, 21 Kasım 2017
7 Maddede Hilmi Yıldız Hoca Efendinin Titiz Arşivciliği

Hilmi Yıldız

15335

7 Maddede Hilmi Yıldız Hoca Efendinin Titiz Arşivciliği

''Hassas tarafını eşyaya zamanın yüklediği hürmet hissi, dakik bir israf korkusu ve tasarruflu olma karakteriyle karıştırarak bir hatıralar denizi meydana getiren dedem Hilmi Yıldız Hoca efendi için hem annesiyle hem başka bütün hatıralarla ilgili hemen her eşyanın kıymeti vardır. Ucu sevdiği insanlara değen eşyalar kıymetlenmiş ve muhafaza altına alınması gereken bir makama kavuşmuş olur.'' Sadullah Yıldız yazdı.

İlgili Yazılar
Dedemi Kur an a Faik in Hasan ısındırmış
Dedemi Kur’an’a Faik’in Hasan ısındırmış

Dedem ve neslinin içinde oldukları o umutsuz hava, yeni bir mushafın matbaadan çıkabiliyor oluşuyla titreyebilecek kadar karanlıkmış. Sadullah Yıldız, Hilmi Yıldız hocaefendiyi Kur'an'a yeniden ısındıran hadiseyi aktarıyor..
19/09/2014 15:03
Kur an eğitiminde bir günü boş geçirmezlerdi
Kur’an eğitiminde bir günü boş geçirmezlerdi

Sadullah Yıldız, bugün misline çok nadir rastlanacak kadar orijinal karakterli dedesi Hilmi Yıldız Hoca efendinin yarım asırlık günlüklerinden bahis açıyor..
09/03/2013 16:04
İrşadü l Gafilin şahsiyet inşamız için gerekli
İrşadü’l Gafilin şahsiyet inşamız için gerekli

İrşadü’l Gafilin, bir mevize kitabı. Alay müftüsü Mehmed Şakir tarafından, 'şimdiye kadar lisan-ı Osmanî üzere tertip olunmuş bir mevizemiz bulunmadığından' kaleme alınmış ve hicrî 1326’da İstanbul’da basılmış. Sadullah Yıldız yazdı.
10/02/2014 16:04
Yüzlerce hafız yetiştirdi o Kur an sevdalısı
Yüzlerce hafız yetiştirdi o Kur’an sevdalısı!

Hilmi Yıldız Hocaefendinin Kur’an sevdasını ne kendisi tam tarif edebiliyor, ne talebeleri, ne de bir başkası..
12/08/2012 16:04

Rahatsızlanıp emekliliğe mecbur olduğu güne kadar bilfiil geceyi gündüze katarak sürdürdüğü Kur’an muallimliğinde olduğu gibi günlük hayatında da oldukça titiz ve dakik bir tarz üzere yaşayan Hilmi Yıldız hoca efendi, bu tarz-ı hayatını kendisiyle ilgili hemen her şey üzerinden de okunabilecek bir şümule kavuşturmuş, şimdilerde şehir hayatının hengâmesinden uzakta yaşayan ve talebelerinin ziyaretleri haricinde tefekkürüyle dinlendiği bahçesinde sevenleri için meyveler yetiştirmekle meşgul bir eski zaman efendisidir.

Nisan ayındaki gidişlerimden birindeydi, birlikte iyice eskiyen hasır serpuşları takıp eldivenleri de giyerek yüzünü yaza dönen bahçeye inmiştik. Bahçesine taze bir yeşil kokusu yayılmıştı, “Bahara hazırlık, ağaçları budadım” dedi. Kuşluk vaktinden sonraydı ve güneşli bir hava vardı. Kızarmakta olan nar yapraklarını biraz seyrettikten sonra oturdum. Sana bir şey getireyim, diyerek içeri gitti dedem ve elinde bir bez parçasıyla geldi. Avuç içi kadar bir örtü. Çalışma odasındaki sarkaçlı büyük saatin olduğu duvarda duran İmam-ı Rabbanî’nin kabir örtüsünden bir parçanın muhafaza edildiği çerçeveyi düşündüm, elindeki bez o kara parçadan daha özensiz ve açık renkliydi. Bir türbeye ya da Kâbe’ye ait olma ihtimali düşüktü.

