güçtü. Başka pek çok öğretmen de vardı ama bunlar başkaydı benim gözümde. Benim onu tanımam imam hatip lise ikideydi ama o beni ne zaman farketmişti bunu kestirmem tabii ki zor. Hocanın tanıması da fark etmesi de başta ben olmak üzere hemen bütün öğrencileri için fazlasıyla onur verici, fazlasıyla gurur vericiydi. Saygınlığı, zarafeti, ilgisi ve başka kimseyle mukayese kabul etmez ilim ve irfanı bizim ona olan yakınlığımızı da çok özel kılıyordu. Zaten onun birini fark etmesi demek, aradan yıllar geçtikten sonra bile olsa ancak gururla söylenebilecek bir mutluluk ifadesiydi. Annemiz de vardı, babamız da, bize bir şey olsa sahip çıkanımız çok olurdu. Ortalıkta kalmazdık, ama İsmail Hoca'nın bize göz kulak olması, elimizden tutup bize yol yordam göstermesi bambaşka bir şeydi. Sonra derinlemesine öğrensem ve kavrasam da bizim fazlasıyla özenle sevdiğimiz hocalar arasında da onun yeri bambaşkaydı. Belli ki diğer öğretmenler ona abi olarak bakıyor, aralarında bir müşkül olduğunda doğrudan onun kapısını tıklıyorlardı. Ben zaten uzunca bir süre hoca deyince bir onu bilirdim bir de Tahir Hoca'yı. Şimdi ikisi de yok, ikisi de rahmetli, yokluklarında benim gibilerin ne kadar da çok acı bir şekilde fakirleştiğini hiç kimse tahmin edemez.

Yerine göre mihmandar, yerine göre refakatçi, yerine göre de arkadaş

Bize gelmişliği de çoktur bizde oturmuşluğu da. Zaten şakayla karışık birinin evinde yemek yemediyse ondan tanıyarak bahsetmesi, onu hatırlaması mümkün değildi. Espri bir yana hoca hepimizi doğrudan kendi mekânlarımızda, kendi muhitlerimizde tanımaya önem verirdi. Hocadan bana bulaşan sayısız huy, sayısız davranış arasında en çok da beni etkileyen onun bu özelliği olmuştur. Hiç kimseyi sadece gördüğümüz, sadece dinlediğimiz şeylerle yargılamaması. Onunla yolculuk, onunla alışveriş ve tabi ki bir de emanete sadakat meselesi. İlk zamanlarda sınıftan arkadaşlarla sırayla her hafta birimizin evinde toplanır, İsmail hoca bizimle birlikte olduğunda yerine göre mihmandar, yerine göre refakatçi, yerine göre de arkadaş olurdu. Şimdi en çok da onun arkadaşlığını özlüyorum.

Şöyle hızlıca geçmişe göz gezdirdiğimde zihnime üşüşenleri şöyle bir bir yazsam ne güzel olurdu. Onunla pek çok kez pikniğe gitmişliğimiz var, üniversite yıllarında bunaldığımızda, şöyle bir nefes almak için kendimize uygun bir kapı aradığımızda hemencecik karar verip soluğu Dere’de o zamanlar imamlık yapan Ramazan Altıntaş’ın evinde alışımızı nasıl unuturum. Zamanla halkalar dağılıyor, dostluklar, arkadaş çevreleri yeniden oluşuyor ama etrafımda kim nasıl yer aldıysa aldı, onlardan her birinin İsmail hocayla yakın bir iletişimde olduğuna hep şahit oldum. O zamanların havasında İsmail hoca kendi aramızdaki mesafeyi belli bir güven aralığında tutabilmek için uygun bir isimdi. Başka birine de pek fazla ihtiyaç duymazdık. Nevzat hoca başlı başına enerjiydi, bilgisiyle eylem dünyası arasında hiçbir sahtelik yoktu. Düşündüğü yerde karar kılar, bildiği gibi yaşardı. Bekir hoca bize bir bilge olarak görünürdü, Hacı Ali Kap bizde hiç mi hiç yerinde durmayan bir cesaretin tam karşılığıydı. Neler vardı, neler? Biz bunlara baka baka, imrene imrene büyümüştük.

