, 21 Kasım 2017
Tehditten Tercihe Bir Cumhurbaşkanı Adaylığı Hikayesi

4795

Tehditten Tercihe, Bir Cumhurbaşkanı Adaylığı Hikayesi

Paris’te hukuk, felsefe ve siyasi ilimler fakültesini bitiren Başgil’in hangi kitabını okursanız okuyun karşınızda bir ilim adamı olduğunu anlarsınız. Başgil ilim adamı olmasının yanında bir siyaset adamıdır da. Onun siyaset adamlığı kuru bir kavganın ve partizanlığın çok üstünde; vatanı, milleti, devleti için hizmet etmeye çalışan vakur bir mücadele adamı çizgisindedir. Fakat bir konu var ki Başgil’in yıllar süren tüm bu siyaset hayatının önüne geçmiştir: Cumhurbaşkanı adaylığı... Muhammed Özbey yazdı.

İlgili Yazılar
Alaattin Karaca ile Ali Fuat Başgil Üzerine Konuştuk
Alaattin Karaca ile Ali Fuat Başgil Üzerine Konuştuk

17 Nisan 1967, Ali Fuad Başgil Hoca’nın ölüm tarihi. Muaz Ergü, ölümünün 49 yıldönümünde Hoca’yı anmak ve hatırlamak maksadıyla Prof. Dr. Alaaddin Karaca Bey’le bir söyleşi yaptı.
17/04/2016 10:10
Dilin milliyeti ahenk ve söyleyişte saklıdır
Dilin milliyeti, ahenk ve söyleyişte saklıdır

Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil 1948 yılında yayınlamış olduğu Türkçe Meselesi adlı eserinde Türkçe üzerine yapılan müdahaleleri ve bu müdahalelere karşı duruşları “ÖzTürkçeleştirme” döneminin canlı şahidi olarak aktarıyor. Sefa Toprak yazdı.
27/08/2014 12:12
İnsanın kıymeti iyi huylarında ve r h terbiyesinde
İnsanın kıymeti iyi huylarında ve rûhî terbiyesinde

‘Gençlerle Başbaşa’da asıl meselemizin hangi milletten olursa olsun, dinlilerle değil, dinsizlerle mücadele etmek olduğunun altını çiziyor Ali Fuad Başgil. Metin Erol yazdı.
24/04/2015 12:12
Hayatı başlı başına bir mücadele ve öğüt idi
Hayatı başlı başına bir mücadele ve öğüt idi

Ali Fuat Başgil'in Türk-Mısır Dostluk Cemiyeti başkanlığını Seyyid Kutub’un idam edilmesi üzerine bırakması, şuurlu bir Müslüman ve ümmetin derdiyle dertlenen bir insan olduğunun göstergesidir. Mehmet Baş yazdı..
17/04/2014 08:08
Bugün 26 Mayıs neşe dolmuyor insan
Bugün 26 Mayıs neşe dolmuyor insan!

Darbelerin üzerinden yıllar geçmiş olsa da etkisi yıllar yıllar sürüyor. Türk darbe tarihi bizden neler alıp götürmüştü. 27 Mayıs'ın üzerinden kaç yıl geçti…
26/05/2011 09:09

Ordinaryüs Profesör Doktor Ali Fuad Başgil ismini lise yıllarımda duydum. Pek çokları gibi benim de kendisiyle tanışmama vesile olan ve ilk okuduğum eseri ‘Gençlerle Başbaşa’ idi. Kitap, giriş seviyesi için, adından da anlaşılacağı üzere gençler için hacmi küçük ama içeriği büyük bir eserdir. Gençlere hediye etmek için üç beş tane almışlığım ve hediye etmişliğim de vardır.

Başgil’in hakkındaki biyografik malumatı es geçip, 1893 Samsun doğumlu ve Samsunlu olduğunu belirtmekle yetineceğim çünkü sözü uzatmış oluruz.

Paris’te hukuk, felsefe ve siyasi ilimler fakültesini bitiren Başgil’in hangi kitabını okursanız okuyun karşınızda bir ilim adamı olduğunu anlarsınız. Yazdıkları, söyledikleri karışık değildir, ağdalı bir dil kullanmaz; bilakis sade ve kolay anlaşılırdır. Zaten söylediklerini bu kadar mühim kılan saiklerden biri de budur. O kadar reel, o kadar görünen, o kadar somut, o kadar sık karşılaştığımız problemlere parmak basar ki; bize sıradanlaşmış gözüken problemlerin anormalliğini hatırlarız. Kendi yaşamından bahsederken bir anda hayata dair temel bir konuda “sehl i mümteni” kâbilinden bir cümle okuruz ve şaşakalırız.