“Bu rahmetli anamın bize diktiği elbiselerin birindendi oğlum” dedi. Sonra biraz sessizleşti. Dedemin rahmetli annesini ne çok sevdiğini gözlerinden göremeyen bir kalp, sadece günlüklerinden okuyarak büyük babaanneme olan muhabbet ve hürmetini fehmedebilir. O kadar ki, büyük babaannemden söz ederken dedemin başka biri oluverdiğini düşünmek dahi mümkündür; tavizsiz ve heybetli hocalığıyla elinde büyümüş talebeleri onun böyle bir yönüne belki inanamaz bile. Rahmetli annesinin adını anmaya dahi kıyamayacak bir kırılganlık ve hassasiyet taşır.

Hayatında bu hassasiyetini gösteren birçok dipnot var. Rahmetli büyük babaannem, 1971 yılı dolaylarında gitgide daha fazla pençesine düştüğü hastalığıyla bizar iken öyle sanırsınız ki dedem günlüklerindeki mürekkebi kendi kanına batırıp da sayfalara dökmüştür. Annesinin üzerine mutena titrerken günlüğünün yapraklarından da ağır bir ızdırap süzülür.

Aslına bakarsanız, 60’ların başında ayrıldıktan sonra memleketi Of-Hamzalı’ya dönebilmek için çok da fazla fırsat bulamamış, İstanbul’da vaaz ve irşat ile tevaggul etmiştir. Dolayısıyla anne babasını da öyle sık görebildiğini söyleyemeyiz. Ama gördüğü zamanlarda üzerine bir gariplik çöker kalır ve kavuşmalarını haber veren günlük satırlarında bile ayrılığın mukadder olduğunu vurgulayan bir ton görülür.

Bu hassas tarafını eşyaya zamanın yüklediği hürmet hissi, dakik bir israf korkusu ve tasarruflu olma karakteriyle karıştırarak bir hatıralar denizi meydana getiren dedem için hem annesiyle hem başka bütün hatıralarla ilgili hemen her eşyanın kıymeti vardır. Ucu sevdiği insanlara değen eşyalar kıymetlenmiş ve muhafaza altına alınması gereken bir makama kavuşmuş olur. Aşağıya bu özelliğinin toparlanabileceği yedi ayrı başlıkta incelenmiş bir profil incelemesi derç ediyoruz.

1- Kelimeler

Erken cumhuriyet devrinin üzerinde yeterince mesai sarf edilmemiş önemli isimlerinden biri ve Trabzon civarının en müessir hocalarından Çalekli Hacı Dursun [Fevzi Güven] Efendi’nin uzun zaman dizi dibinde rahle-i tedrisinden geçen dedemin onu fazla yâd etmeye müsait olmayan kalbi, zaman zaman hatıralarından bazı kırıntılar salıp bu henüz hayatı ışık altına alınmamış mübarek zata dair enstantanelerin meraklı dinleyicilerle buluşmasına izin veriyor.

Abus olmayan fakat vakur tabiatını hemen belli eden siması, ilk etapta hoca efendinin latifeler-espriler yapacak biri olmadığı izlenimini doğurabilir. Ama dedemin şahitliğine göre dersinde fıkralar anlattığı dahi olurmuş. Elbette bu fıkralar çoğunlukla hikemî üslup ve içerikten uzaklaşmaz ancak nihayetinde karşısındaki akranı olmayan kimselerle birlikte güldüğü hikâyeler sayesinde talebesiyle cana yakın bir ilişki geliştirmeye de vesile olurmuş.

(Hatta talebesini o derece sahiplenirmiş ki dedem gibi zeki ve azimli bir talibi ilk gençliğinde ateşli kan hastalığına yakalanıp uzun haftalarını yatağa bağlı geçirmeye başladığı ve yaşamasından ümit kesildiği zaman yatağının başına gelerek uzun uzun ağladığı, namaz kıldıktan sonra Karadeniz ağzının munisliğiyle bu talebesini ondan ayırmaması için Allah’a samimiyetle yakardığı daha sonraları bizzat dedem tarafından nakledilmiş hatıralar cümlesindendir.)

Hoca efendi, hocasının bir dersinde anlattığı fıkrasının anahtar cümlesini unutmamak için ders okuduğu 1889 tarihli bir Muhtasaru’l-Meânî nüshasının mıklebi üzerine bu kelimeyi not etmiştir: Harbereft. Böyle anahtar kelimeler kitaplarında çok olmamakla birlikte cümle çapındakilere nispeten daha çok rastlanıyor. Hoca efendinin bunları, unutmaya bir önlem niyetiyle ilk bulduğu yere yazarak ‘insan nisyan ile maluldür’ fehvasına bir çare olarak düşündüğü anlaşılıyor.