Eğitiminin esaslı bir bölümünü Bağdat’ta yapmıştı

Hocayı anlatma gereği duyuyorum. Bunu ertelemek artık benim için fazlasıyla yük olacak, biliyorum. Ali Büyükaslan, aramızda zaten hiç değişmeyen o sıcak mesafede hayatım boyunca saygıyla hatırlayacağım bir ağabey olarak kalmaya mahkûmdur. İsmail Kaya Hoca'nın vefat haberini ondan almış, sonra evin içinde ne yapacağını bilmez bir hâlde oradan oraya dolaşıp durmuştum. Sayısız sorular birbirini kovalıyordu. Bunlar arasında en başta geleni her halde bundan sonra ne yapacağımızdı. İnsan kaybettiklerinin değerini ancak o zaman anlıyor. Caddede onunla karşılaşmak, bir yerde onunla oturmak, ona hiç gerekmediği durumlarda bile yapıp ettiğin her şeyi bir bir anlatma gereği duymak, ondan gerçek -evet gerçek- bir dinleyici lezzetini bulmak ne güzel şeydi. O günlerde unutur muyum, bir sürü sıkıntım vardı. Çoğunu kendisiyle bazen ayak üstü bazen bir yerde uzunca oturarak paylaşmıştım, elinden bir şey gelmese de onun samimiyetle bana kulak vermesi bugün bile hayırla hatırlanmasına vesile olan bir bir sıcaklık yaratmıştır.

Ondan etkilenmiş olmamı cümle âlem içinde söylemekten asla imtina etmem. Fazlasıyla kişisel ama yollarım onunla kesişmeseydi 12 Eylül sonrasının muhataralı din pazarında kendimi çoktan bitmiş hissederdim. Öğrettikleri bir ders havasında değildi ama yanında öğrenilir, yanında hıfzedilirdi. “Dini”lik iddiası içinde olanların samimiyeti, tutarlılıkları, gelecek tahayyülleri, tarz-ı hayatları hakkında ilk elden bilgileri biz İsmail hocadan alırdık. Şimdi pek çoğumuz yeni zamanların öğrenme biçimleri içinde benim şimdi anlatacaklarımı yadırgayacaktır ama ne yazık ki zaman, onun, hakkında değerlendirme yaptığı kişilere ilişkin yorumlarını fazlasıyla doğrulamıştır. Dinin bir de rüzgarı vardı, Türkiye yeniden şekilleniyordu. Hoca, eğitiminin esaslı bir bölümünü Bağdat’ta yapmıştı. Şu çok meşhur müçtehitlik tartışmalarında hocanın bize öğrettiği şeyler o kadar değerliydi ki, yıllar geçse, hatta öğrenme alanlarımız ne kadar genişlerse genişlesin dinin temel sabiteleri hakkındaki inanç ve kabullerimiz asla değişmedi. Değişemez mi? Tabii ki değişir ama ondan aldığımız rehberlik bu saate kadar bizi kazasız belasız yolda tutmuştu, daha ne olsun.

“Ellü’lüü ve’l-Mercan”ı ben daha hoca ilk çevirdiğinde okumuştum

Buhari ve Müslim’in kitaplarına aldıkları hadislerden ortak olanlarının derlendiği ve alanda “müttefekun aleyh” olarak bilinen rivayetlerin bir araya getirildiği şu meşhur “Ellü’lüü ve’l-Mercan”ı ben daha hoca ilk çevirdiğinde okumuştum. Sanırım bizim içinden hiç çıkmadığımız Seriyye Kitabevi basmıştı o kitabı. 3 ciltti ve Hazreti Peygamber hakkında benim gibilerin bütüncül bir perspektif içinde sünnete yaklaşmamızı mümkün kılan buydu. Şükür ömrüm boyunca ne akide ne de vahiy ve sünnet konusunda gündelik şamataların etkisine kendimizi kaptırmadık, dini yorumların bazen fırtına şiddetinde ortalığı kavurduğu zamanlarda biz kendimizi fazlasıyla korunmuş bulduk. Bunda İsmail Hocanın etkisini nasıl göz ardı edebilirdim?

