, 21 Kasım 2017
Kayıp Hik yeci Baki Uğur Kart

Baki Uğur Kart

787

Kayıp Hikâyeci: Baki Uğur Kart

Baki Uğur Kart'ın sağlam bir bakışı vardı. Onda kendiliğinden oluşan bir edebiyat teorisi bulunuyordu. Öyle büyük teorisyenleri okuması gerekmezdi. O, hikâyeler ve romanlar üzerinden teorisini geliştirmişti. Ömer Yalçınova yazdı.

Bir zamanlar Messenger vardı. Biliyorum halen var. Ama sanırım eskisi kadar çok kullanılmıyor. Muadili programlar çoğalınca popülaritesi düştü tabii. Ben, Baki Uğur Kart’la iletişimimi Messenger üzerinden kurmuştum. O sıralar Maraş’taydım, sanırım 2006 yılının başlarıydı. Baki Ankara’daydı ve Kılavuz dergisinde çalışıyordu. Hakan Arslanbenzer’in oda arkadaşıydı. Fayrap dergisi yeni çıkmaya başlamıştı o sıralar. Ve Baki, Fayrap’ta nefis hikâyeler yayımlıyordu. Aynı tarihlerde sanırım Dergâh’ta da bir hikâyesi çıkmıştı.

Baki’nin yazıları iyiydi. Kendini okuturdu. Az bilgiyle çok şey söyleyebilen, az bilgiyi derinliğine yorumlayabilen bir tarzı vardı. Yani Baki’nin eline bir sigara kağıdı verin ve hakkında yaz deyin, o size birkaç güne kalmaz yazıyı teslim ederdi. O yazı için gerekiyorsa sabaha kadar okur, internette araştırır, konunun uzmanlarını bulur konuşur ya da kağıdı önüne koyar ve üzerinde uzun uzun düşünür. Ne zaman Baki’nin bir yazısını okusam, hep bu duygulara kapılmışımdır. Yani onun yazması, bütünüyle yetenek ve zeka işiydi. O, yeteneği ve zekasıyla, birçok allame yazarın on yıl boyunca uğraşıp gerçekleştirdiği şeyi, kısa bir süre içinde gerçekleştirebilirdi.

O Baki yok şimdilerde

Benim Hakan Arslanbenzer’le tanışıklığım Baki, Mesut Bostan, Fazıl Baş ve Ali Akyurt’tan öncedir. Ben Atlılar’ın ilk döneminde Hakan ağabeyle tanışmıştım, onlar ikinci döneminde tanıştılar ya da şöyle söyleyelim, onlar ikinci döneminde Atlılar’da yazmaya başladılar. Fakat benden çok daha hızlı bir şekilde Atlılar’ın ne yapmaya çalıştığını çözdüler ve harekete katıldılar. Benim bocalama dönemim uzun sürdü. Bocalama dönemimden sonra tekrar harekete katılmam ise zor oldu. Hakan ağabey epey mesafeli durdu, uzun süre, yani beş yıl kadar. Halen de o mesafeyi korumaya çalışır. O yüzden Baki’yle Ankara’da buluşup, Kılavuz’un bürosuna gittiğimizde Hakan ağabey şaşırmıştı. “Nereden tanışıyorsunuz siz?” diye sorduğunu da hatırlıyorum. Tabii ki dergiden ve internetten diye cevap vermiştim. Üzerinde fazla durmadı. Çünkü ben o dönemde halen rastgele yazan, henüz kendini gösteremeyen, yazmayı öğrenmek için gerekenden daha uzun süre bocalamış biriydim.

Ankara’da Baki’yle uzun uzun yürüdük, çay içtik, konuştuk. Sonra İstanbul’a taşındı o. Ardından ben de İstanbul’a taşındım. Ve beni Ali Akyurt, Fazıl Baş ve Mesut Bostan’la tanıştıran Baki Kart oldu. O sıralar halen Fayrap ve Kılavuz’da yazıyordu. O da işsizdi, ben de işsizdim. Hatırladığım kadarıyla birkaç hafta birlikte gezdik Baki’yle. Birkaç defa kaybolduk. Birkaç dergi, yayınevi veya gazetenin bürosuna gittik. Ne zaman Baki, Star gazetesine girdi, o zaman görüşmelerimiz kesintiye uğramaya başladı.