Ali Fuad Başgil ilim adamı olmasının yanında bir siyaset adamıdır. Onun siyaset adamlığı kuru bir kavganın ve partizanlığın çok üstünde; vatanı, milleti, devleti için hizmet etmeye çalışan vakur bir mücadele adamı çizgisindedir. Ülkesine hizmet için Adnan Menderes’le görüşür; Celal Bayar’la görüşür; askerler ve paşalarla hatta Cemal Gürsel’le bile görüşür; Osman Bölükbaşı’yla görüşür; danışır, danışılır; fikir alır, fikir verir; hükümet kurulamazsa aracılık yapar; destek verdiği hükümetin yanlışını eleştirir, muhalefet ettiği hükümetin doğrusunu destekler... Kısacası, ‘âkil adam’ da diyebiliriz Ali Fuad Başgil’e. Fakat bir konu var ki Başgil’in yıllar süren tüm bu siyaset hayatının önüne geçmiştir: Cumhurbaşkanı adaylığı.

Cumhurbaşkanı adaylığı büyük destek bulmuştu

Ali Fuad Başgil, 27 Mayıs darbesinden sonra yapılan 15 Ekim 1961 seçimlerinde Adalet Partisi bağımsız Samsun senatörü seçilmiştir. Başgil, seçimlerden önce yurtdışındadır; hatta seçim çalışmalarına iştirak etmemiştir. Başgil’in o tarihlerde yurtdışında olmasının iki sebebi var. Birincisi; Başgil önceden ayarlanmış bir konferans için Lisbon’a gitmiştir. İkincisi ise: Başgil Türkiye’de 2 ay 18 günlük bir hapis cezası çektikten sonra sürekli sivil polis takibinde yaşıyor ve tekrar tutuklanması için bir bahane aranıyordur. Bundan yorulan Başgil, konferans vesilesiyle Lisbon’a gittikten sonra Cenevre’ye geçip dinlenir ve seçim sonuçlarını bekler. Elbette seçim sonuçlarını oturduğu yerden beklemez; hapse atılmasına sebep olan icraatı yapmaya devam eder: Yazı yazmak. Başgil seçildikten sonra memlekete döner. Döner dönmez de gazetecilerin “Cumhurbaşkanlığına adaylığınızı koyacak mısınız?” sorusuyla karşılaşır. Hatıratındaki beyanatlara göre Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığı, üzerinde çok düşünülmüş değil, zuhurata tâbi olan fakat hiç yadırganmayan ve çok destek bulan bir adaylıktır. Gazetecilerin bu sorularının ve Başgil’e cumhurbaşkanlığını yakıştırmalarının sebebi ise bana göre belli. Başgil, zikrettiğimiz üzere âkil bir adam. Memleket meseleleri üzerine ilim adamlığından ödün vermeden kafa yoran, söz söyleyen ve eyleme döken bir isim. Türkiye’nin en buhranlı dönemlerinden olan 27 Mayıs darbesi sonrası, askerden emaneti alacak sayılı isimlerden biri olan Başgil’i gayet tabi ‘sağ’ hatta küçük de olsa bazı ‘sol’ kesim cumhurbaşkanı olarak kabul edebilecektir.

Ali Fuad Başgil, yanında dostları ve Ferruh Bozbeyli, Ertuğrul Akça gibi milletvekilleri ile birlikte tren vasıtasıyla İstanbul’dan Ankara’ya geçerken pek çok istasyonda “seni başımızda görmek istiyoruz” diye coşkulu kitleler tarafından karşılanır. İzmir’den, Erzurum’dan, Karadeniz bölgesinden gelen milletvekilleri “her gittiğimiz yerde halk sizi başlarında görmek istediğini söyledi” der. Adalet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi milletvekilleri kendisine destek verir. İstişareler sonucunda Başgil, 23 Ekim’de cumhurbaşkanı adaylığına karar verir. Öğle saatlerinde Ankara’daki yerleştiği otelde, bir beyanname hazırlanır ve yayılır. O günün akşamında ise bir subay gelip kendilerini başvekâletten (başbakanlık) çağırdıklarını bildirir. Etrafındakiler “Adaylığınızı geri almanız için sizi sıkıştıracaklar, katiyen yılmayınız” tavsiyesinde bulunurlar.