İsmail Hocayı tanımayanlar için anlattıklarım biraz abartılı olabilir, aradan tamı tamamına 25 yıl geçtikten sonra hatırladığım şeylerin çoğu dostlarım için ilginç bulunabilir, ama itiraf edeyim ki tamam söylediklerimin tamamı ilginçtir ama İsmail Hoca da hakikaten nevi şahsına münhasır bir kişilik olarak benim gibilerin üzerinde ciddi bir etki bırakmıştır. Ölüm hak, hepimiz Müslümanız, vakti saati gelince kim sağ kim selamet, buna iman etmişiz; ama yine de insan sevdiği birini kaybedince pek de rahat olamıyor, yıllar sonra hatırası etrafında söz sözü açtığında şöyle bir kalkıp kendi iç dünyamızdaki karşılıklarına dokunmak gerekiyor.

Çok lezzetli bir ders anlatışı vardı

İmam Hatip’in sadece lise kısmında okudum. Babam ortaokulunda da okutmak istedi ama o zamanlar anlaşılır nedenlerle bu bölümler kapatılmış, ben de Mevlana Ortaokulu'na gitmek zorunda kalmıştım. Açık söylemek gerekirse ben İmam Hatip’e kolayca uyum sağlamış, sınıfımla, etrafımdaki arkadaşlarla kolayca kaynaşmıştım. Dışarıdaki aile çevremden bana yazık edildiğini düşünenler olsa da hem babam hem de annem benim bu okulda okumamı zerre kadar sorun etmemişler, hatta başka okullarda okuyan arkadaşlarımla kıyaslandığında bana oldukça keyifli bir öğrencilik yaşatmışlardı. Aslında benim bu okulla kurduğum ünsiyette başta İsmail Hoca olmak üzere diğer pek çok hocanın da hatırı sayılır etkileri vardı.

Lise ikide, şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım fıkıh dersimize o geliyor olmalıydı. 5/A sınıfı hemen eski binanın ikinci katıydı. Çok lezzetli bir ders anlatışı vardı. Masada oturmaz, bütün sınıfı bir ders boyunca defalarca kolaçan eder, hemen herkesle doğrudan konuşur, otoritesini her daim geri planda tutarak, kimilerine göre tatlı sert, kimilerine göre adamakıllı matrak, ama bana göre de hem işinin ustası hem de başka pek çok kişide görmediğim ölçüde dert sahibi biri olarak görünürdü. Başka iyi hocalarımız da vardı, hem benim sadece meslekçilerden değil sosyal alan öğretmenlerinden de çok sevdiklerim vardı. Ama İsmail Hoca başkaydı.

Ondan çok şey öğrendim. Daha derinlikli sayılabilecek bir hukuk ya da fıkıh bilgisi almamıştım, ama yolu nasıl doğrultmam gerektiği konusundaki temel birtakım ölçü ve becerileri ondan edindiğimde şüphe yoktu. İleride Erzurum’da okurken fıkıh dediğimiz hassas bölgenin Ali Şafak, Yusuf Ziya Kavakçı, Ruhi Özcan, Zahid Aksu ve Hamza Aktan arasında bölüşülen dünyasına daha erişmeden biz hocadan açıkçası göz kararı denebilecek bir tecrübe içinde hayatın anlamına dair bir sürü şey kapmış, öğrenmiş ve bütün bunları da zevkle sahiplenmiştik. Hoca sonra da pek çok dersimize geldi ama ondan öğrendiklerimizin çoğunu biz ev sohbetlerinde, sokak gezmelerinde, misafirliklerde, şimdi tahmin edilmesi güç ortamlarda edindik. Mesela lise üçte sınıfta duvar gazetesi çıkarmaya yeltendiğimizde arkamızda İsmail Hoca vardı. Ali Naci Ağabey daha önce sürgün olarak gönderildiği Karaman’dan biz 3’teyken dönmüş, aramıza katılmıştı. Davudi sesiyle ve her zaman bir öğrenci lideri havasındaki karizmasıyla herkesin idolü olarak bilinen ve daha yaşarken efsane olmaya hazır Ali Naci Ağabey de İsmail Hoca'ya karşı çok saygılıydı.