Söz konusu hikâye Hacı Dursun Efendi tarafından, yapılan bir işin neden ve hangi gayeyle yapıldığı bilinmeksizin icra edilmemesini vurgulamak manasında anlatılmıştır. Şöyle ki, bir derviş eşeğiyle birlikte yol almakta ve gecelemek için yer aramaktadır. Gözleri ileride ışığı yanan bir mesken görünce kapıyı çalıp içeri girer, eşeğini de kapı önüne bağlar. İçeride zikir hâlinde dervişan oturmaktadır. Selam-kelamdan sonra dervişler, yeni gelene karınlarının aç olduğunu söylerler. Bizim dervişin de tok olmadığı ortaya çıkınca oradakilerden biri, “bekleyin” der, “ben bu işi halledip geleceğim.” Onlar işlerine devam ederlerken dışarı çıkan derviş birazdan elinde yemeklerle gelir. Hepsi afiyetle yiyip sonra da zikre yeniden başlarlar ve “harbereft” diyerek zikretmeyi kararlaştırırlar. Hepsi aşk ile bu sözü zikrederler.

Farsça meğer “eşek gitti” anlamına gelen bu cümlenin manasını bilmeyen bizim saf derviş de dışarı çıkıp gelen diğer dervişin onun eşeğini satıp parasıyla bir dolu yiyecek aldığından habersiz, yemekleri afiyetle yemiş ve üstüne kendi eşeğinin gidişini böylece zikir hâlinde sayıklayıp durmuştur.

2- Günlükler

Titiz bir günlük tutucu da olan hoca efendi, hemen tamamı eski harflerle yazılmış ve en eskisi 50’li yılların ortasına kadar giden, başlarda her ne kadar nispeten düzensiz ve az da olsa yakın zamanlarda daha muntazam ve ebat olarak büyük defterlerde yazılmış gün raporlarıyla kendi hatıralarının verilerini önemli ölçüde tespit etmiştir.

Yukarıdaki zikrettiğimiz Hacı Dursun Efendi hadisesinin yaşandığı 1958’e ait defterde -ki defteri çoğunlukla sonraları sıhhatine kavuşunca doldurmuştur- kilosunun ne kadara düştüğüne ve hangi günün namazlarının kazaya kaldığına varıncaya dek kayıt görülebilir.

Bu hastalıkla ilgili günbegün yazdıklarından ortaya çıkan, hastanede bir süre gözetimde tutulup fazlaca kan verildiği ve tedavinin tesiri olmayacağına karar verildikten sonra eve gönderildiğidir. Tarihî bir kayıt ve okurken insanı tüylerini diken diken eden bir hatıra olarak, 12 Eylül günü Hacı Dursun Efendi’nin ziyarete geldiği ve dedemi okumaya başladığı da yazılı olan defterde, hastaneye yeniden gideceği zaman Taşhane’ye kadar üç saatlik yolda köy halkının omzunda taşındığı da müsecceldir. Köylerindeki bir âlim namzedinin düştüğü perişanlık herkesi müteessir bırakmış ve hizmet için koşturmuştur.

3- Efemera

Trabzon’a ve Rize’ye gitmişliği olanlar oradaki göz güzelliklerinin ülkenin pek az yerine nasip edildiğini bilirler. Bunun bir turistik yönü olduğu gibi ki bu pek zevksizdir, bir de içeride görünen köy hayatı tarafı vardır ki manzaralarıyla olduğu kadar insanıyla da tesirlidir.

İçeride dışarıdan görünmeyen şeylerden biri de armutlardır. Çok uzak değil, daha ben küçükken çok fazla armut ağacı olduğunu ve insanların bunlardan yemeyi alışkanlık hâline getirdiğini, yerlere serilmiş sayısız armut üzerinde arıların uçuştuğu yol manzaralarını hatırlıyorum. Üstelik el değmemiş, bütünüyle doğal ağaçlar ve gerçekten çok büyük olurlardı. (Son gidişlerimde yerli tanıdıklardan duyageldiğim “eski armutlar yok artık” cümlelerinin sıklaştığını da ilave edeyim.)