“Adaylığınızı geri almanız lazımdır”

Başgil, akşam saatlerinde Tahsin Demiray, Fethi Tevetoğlu, Ali Fuat Alişan, Şadi Pehlivanoğlu ve bir grup milletvekiliyle başvekâlete gider. Kapıda kendilerini 27 Mayıs darbesinde Birinci Ordu Komutanı olan, Milli Birlik Komitesi Üyesi ve sonrasında başbakan yardımcılığına getirilen Fahrettin Özdilek ile Milli Birlik Komitesi Üyesi ve sonrasında devlet bakanı olan Sıtkı Ulay karşılar. Demiray ve Başgil, bu ikili ile baş başa kalır. Başgil’in deyimiyle, “Ben, saf adam, sanki bu davet sırf bir tanışma ve görüşme davetiymiş gibi uzun konuşmalara daldım. Hükümet ve idareden söz açarak fikir beyanına giriştim.” der. Başgil temiz bir hissiyatla konuşurken Sıtkı Ulay sözünü keser ve “Bizim konuşmak istediğimiz başka mevzular var. Onları konuşalım” der. Ulay, Başgil’in cumhurbaşkanlığına adaylığı bahsini açar. “Adaylığınızı geri almanız lazımdır. Gürsel Paşa’nın karşısında başka bir adaylığa asla müsaade edemeyiz.” der. Meclisin açılması, milletvekili seçimleri, koca bir Ordinaryüs Profesörün Cenevre’den kalkıp gelmesi pek bir şey ifade etmez. Hele hele ‘demokrasi’, demokrasi tesis etmeye çalışan bu şahısların gözünde hiçbir şey ifade etmez çünkü Fahrettin Özdilek tam bu noktada der ki: “Biz de demokrasi dedik durduk ve seçimlere öyle girdik. Seçimlerden çıkan netice bu mu olmalıydı?” Özdilek’in bu ifadesi, neredeyse 70 yıldır devam eden bir zihniyetin sık sık duyduğumuz cümlelerinden biridir. Zaten Başgil, bu konuyu anlattığı yazının sonuna bir not eklemiştir: “Bu teessüf ifade eden sözlerden anlaşılıyor ki, sayın Fahrettin Özdilek Halk Partisi’nin seçimlerde büyük bir ekseriyet kazanmasını bekliyordu. Halk efkârından ve memleket realitelerinden habersizlik bu kadar olur.”

“Mezarınız Etlik’te olabilir”

Ali Fuat Başgil, tüm soğukkanlılığını ve vakarını korumaya çalışarak, diplomasi ve ikna çabaları ile muhataplarıyla konuşmaya devam eder. Heyhat, ne mümkün?! Sıtkı Ulay bir ara ordunun içinde yeni bir cunta kurulduğundan ve Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi emrini de kendilerine bu cuntanın verdiğini söyler. Başgil daha sonra bu cuntanın Talat Aydemir cuntası olduğunu buna inandığını belirtse de, Ulay’a ve diğerlerine talimatı bunların verip vermediğine dair şüphelidir. “Biz size cuntadan aldığımız talimatı tebliğ ediyoruz. Kabul edip etmemek size aittir. Fakat kabul etmediğiniz takdirde sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Bunu açık söyleyelim.” Ali Fuat Başgil, büyük hukukçu, nazik bir ilim insanı açıkça tehdit edilmektedir. Hatta tehdit bitmemiştir. Kendi canından gayrı tehditler de vardır: “Netice yalnız bundan ibaret kalmaz. Meclis açılmadan dağıtılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve askeri idare devam ettirilecektir. Siz bir hukuk profesörü olarak memleketin böyle bir akıbete düşmesine elbette razı olmazsınız.” Ali Fuat Başgil, Sıtkı Ulay’ın bu sözleri bu kadar soğukkanlılıkla söylemesine bir hayli şaşkındır. Şaşkınlığını ve çöküşünü Sıtkı Ulay’ın fark etmesine, kuvvetle muhtemel bundan memnun oluşuna da içerler. Başgil, “tehdit ve terör altında iş görecek ve muvaffakiyet arayacaklardan değil”dir. “Tekme ve tabancayla iktidara gelmek, onun işi değildir.” “Bu bakımdan Paşa, karşısında tam adamını bulmuştu.” Her şeyden öte, Başgil yaşı 70’e yaklaştığı için hayatının geri kalanının nazarında pek değeri olmadığını belirtmekle birlikte; asıl korkutucu olanın meclisin dağıtılması, seçimlerin iptal edilmesi, partilerin kapatılması ve askeri idarenin devam etmesi olduğunu söyler. Tüm bunların sebebinin ise kendisi olacağından endişelenir.