Bazı hocalar bizim İsmail Kaya’yla olan yakınlığımızdan rahatsızdı

Sonra nerdeyse bir ayı bulan uzun bir kamp hâli. Küçükkuyu-Ahmetçe’de bir grup öğrenci, bir kaç hoca ile birlikte kamp yapmıştık. Kıyıya doğru sergilerimizi serer, dalgaların hışırtısı eşliğinde ordan burdan konuşurduk. Hoca anlatır biz dinlerdik. Sahi o ne zaman konuşur ne zaman susardık bilmem ama sanki hayat tek bana güzeldi. Sabahın ilk ışıklarını birlikte saf tutarak karşılardık, güneş üzerimize uyanıkken doğardı. Bol bol denize girerdik, yüzmeyi de batmamayı da şakayı da cesareti de orda o müstakil muhitte öğrenmiştik.

Bazı hocalar bizim İsmail Kaya’yla olan yakınlığımızdan rahatsızdı. Okul müdürü Bayram Hoca, şimdi rahmetli oldu, hemen her vesileyle İsmail Hoca ve onunla aynı minvalde kalmaya özen gösteren diğer hocalar hakkında başlarda bizim gibi nazının geçtiği kimi öğrencileri uyarma gereği duyar, tuttuğunu onlardan koparmak ve uzaklaştırmak isterdi. Sebebine aklımız kesmezdi ama İsmail Hoca melek gibi bir insandı, müdüre itibar etmezdik. O zaman da şimdi de "Bunları kim öğretmen yapmış?" dediklerimizin bizi bir kenara çekip hocayla ilgili akılları sıra bize bir şeyler söylemeye çalışmaları ise her şeyden önce akşamları hocayla bir yolunu bulup muhabbetini yapacağımız vakayi adiyeden sayılabilecek basit ve çok sık rastlanılır şeylerdi. Sonra işler iyice karışacak, ben, Adil Onur, Ali Naci Dağlıoğlugil, Seyit Ali Arar, Mustafa Yıldırım, -başka kim vardı, şimdi hatırlamıyorum- sık sık müdür tarafından bir hizmetli vasıtasıyla idareye çağrılacak ve azar gerekiyorsa azar işitecek, dayak gerekiyorsa dayak yiyecektik. Uff, kötü günlerdi, geçti gitti.

Şimdi etrafımızda böyle insanların yokluğundan kaynaklanan sefalet

Önce MTTB, ardından da Akıncılar’a takılmaya başladığımda İsmail Hoca'yı asıl dahil olduğu o geniş çevreyle birlikte tanımaya başlamıştım. O güne kadar bize görünen sadece kendisiydi. Sonra onun dava adamı dedikleri cinsinden biri olduğunu kavrayacak, öğretmenliğinin, duruşunun, sevgi ve sadakatinin dahil olduğu bir dünyanın parçası olduğunu fark edecektim. Bu devrede onu herkesin severek reis dediği Ahmet Poçanoğlu’ndan, Nevzat Hoca ve diğer birçok arkadaştan ayrı düşünmenin kesinlikle imkânsız olduğunu anlamaya başlamıştım. Dernek bir cemaat gibiydi, İslamcı hedeflerini saklayan bir yapısı yoktu, ülkücü ve mücadelecilerden oluşan bir siyasi rekabet alanında bir de MSP’nin kendilerine fazla dar gelen katı hiyerarşik kasılmalarıyla uğraşan özgün bir duruşu vardı. Geçti gitti hepsi, şimdi kaşınsa ne hikâyeler çıkar, ama işte İsmail Hoca söz konusu olunca insanın aklına her şey geliyor, rahat durmak zor oluyor.

Ben hocadan çok şey öğrendim. Öğrendiklerime ne ölçüde sadık oldum, ne ölçüde gereğini yerine getirdim, Allah beni ıslah etsin, bir şey diyemem; ama sırf bu iletişimin bile bana ne kadar iyi geldiğini anlatmaktan asla ve asla yorulmam. Bilgisi, kişiliği, edebi, hayası, öngörüsü, hiç kuşkusuz benim gibi hemen her yere atlamaya hazır yeni yetme gençler için her şeyden önce uyulması gereken sahici bir kişiliği, dahası yetkin bir sağduyuyu yansıtıyordu. Şimdi etrafımızda böyle insanların yokluğundan kaynaklanan sefaletin her birimizi nasıl da yanlış mecralarda yorduğunu düşündüğümde İsmail Hoca'ya dönüp dönüp rahmet okumaktan başka bir yol bulamıyorum.