Ben bunların iki-üç çeşidini biliyordum. İçi ‘çikolatalı’ bir tane vardı, bembeyaz olmaya yakın -deveci diye bildiğimiz çeşit değil- başka bir tane ve bir de küçük, oval olan. Ama dedemin tespitine göre bu armut çeşitleri tam 24 tanedir ve hiçbirinin “şekli, lezzet ve tadı birbirine benzemez.” Dedem bu armutların “esma-i acibelerini” aradan geçen yarım asır sonra bir kâğıda not etmiş ve pek enteresan, içli, hazin bir hatıra bırakmıştır.

Adı Rumca olan 15 armut şöyledir: Muterap, seftelap, halbasap, kolanap, ğorğorap, trabezap, mavrap, selvap, milap, soğanap, ispontilap, iksilap, şekerap, istibap, muşmulap.

“Türkçe isimli olanlar”: Kiraz armudu, dalkıran armudu, ince armut, kış armudu 1, kış armudu 2, ayı armudu, haraba armudu, kalınsap armudu, yağ armudu.

Yine dedemin notuna göre 1962’de civar köylerle birlikte Hamzalı’da da yaşanan, bölgenin adeta küçük kıyameti denebilecek, o güne dek benzeri görülmemiş fırtınada yerinden sökülen evlerle birlikte bu ağaçların da çoğu yitip gitmiştir. O kadar acayip bir fırtına imiş ki babaannem, birçok evin başka evin içinden uçan kor odunlar yüzünden yandığını söylüyor.

4- Seyahat için hususî defterler

Titiz bir günlük tutucu olan dedem, seyahatlerine bazısını eşantiyon olarak bulup kenara ayırdıklarından bazısını kendisinin ciltlediği özel küçük defterler ayırmıştır. Umreye gitmişse her gün ne yapıp ettiği bir-iki cümleyle anlatılır. İstanbul’dan Of’a gitmişse cümleler bir miktar uzarsa da yine ayrıntıya girilmez ama hemen her gün illa bir şekilde, “bugün canım sıkıldı” kadar bile olsa not edilir. Kesin olmamak ve başka evrak-kitap içinden çıkabilmekle birlikte o seyahatinde karaladığı pusulalar da söz konusu küçük defterin arasında olur. Bunlar borç alıp verdiği tabloyu gösteren küçük kâğıtlar, sözgelimi hastaneye gitmişse orada yapılan harcamalar, eline geçen kartvizitler ya da daha başka eşya olabilir.

1971’de tuttuğu böyle bir hatıra ziyareti defteri 8 Ağustos’tan ayın 31’ine kadar sürmekte ve İstanbul-Bayrampaşa’da yol hazırlığı için pazar alışverişi yapılmasından döndükleri günü belirttiği satırlara kadar serüveni tescil etmektedir. Bu aynı zamanda 1972’nin 17 Ocak günü muhtereme annesinin vefat haberini almadan önce onu son görüşlerinden biridir.

Ayın 14’ünde, Hamzalı’nın komşu köylerinden Çufaruksa’ya (Uğurlu) gidip hocası Mehmed Rüştü Aşıkkutlu’yu ziyaretine de bu küçük sayfalarda rastlamak mümkün. (Hoca efendi ile başka bir hatırası için bakınız.)

“Sabah evde oturup öğleden sonra hacı hafız ağabeyim ve Nureddin ile beraber Çufaruksa'ya giderek muhterem hocamız Mehmed Rüşdü Âşık Efendi ile mülakat nasip olup gece yarılarına kadar evinde sohbet ettik. Kemal efendi de orada idi.” (Sol sayfa arkadan devam eden başka bir olayla ilgili.)

5- Derkenarlar, şukkalar, tezkereler

Önemli gördüğü ders notlarını, anekdotları, rastladığı hoş beyitleri veya kendi eşarını, kısa hatıraları defterlerinin ve kitaplarının ara sayfalarına, iç kapaklarına ya da müstakil bir küçük kâğıda yazarak sayfa arasına bırakma âdeti de oldukça sık rastlanan bir hassasiyettir.