Ali Fuad Başgil, nazik bir insan olması hasebiyle tehditlerden çekindiğini söyleyecek kadar dürüsttür. Zaten onu okudukça açık sözlü ve kendisiyle barışık bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bu açıdan, Başgil’in beyanatlarını doğru kabul ediyoruz. Fakat bazı söylentilere göre bu toplantıda Başgil’e silah doğrultulmuştur. Kimilerine göre Sıtkı Ulay silahını çıkarıp masanın üzerine koymuştur. “Mezarınız Etlik’te olabilir.” demiştir. Bunlar doğru da olabilir. Başgil yazmadı diye reddedemeyiz çünkü eğer böyle bir olay yaşandıysa Başgil’in bunu yazmamak için pek çok makul sebebi vardır.

Adnan Menderes’in akıbeti

Başgil bu durum karşısında senatörlükten de istifa edeceğini ve evine döneceğini söyler. Fakat bu da hoş karşılanmaz. Silah zoruyla cumhurbaşkanlığı adaylığını engelleyenler, eğer Başgil senatörlükten istifa ederse onu ne derece zorladıkları ayyuka çıkar diye endişelenmektedirler. Başgil ise son söz olarak kararının kati olduğunu söyler ve ayrılır.

Durumu istişare ettiği arkadaşlarından bir kısmı bu tehditlerin kurusıkı olduğunu söyler. Başgil ise eğer bu tehditler blöf değilse, yani gerçekse, sonuçlarının onulmaz bir yaraya sebep olacağını belirtir. Başgil’in kararındaki en önemli amil muhtemelen Adnan Menderes’in akıbeti ve kendisinin bu süreçteki tutumudur. 27 Mayıs ihtilalinden evvel Ali Fuad Başgil, Adnan Menderes’i defaatle uyarır. Vaziyetin iç açıcı olmadığını, hükümetten çekilmelerini yoksa kötü şeyler yaşanacağını belirtir. Menderes ise Başgil’in uyarılarını dikkate almaz. Başgil bunları düşünür ve başkasına verdiği tavsiyeyi kendisine de verir. Tavsiyeyi verir, kararı da netleşmek üzeredir fakat merak etmiştir; hemen hemen herkesin cumhurbaşkanı olmasını istediği, tüm ülkede meşhur bir hukuk profesörüne yöneltilen bu tehditler gerçek miydi? Bu yüzden, MBK tarafından emekli edilen eski Genelkurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala ile görüşüp durumu sorgulamak ister. Zaten bunu Sıtkı Ulay da tavsiye etmiştir. Gümüşpala, Başgil’e meclisin açılış günü kendisinin askerler tarafından linç ettirileceğini haber aldığını ve bu yüzden kendisine Cenevre’de kalması gerektiğini belirten bir telgraf çekilmesini arkadaşlara rica ettiğini söyler. Adalet Partisi’nin Başgil’i Türkiye’ye bir gün rötarlı çağırma sebebi belli olmuştur. Ayrıca Sıtkı Ulay’ın “hayatınızı garanti edemeyiz” sözünün manası da anlaşılmıştır.

Türk milletinin bir aralık uyanır gibi olan tarihi, yeniden kabuslu bir yola girmiştir

Gümüşpala’dan sonra Ali Fuad Başgil, Osman Bölükbaşı ile görüşür. Prof. Abdülhak Kemal Yörük ve Fuat Arna da istişareye dâhil olur. Burada Bölükbaşı, 23 Ekim’de silahlı kuvvetler kumandanlarıyla parti liderleri arasında yapılan toplantıdan bahseder. Askerler partilerin cumhurbaşkanı adayı göstermemelerini dayatır ve bu konuda imza alır. Ali Fuat Başgil aleyhine çok laflar edilir. Bu arada, Ragıp Gümüşpala’nın “Ali Fuat Başgil diye bir mesele kalmamıştır. Ben, Cenevre’ye, kendisine, Türkiye’ye dönmesi için telgraf çektirdim” dediği anlatılır. Politika böyledir; Başgil gündüz farklı bir şey duyarken gece farklı bir şey duymaktadır. Netice itibariyle, Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesi fakat senatörlükte kalması gerekliliğinde mutabık olunsa da Başgil senatörlükten de istifa edeceğini söyler. Sonunda Başgil senatörlükten de istifa eder ve kendi deyimiyle “perde kapanır”.

