, 21 Kasım 2017
Yazdığı Çocuk Kitapları Yaşadığı Yılları Aştı Üzeyir Gündüz'ün

Üzeyir Gündüz

913

Yazdığı Çocuk Kitapları Yaşadığı Yılları Aştı Üzeyir Gündüz'ün

Ankara’nın çeşitli okullarında yıllarca öğretmenlik ve idarecilik yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir hocadır Üzeyir Gündüz. Mesut Özünlü, ilahiyatçı, öğretmen, idareci, çocuk edebiyatçısı Üzeyir Gündüz'e dair yazdı.

Doksanlı yılların ortalarından beri zihnimin kayıt defterindedir Üzeyir Gündüz ismi… Soyadıyla hemhâl bir kişiliktir o… Çoğu zaman geceleri bile gündüz şavkıyla geçirir âdeta… Dur durak bilmez sanki… Kafasında kırk fikrin bir anda çaktığı bilgemeşrep bir fikir işçisi olduğu kadar usta bir kalem erbabıdır Üzeyir üstadımız…

Bundan başka bilinmesi lazım gelen bazı özellikleri de vardır onun; ilahiyatçı, öğretmen, idareci, çocuk edebiyatçısı… Her şeyden önce Ankara’nın çeşitli okullarında yıllarca öğretmenlik ve idarecilik yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir hocadır Üzeyir Gündüz. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın çocuk eğitimi ile ilgili birimlerinde görev almış, ilköğretime ait Türkçe kitaplarının metin yazarlığını yapmış, çocuk edebiyatçısı olarak yazı hayatını sürdürmüştür. Dahası, başarısını ödüllerle taçlandırmış; 1987 yılında Tek Kanatlı Güvercin isimli kitabıyla Kültür Bakanlığı’nın, 1998 yılında Yeni Kervan dergisinin çocuk edebiyatı ödülünü kazanmış; Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2000 yılının çocuk edebiyatçısı seçilmiştir.

Üzeyir Gündüz’le tanışmamız

Büyük ihtimalle 1995 yılıydı. Bir hikâyesini okumuştum Üzeyir Gündüz’ün Diyanet Çocuk dergisinde… Hemen yanı başımızda, komşu odada, mesai arkadaşlarımız tarafından çıkarılan o meşhur dergide… Müthiş sarsıcı, okuyanı can evinden vurucu bir hikâyeydi bu; “Zavallı Babacığım” başlıklı dramatik öykü… Fukaralığın âdeta fokur fokur kaynadığı bir aile ocağında, işini kaybeden yapı ustası bir babanın çaresizliği ve bu çaresizliği çocuklarına hiç hissettirmeden aşmaya çalışması anlatılıyordu bu hikâyede…  

Kim bilir belki de bu hikâye, Üzeyir Gündüz’ün 1950 yılında dünyaya geldiği Kırşehir ilinin Mucur kazasındaki baba evinde geçmişti… Ya da hayatın değişik kesitlerinden toparlanmış, sonra yeniden harmanlanıp birçok kişinin kendisinden bir parça bulduğu dramatik bir öyküye dönüştürülmüştü. İşin bu kısmını tam bilmiyorum. Ancak bildiğim bir şey var; o da, beni Üzeyir Gündüz’le gıyaben ilk tanıştıranın, âdeta bu ismi beynime kazıyıp nakşedenin bu öykü olmasıdır. Daha sonraki günlerde kendisiyle tanışmış, müteakip ay veya yıllarda da Diyanet’in yayınlarla ilgili büroları başta olmak üzere birçok yer ve mekânda bir araya gelmiş, birbirimizi daha yakından tanıma imkânı bulmuştuk.

Yüzü bilgelik giziyle tütsülenmiş intibaı veriyordu insana

Ne var ki, biraz Diyanet’in Eskişehir yoluna taşınması, biraz da benim yurt dışı görevleri, şu bu derken yaklaşık yirmi yıldır yüz yüze görüşememiştik Üzeyir Hocayla. Nihayet geçtiğimiz günlerde yazar ve şair arkadaşım Hayati Otyakmaz’ın dostlarını ziyaret amacıyla İstanbul’dan Ankara’ya gelmesi, bizimle buluşma yeri olarak Kızılay’daki Onur İşhanı’nda bulunan Çocuk Edebiyatçıları Birliği bürosunu adres olarak vermesi, yıllar sonra tekrar onunla görüşmemiz için bir vesile olmuştu. Zira Üzeyir abimiz, Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin hem kurucuları arasında yer alıyor hem senelerden beri bu birliğin yönetim kurulu başkanlığını yürütüyordu. Ayrıca eski yayıncı ve yazar dostlarımızdan Ahmet Yozgat ve Yılmaz Erdoğan beylerle de karşılaşmış olduk burada. Yine günümüzün ünlü tarihçi ve romancılarından Orhan Yeniaras Beyefendiyle de ilk defa burada görüştük, kendisiyle tanışma imkânı bulduk.