Çocukluğunda karşı köydeki hocasının dersine gitmek için her gün -şimdi şose- çamurlu patikaları uzun süre aşmak zorunda olduğu için hiç değilse işini biraz kolaylaştırmayı maksuden, yörede başkasından bulması imkânsız Arapça ders kitabını en azından ödevlerini yazabilmek için akşam eve götürmeyi hocasından rica etmesi üzerine hocanın, ‘biz bu kitapları bedava mı bulduk’ minvalli ‘kıymet bilir’ cevap verdiğini, bunun üzerine işinin zorlaştığını ve ödev yazacak kâğıt bulamadığı bir zaman da tarladaki mısır somaklarını koparıp üzerine yazarak dersine çalıştığını anlatmıştı.

Kâğıt ve kalem bulmanın nerdeyse baştan icat etmek kadar zor olduğu o zamanlara dair bir hatırası da dersini yazmak için bir türlü kâğıt bulamayınca “yolda gördüğü cami inşaatında kullanılan çimentolardan arta kalan” kâğıtları alıp itinayla düzleştirmesi ve o günkü dersini bunların üzerine yazmasıdır. Daha sonraları bir hatıra olarak sakladığı bu küçük sarı kâğıtları ortasından iplik geçirip ciltleyerek saklamış.

Kâğıtları arasında tek başına bir tarihî eser olan başka iki sayfanın sol-altındaki nota göre ise sol sayfadaki hadis, 1956'daki bir ders gününde, bir medrese âliminin hafızasına alması gereken ilimlerin yanı sıra, Arapça ve Farsça'nın haricinde Almanca da bilen mütebahhir hocası Hacı Dursun Efendi tarafından bizzat yazılmıştır:

“Bu hadis-i şerif çok muhterem üstadım hacı efendiden alınmıştır. Birçokları da mübarek yed-i şerifleriyle tahrir buyurdukları levhadan yazılmıştır. El-aciz hafız Hilmi.”

6- Mektuplar

Hoca efendinin başta ağabeyi Resul Efendi (aynı zamanda ilk hocası ve hafızlık için dizi dibine oturduğu muallimidir), kayınpederi, hocaları ve talebeleriyle olan mektuplaşmalarının en özel bölümlerinden biri hocası Mehmed Rüştü Aşıkkutlu ile olan yazışmalarıdır. Bu mükatebelerin sebeplerinden biri de ‘talebe alışverişi’ olurmuş.

Buradaki 26 Haziran 1970 tarihli nüshada Aşıkkutlu hoca efendi, Hilmi hocanın ağabeyi Resul hocaya “geç anladı diye yüreksiz olma, hafız olacak değil, namaz kılacak kıldıracak kadar öğrense eyi” diye seviyesini tarif ettiği bir talebeyle birlikte iki sayfa-tek yapraktan ibaret bu pusulayı gönderiyor ve aslında aralarında hoca-talebe olarak bir hürmet ilişkisi olan Resul amcaya, eline gelen talebeyi istişare ile ‘paslamış’ oluyor.

7- Sicil kayıtları ve kütüphane

Aynı zamanda etrafındaki kimselerle ilgili bazı tarihleri dakik olarak not alması hoca efendiyi adeta bir fahrî muhtar hüviyetine büründüren özelliğidir. Kitaplarının satın alınma- ele geçirilme- ciltlenme tarihleri -vesileleriyle birlikte- iç kapağa not edildiği gibi buralara köyde eskiden tanıdığı bir baba dostunun vefat tarihi, evlilik günü, askerliğe gidişi gibi aslında küçük ama hatırlanmak istenip zihne gelmediğinde büyüyecek bazı mühim kayıtları düşer.

Temel tefsirler-hadis kitapları, Muhammediye, Kamusu’l-Alam, Halebî tercümesi Babadağî, Hülasatü’l-Beyan, İrşadü’l-Gafilin, Mülteka şerhi Mecmaü’l-Enhür, Hafız Ethem Divanı, Niyazî-i Mısrî Divanı ve daha birçok yazma-matbu eserin doldurduğu kütüphanesindeki her kitap bu türden bilgiler saklama potansiyelindedir. Çünkü ne zaman ve hangi eseri okurken bir habere tesadüf edip hemen kaydedeceği doğal olarak belli değildi.

 

Sadullah Yıldız





Yorum
Dua
Hamza tok
Selamun Aleykum ALLAH TEALA sağlık SIHHAT AFİYET VERSİN umutlarımızı kazandırsın. Imtihanimizi da kazanan kullardan eylesin.
04/10/2017, 16:36

İlgili Konular