Başgil, bu kapanan perdeyi bir ‘dram’ addetmektedir. Bu dramda kendisinin de gaflarının olabileceğini belirtir. Fakat sonuç itibariyle Türk milletinin bir aralık uyanır gibi olan tarihi, yeniden kabuslu bir yola girmiştir. Başgil, yaşanan zorluk karşısında kendisinden başka demokratik cephe milletvekillerine de rol ve vazife düştüğünü fakat yerine getirilmediğini söylemektedir. Bunların ne olduğunu söylememekle birlikte, çok mühim tespitleri vardır. Bu tespitlerden bir kısmı şöyledir:

Politika bir güreştir. Bu güreşte rakibe yılgınlık göstermek ve yersiz taviz vermek, yenilmeyi daha baştan kabullenmektir. Verilen taviz, tavizi doğurur ve tavizler silsilesi nerede biter, bilinmez.”

Cesaret, hayatın her safhasında olduğu gibi, hatta her safhasından çok, politikada üstün bir meziyettir. İnsanın bu meziyete ulaşması için ilk basamakta, elindekini feda etmeyi göze alabilesidir ki, buna feragat denir. Cesaret ve feragat, bu iki meziyete sahip olmayanların politika sahnesine girmeleri hatadır.”

Politikada hata ve gaflet, mimarlıktaki yanlış hesap gibidir. Affetmez, intikamını alır. Yanlış hesaplı bina gibi, hatalı politika da çöker ve altında yalnız hatalılar değil, masumlar da ezilir. Vaktiyle Hitler ve adamları, tanklı tüfekli ordularıyla Çekoslovakya üzerine yürüdükleri zaman, hata edip garp cephesine dönmeselerdi, bugün Alman vatanının bir parçası Rus çizmesi altında kalmazdı.”

Mutlu o insanlardır ki, ellerindekini millet yolunda feda etmek feragat ve cesaretine sahiptirler.”

“İlmi âsârından, şahsı ilminden, kalbi âlemden büyük”

Zamanındaki sisteme ve seçimlere dair tartışmalara binaen “Demokraside seçim gaye değil, bir vasıtadır. Gaye olan, devlet işlerinin selamet ve emniyetle yürümesidir. Seçimlerde sistemin en iyisi ve adaletlisi, bu gayeyi en iyi temin edenidir.”  sözü de eskimez bir ikazdır.

İstanbul Alayköşkü yakınındaki Aydınoğlu Tekkesi’nin son postnişini Ispartalı Gülyağcı Saatçi Hâfız Şeyh Bekir Necmeddîn Sıdkî Kâdirî Üveysî Enverî Efendi’nin dervişi olan, bir iddiaya göre de şeyhinden icazet alan ve bu yönünü pek açığa çıkartmayan Ali Fuat Başgil; 17 Nisan 1967’de, tam 50 yıl önce bugün Hakk’a yürümüştür. 66 sene boyunca asker kökenli cumhurbaşkanlarımız olduğu halde, bir sivil olarak darbe ertesinde cumhurbaşkanlığına aday olması ve yaşadıkları onun büyük bir cesaret abidesi olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Sene-i devriyesinin 50. yılı ile ülkemizin kaderini etkileyecek bir cumhurbaşkanlığı sistemi seçiminin art arda gelmesine de ilahi bir tecelli diyelim.

Dostu Nurettin Topçu mezar taşına şunları yazmıştır: “Kırk yıl Türk milletine ilim ve irfan aşılayan, ilmi âsârından, şahsı ilminden, kalbi âlemden büyük Anadolu’nun asil evlâdı Ali Fuat Başgil Rabbinin eşiğine ulaştı. Ruhu için Fâtiha istiyor

 

Muhammed Özbey






İlgili Konular