Aradan geçen yaklaşık yirmi yıllık bir süre, sanki pek bir şey alıp götürmemiş gibiydi Üzeyir Gündüz üstadımızdan… Fakat önceki görüntüsünden farklı olarak, kafasının arkasından ve yanlarından taşan kırçıllaşmış savruk saçları, tıpkı zihninden çıkan özgür ve özgün düşünceler gibi apayrı bir orijinallik kazandırmıştı ona. Dolu ve ulu bir duruşu vardı. Bakışları derindi ama biraz daha yorgun ve bezgin görünüyordu sanki. Gözlerinin altındaki torbalar, çalışmaktan ve uykusuzluktan bir hayli şişkin bir hâl almıştı. Hâlâ ilk bakışta, yüzü bilgelik giziyle tütsülenmiş intibaı veriyordu insana. Yine öyle ivazsız ve bağımsızca dik duran bir adamdı o. Net, mert ve biraz da tatlı sertti. Tefekkür remizli bir sima ile karizmatik bir heybet tek bedende buluşmuş gibiydi âdeta. Bu yönüyle o; teşbihte hata olmazsa sanki birazcık Kahire entelektüellerini, birazcık ilkçağ filozoflarını, birazcık da meşhur ressam, mucit ve düşünür Leonardo da Vinci’yi anımsatan bir portre çiziyordu.

Yine öyle eski günlerdeki kadar heyecanlı ve tutkulu konuşmuştu o gün… Sesi de aynen seneler önceki gibi biraz gür, biraz davudi, biraz spontane idi. Fakat dinlerken insanı hiç yormuyordu. Hatta hemen her cümlesi, dinleyenlerin kulaklarında, deyim yerinde ise, engelleri tek tek aşmaya azimli bir greyderin gürlemesini andıran bir çeşit cesaret tınısı bırakıyordu. Öte yandan bizde ve bizden sekiz on yaş büyüklerimizin hemen hepsinde gördüğüm şekliyle, bir çeşit dünya faniliğini bihakkın idrak etmiş olmanın verdiği hafif bir burukluk göze çarpıyordu sanki onun konuşmalarında. Bir de, zaman zaman kendimde de fark ettiğim, bir nevi idealizm burcundan düşüş sendromu adını verdiğim biraz tuhaf ve kırılgan bir ruh hâli hissetmiştim onun sohbetinde. Kim bilir bu belki de, düşünce ve yazı insanlarına mahsus o sancılı hâlin tipik bir dışavurumuydu.

Cıvıl cıvıl bir neslin kitap okuma beklentisini karşılayabilmek

Epey konuştuk o gün… Geçmişten, gelecekten, olandan, olması lazım gelenden… Biraz da kaleme aldığı eserlerden… Yanı başımızdaki dolabın raflarına baktım, Üzeyir abimizin bin bir emekle yazdığı çocuk kitaplarıyla dopdoluydu. Sayısı kaç oldu eserlerinizin dedim, hafifçe tavana doğru bir baktı ve yüze yaklaştı dedi. Hemen bir maşallah çektim içimden. Elbette gıptayla karışık bir imrenmeyle: Bayram Şenliği, Masal Kutusu, Gül Ahmet, İbibik Yuvası, Değirmenden Gelen Haber, Erdem’in Hazinesi, Adalet Uğruna,  Küçük Veteriner, Kara Kıta Masalları, Hüzün Çorbası, Mızmız Hanımın Evi, Ormana Bırakılan Kız, Pembe Kızın Ölümü, Sakıncalı Yumurcak, Sihirli Tebeşir, Uçuk Kaçık Masallar, Dolunaya Kafa Tutan Kedi, Afrikalı Keloğlan, Anneler ve Kuzular… Ve daha niceleri…

Birkaç tanesine şöyle bir göz gezdirdim, hemen her eser profesyonelce hazırlanmıştı. Kâğıdı, boyaları ve mizanpajı kaliteli ve pırıl pırıldı. Pedagogların belirlediği bilimsel veriler ışığında kaleme alındığı açıkça anlaşılıyordu. Çocukların yaş seviyeleri, beklenti ve meyillerine göre; bol resimli, görselliği ön planda tutan, ağdalı kelimelerden uzak, akıcı ve ilgi çekici bir yöntem çerçevesinde iş yapıldığı her hâliyle belliydi. Kolay bir alan değildi çocuk edebiyatçılığı. Sıradan bir uğraşı değildi; sizden yaklaşık kırk, elli hatta atmış yıl geriden gelen ama birçok yönüyle de sizi fersah fersah geçen, bilgisayarı su gibi bilen, elektronik oyunlar ve sanal oyuncaklarla büyüyen cıvıl cıvıl bir neslin kitap okuma beklentisini karşılayabilmek…

Hâsılı, yazdığı kitaplar yaşadığı yılları aşmıştı Üzeyir abimizin. İki tanesini de imzaladı, özene bezene büyük bir zarfa koydu ve bize verdi sağ olsun. Hem yaşının hem yazdıklarının daha çok olması dilek ve duasıyla…

 

Mesut Özünlü





Yorum
Teşekkür ve Tezekkür
Hayati Otyakmaz
Çok kıymetli kardeşim ve Edebiyat Dünyası'nın güçlü kalemşoru değerli Mesut Özünlü beyefendi. Hislerimize tercüman olan bu güzel ve vefa dolu makaleyi kaleme aldığınız için size çok teşekkür ederim. Gerçekten Üstat Üzeyir Gündüz beyefendiyi çok güzel anlatmışsınız. Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Selâm, sevgi, saygı ve en derin kalbî muhabetlerimle..
17/10/2017, 12:00

İlgili Konular