Star gazetesinde yazmaya devam etti Baki. Oradan ayrılınca internet sitelerinde ve sanırım bir sinema dergisinde yazdı. Fakat edebiyattan kopmuştu denilebilir. Oysa her sorduğumda beş altı hikâyenin kafasında dönüp dolaştığını, uygun bir vakitte yazacağını söylüyordu. Kitapçılara girip çıkıyordu, arada kitap ve dergi de alıyordu. Ama sanki o konudaki eski heyecanını yitirmişti. Çünkü Kılavuz’daki masasına oturduğumda, çantasından dört beş hikâye kitabı çıkarmıştı. Ve ben onları okudun mu yoksa diye küçümseyici bir soru sormuştum. O da hepsini okuduğunu, küçümsenmemesi gerektiğini, şu kitabın böyle, bu kitabın şöyle yönleri olduğunu, eksikliklerinin de olabileceğini, onların nedenleri üzerinde düşünmek gerektiğini söyleyerek susturmuştu beni. Çantasında okunmuş dört-beş hikâye kitabıyla dolaşan Baki yok şimdilerde.

Çok iş yapıp az konuşmayı yeğler

Baki’nin sağlam bir bakışı vardı. Onda kendiliğinden oluşan bir edebiyat teorisi bulunuyordu. Öyle büyük teorisyenleri okuması gerekmezdi. O, hikâyeler ve romanlar üzerinden teorisini geliştirmişti. Yapılacak şey bu teoriyi büyütmek, ayrıntılarıyla izah etmekti.

Şimdi bile okuduğu bir metne, herkesten farklı bir şekilde bakmayı başarır. Fayrap’ın editörlüğünü yaptığım sırada ondan bir yazı istedim. Israrcı oldum yazması konusunda. Mesaj attım, telefon açtım, yazıyı en sonunda koparmıştım. O yazıdan anladığım: Baki şimdi masa başına geçse, yine döktürmeye başlar.

Okuyucular merak edecektir, neden yazmıyor diye. Madem bu kadar yetenekliydi, önemli adamlarla birlikte çalışmış, çok değerli yayınlarda ürün yayımlamayı da başarmıştı, o zaman neden bıraktı? Bunun cevabını ben de bilmiyorum. Çünkü Baki duygu ve düşüncelerini belli etmeyen biridir. Ancak bir konu açılırsa, fikrini beyan eder. O, gel seninle biraz dertleşelim diyerek kendini ve hayatını anlatmaz. Öyle bir eğilim hiç olmamıştır sanırım Baki’de. Olduysa da ben görmedim. Eğer sen konuşmuyorsan, o da konuşmaz. Taksim’den Beşiktaş’a, oradan Ortaköy’e kadar konuşmadan yürüyebilirsiniz Baki’yle. O, neden konuşmuyoruz diye düşünmez. Bundan elli bin anlam çıkarmaz. Canı istemiyordur, bir konu yoktur, o yüzden konuşmuyor diye düşünür. Canı isteseydi konuşurdu ya da benim canım istese neden konuşmayayım diye kestirip atar. Bu yönüyle aslında benim tam tersimdir Baki. Ben yanımda yürüyen kişi neden konuşmuyor diye elli bin ihtimal düşünürüm. Hatta alınganlığım bu elli bin ihtimalden kırk binini kötü yorumlamama sebep olur. Baki’yse rahattır. Açıktır, bir şey saklama gereği duymaz. Ya da şöyle söyleyelim: kolay kolay bir şeyi açıklama gereği duymaz. Kısa yoldan düşünmeyi, çok iş yapıp az konuşmayı yeğler de diyebiliriz.