İsmail Hoca'nın gittiği yerlerde ürettiği çevre

Sonra hocayı sürdüler. Tam emin değilim, acaba önce Konya’nın ilçelerine mi yoksa direkt Bozüyük’e mi onu tam hatırlamıyorum; ama aradan 20 küsur yıl geçtikten sonra ilk tayini aynı yere çıkan Elif için "Orada kim var, kime gidelim, kız evladını orada nasıl güvende bırakalım?" diye düşünürken karşımıza çıkan İsmail Hoca'nın orada ürettiği çevredeki insanlardan başkası değildi. Nasıl da mutlu olmuştuk. Esnaftan, öğretmenlerden hatta eşraftan ne güzel dostlar edinmişti ve onlar bizi yıllar sonra hocanın hatırasına binaen bağırlarına basmışlardı. Erzurum’da okurken de sonra Balıkesir’de öğretmenlik yaparken de hemen her tatile geldiğimde ilk işim hocayı bulmak olurdu. Ona ulaşmak zor değildi. Ya Avukatlar İşhanı’nda Ali Büyükarslan’a, Naci Arslan’a veya Ahmet Sorgun’a takılmış olurdu ya da akşama doğru eve geçerken Zafer'deki şimdi yerinde yeller esen meşhur Kitapçılar Çarşısı’nda olurdu. Rahmetli Mahmut’un Beyaz’ı oradaydı, Arif Kıyak’ın Toplum’u ve hâlen devam eden Ömer’in Çizgisi. Merdivenleri hızla inip pasaja girdiğinizde orda sevimli yüzüyle bir kitabın başında etrafındakilerle sohbet eden hocaya rastlamak huzurdu.

Müslümanların birbirlerini taşlamaları

Ah laf çakmaları! Ah fıkraları! Derin bilgi, derin sitem ve tabii ki derin dokundurmalar, her biri ayrı âlemdi. Hocanın paparasını yemek kolay değildi. İnsan kendine zor gelirdi. Hepimizle ayrı bir bağı, ayrı bir bağlantısı vardı.

Recep Özdemir abi nerededir, ne yapar bilmem; Yahya Ak şimdi hangi hassas konunun künhüne vakıf olma derdindedir, onu da bilmem. Ya Ahmet Güçyetmez abi, onu unutmak mümkün mü. Mustafa Acar abi, şimdi nerde ne yapmaktadır? Bunların hepsi İsmail Hocanın arkasında önünde, yanında kıyısında birer kalkan gibiydiler. Hiç unutmam, Yozgat’tan bir araba dolusu öğrenci Ankara’ya dönerken, şimdi çoğumuza garip gelecek bir heyecan içinde birlikte olmanın o sıcak tatlarını derinlemesine tadarken taşlı sopalı saldırıya maruz kalmış, bizi taşıyan otobüsün bütün camları kırılmıştı. Biliyorum Yozgat’a ya “Müslümanlar kardeştir” diye gitmiştik ya da “Kudüs için dayanışma”ya. O gün bugündür bu iki konu hep derdimiz olarak kaldı, demirbaş meselelerimiz arasında yer aldı. Bir arpa boyu mesafe alındı mı, buna ben cevap veremem ama o gün bir taş yağmuruna tutulduğumuzda ben İsmail Hocayla yan yana oturuyordum. İkimizin arasına hışımla düşen taş, evet atanlar öfkeliydi, taş hışımla gelmişti, hâlâ aklımdadır, bize bir şey olabilirdi, kafamız gözümüz yarılabilirdi. Bir gün cesaretimi toplayıp şu Müslümanların birbirlerini taşlamaları hakkında oturup aklı başında olan dostlarımla bir dertleşmek isterdim. İsmail Hocanın sükûnetini, benim gençlik heyecanıyla yaptığım artistlikleri frenleyen müdahalelerini hiç unutmadan, onları bir bir hatırlayarak, şimdi etrafımda aynı şeylerle kendi başlarını alabildiğince döndürmeye hazır gençlere uyarılarda bulunmalıyım.

Kütüphanesi dillere destandı

Okuyan yazanlarla iletişimi farklıydı. Bizimle hep kitaptan, bilimden, edebiyattan söz ederdi. Bazı arkadaşlarla muhabbetinin emsalsiz olduğuna defalarca şahidim. Onlarla beraberse hocanın keyfine diyecek olmazdı. Yemekte bir araya geldikleri başkaydı, sohbette buluştukları başka.