İşi sadece iş üzerinde öğrenebiliriz

Baki’nin yazıları da böyleydi. Kısa yoldan sonuca ulaşmaya çalışırdı yazılarında. Uzun boylu açıklama ve örnek verme gereği duymazdı. Yine de okuyucunun kafasında soru işareti bırakmamayı da becerirdi. Edebiyat yapmazdı kesinlikle. Hikâyelerinde de böyledir. Baki’nin hiçbir hikâyesinde “sanat olsun” veya “edebiyat yapayım” kaygısıyla kurulmuş tek cümleye rastlamak mümkün değildir. Yine de ifadeleri sanatsaldır, edebidir. Orası başka. O, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın uzun, ağdalı, sanatlı söyleyişlerindense, Orhan Kemal’in sokak ağzı, pratik, açık, hatta basit söyleyişlerini yeğlerdi. “Ne dolaşıp duruyorsun canım meselenin etrafında, söyle geç” derdi. Sonradan fark etmiştim ki aslında sanat olsun diye yapılan sanatın veya edebiyat yapayım diye yapılmaya çalışılan edebiyatın suniliğinde bu açıklığın, sadeliğin olmaması vardı. Baki bunu hemen çözmüş, kendi tarzını oluşturmaya başlamıştı.

Hemen harekete geçen bir tarafı vardır Baki’nin. Biri dövülecekse, çok oyalanmaya gerek yok, gidip dövelim der. Ve hemen ayağa kalkıp ceketini giymeye başlar. Bu yönü onun teoriyi, felsefeyi neden sevmediğini de gösteriyor aslında. Yani bir hikâye veya roman nasıl yazılır veya yazılmalıdır diye düşüneceğine, oturup hikâyeyi veya romanı yazmayı yeğler Baki. Sen zaten onu yazarken, nasıl yazacağını da bulursun diye düşünüyor olmalı. Çünkü onun kafası hem hikâyeyi kurgulayıp onu yazarken hem de hikâyenin nasıl yazılması gerektiğini birden düşünecek kadar hızlı, geniş ve kapsamlı çalışır. Haklıdır da aslında. Kervan yolda düzülür misali, bir iş yapılırken öğrenilir misali, hikâye de yazılırken öğrenilir. Bunun için ayrıca oturup saatlerce düşünmeye, araştırmaya gerek yoktur. İşi sadece iş üzerinde öğrenebiliriz. Onun felsefeden ziyade sosyolojiyle uğraşmasının, elitizmden ziyade popülizme yakın durmasının nedeni de zannımca budur.

Uğur Baki sebepsiz sevilecek biridir. Onu bir şeylere dayandırarak sevmeye çalışırsanız, ters teper. Baki buna müsaade etmez. O da sizi sebepsiz sevecektir. Sevgiye sebep aramaya gerek yoktur zaten Baki için. Sebep arıyorsanız, ya sevmiyorsunuz ya da sevdiğinizi zannediyorsunuz demektir. O yüzden İstanbul’a gittiğimde, “Saat kaçta ve nerede buluşacağız?” diye sorar Baki. Görüşebilecek miyiz, müsait olur musun ya da benim işlerim var, ben programıma bir baksam mı ki diye sormaz. İstanbul’a gitmişse Ömer, Baki’yle buluşur diye düşünür. Bu, içgüdüsel bir şeydir onda. Ya da İstanbul’dayım, seni göremeyeceğim dediğinde, bunun sebepleri üzerinde durup senin canını sıkmaz. Onun bu netliği, hesapsızlığı, anı yaşama heyecanı, sanırım benim tanıdığım başka hiç kimsede yok. Bunun edebiyata yansımasını, Baki’nin hikâye ve denemeleriyle görecektik, göremedik. Elimizde olanları tekrar okursak belki bir parça nasipleniriz.

Baki bu yazdıklarımı okuduğunda büyük ihtimal şunu diyecektir: “Ne kadar abartıyorsun Ömer, abartma. Yazmıştık evet güzel olmuştu, kısmetse yeniden yazarız.”

 

Ömer Yalçınova






İlgili Konular