Kütüphanesi dillere destandı. Bir seferinde arkadaşlarla evine gitmiştik, hiç unutmam, evin her tarafında yer tutmuş kitaplarının arasında bulgur pilavı yemiş, şimdi yıllar sonra keyifle hatırladığım o muhabbeti satır satır hatırlayacak şekilde gördüğüm her şeye imrenerek bakmıştım. Hocanın evinde yok yoktu. Sağ dersen vardı, sol dersen de. İdeolojik hiçbir kısıtlamadan söz etmek mümkün değildi. Memlekette aklı başında olan insanlar hangi mecralarda yaşıyor olursa olsunlar ortaya koydukları bir şey varsa eminim ilk olarak İsmail Hoca'nın dikkatini çekerdi. Hoca bütün bunlara nasıl para yetiştirir, bütün bunları hangi arada okurdu, hep merak etmişimdir.

Eskilerle, yenilerle sürekli çeşitlenen hoş bir çevresi vardı

Dostlukları genişleyerek büyürdü. Yenileriyle tanışınca eskileri bir kenara atan değildi; aksine eskilerle, yenilerle sürekli çeşitlenen hoş bir çevresi vardı. Hem öyle olmasa daha geçen gün gidişinin ardından 25 yıl geçtikten sonra yüzlerce insan o muhteşem soğukta kalkıp gelip ticaret odasının o kocaman salonunu doldurur muydu?

Bir gitmeyen bendim. Kendimi asla affetmeyeceğim, ama yine de içimi rahatlatan tek bir gerekçeyi umarım rahmetli hocam da anlayışla karşılar ve beni o ilginç sitemleriyle utandırmaz. Babamı hastaneye kaldırmıştık, perişandı, onu yalnız bırakamazdık. Hem İsmail Hoca'nın dünyasında hem de babamın dünyasında birbirleri hakkında başka hiç kimsenin anlayamayacağı çok hoş bir sevgi ve yakınlık vardı.

Bazı insanların hayatları bitmiyor, hiç mi hiç tükenmiyor. Konya’da kime rastlasam İsmail Hoca'yla ilgili paylaşılacak kesin birkaç hikâyesi vardır. Onu rahmetle anıyorum, ona layık öğrencileri arasında olmayı her zaman arzu edenlerden oldum. Buna ne ölçüde ulaştım bilmiyorum, ama öte dünyada bir araya geldiğimizde oranın ciddiyetine halel getirmeden hocayı görür görmez, özlemle sarılır sarılmaz ona soracağım bir kaç soru var. Birini herkes biliyor: Hocam ne çabuk gittin, ne diye haber vermedin?

O gün akşam beraberdik. Evin yolunu tuttuğunda, alnın secdedeyken ruhunu teslim ettiğinde gidişinden ancak saatler sonra haberdar olmamın bendeki sızısını anlatmak çok zor.

Seni özledik hocam, hem de ne çok!

 

Necdet Subaşı





Yorum
bir devrin mimarı
Zülküf Şamil Ceylan
Necdet abi yureklere tercüman olan bu veciz edebi duygu yüklü içten samimi yazınızdan dolayı tebrik ediyorum... İnşallah önümüzdeki programda sizide görmek isteriz... Yüreği bize kaleminize sağlık duayle fi emanillah...
02/02/2018, 12:12
Siyah beyaz fotoğraflar
Abdi Parlak
Ah o siyah beyaz fotoğraflar..
30/01/2018, 22:59
Duygulara tercüman
Arif KIYAK
Üstad duygularım depreşti.Rahmetliyi 87 eylülden 93 ocağa kadar günde 2 kez gören birisi olarak yokluğuna hiç mi hiç alışamadım.sabah evden çıkar uğrar akşam eve dönüşte uğrar Ali abinin yanına uğramışsa ogünki fıkrayı paylaşır eve öyle geçer.HAFTA sonları piknik proğramı yaparız listeyi birlikte yaparız ilk yazdırdığı kibrit.on aile çoluk çocukpikniğe gideriz istisnasız yemekleri kendi yapar. yaşantısıyla bizlerecanlı canlı ders verir.benim için anlatılamaz dükkanın bereketiydi o yıldükkanı sat
30/01/2018, 21:31

İlgili Konular