, 19 Ağustos 2017
Bir Dönüşüm de Rant Kültürü'nden Vakıf Kültürü'ne Doğru Olmalı

Necmettin Erbakan Külliyesi

2642

Bir Dönüşüm de Rant Kültürü'nden Vakıf Kültürü'ne Doğru Olmalı

''Vakıf toplumundan rant toplumuna dönüşüm kolay olmadı. Sevinerek belirtelim, tam dönüştüğümüz de söylenemez. Karşımıza vakıf adamlar, vakıf gibi icraat yapan gerçek kurumlar çıkıyor. Bir belde İslam toprağı olmuşsa oranın tamamen kuruması mümkün değildir. Baharı bekleyen tohumlar gibi her an yeşermeye hazır değerlerimiz, gizli hazine olarak toplumun genlerinde bekliyor.'' Cihad Meriç, Vakıf Haftası vesilesiyle yazdı.

Vakıf toplumundan rant toplumuna dönüşüm kolay olmadı. Sevinerek belirtelim, tam dönüştüğümüz de söylenemez. Karşımıza vakıf adamlar, vakıf gibi icraat yapan gerçek kurumlar çıkıyor. Bir belde İslam toprağı olmuşsa oranın tamamen kuruması mümkün değildir. Baharı bekleyen tohumlar gibi her an yeşermeye hazır değerlerimiz, gizli hazine olarak toplumun genlerinde bekliyor. İyiliğe liderlik yapan vakıf adamlar, tohumları çatlatan öncülerdir.

Eskiden şehir merkezinin rantlaşmasını önleyen vakıflardı. Peki, vakıflar bu işlevi nasıl gördü? Her zaman aynı sonuçları verdi mi? Sınırları neler oldu? Mahalle kurulmadan önce merkezinde caminin yer aldığı külliye inşâ edilirdi. O gün toplumun ihtiyaçları ne ise külliye de o kurumlardan oluşurdu. En önemlisi külliyeyi imar eden kişi o müessesenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir vakıf oluşturur ve başına bir mütevelli atardı. Kurucunun padişah, yönetici, halktan biri olmasına göre işleyişte, icraatlarda bir takım farklılıklar olmuştur. Burada ana amaç o kurumun yaşaması için gereken imkanın bir bütçe ile oluşturulması ve kimseye el açmadan; dükkan, köy, hamam, kira gibi gelirlerle organizasyonun varlığını sürdürmesidir. Yani bir mal veya hizmet bu iş için dondurulmuştur/ durdurulmuştur. Zaten vakıf kurumu adını bu fonksiyonundan alıyor. Sözlükte vakf: "Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak." Hukuki anlamda: "Bir malı veya bir şeyi bir işe bağlayıp o yolda devamlı kılmak. Bir şeyi karşılıksız olarak Allah yoluna vermek." (Osmanlıca-Türkçe Yeni Lugat, Abdullah Yeğin) 

Vakıf ve Külliye alanında güzel çalışmalar var. Bu gibi çalışmaların çoğalmasını temenni ederim. Birkaç örnek verecek olursak. Sosyal tarih alanının araştırılmasında öncü isimler; Fuad Köprülü, Ömer Lütfi Barkan... Onların bıraktığı yerden bayrağı günümüze taşıyanlar; Ziya Kazıcı, Bahaeddin Yediyıldız, Fahri Unan, Gönül Cantay... Yayın faaliyetine hüzünlü veda eden Marifet Yayınları'ndan çıkan İslami ve Sosyal Açıdan Vakıflar (yazarı Ziya Kazıcı) kitabını özellikle hatırlatmakta fayda var. Ziya Bey'in sosyal tarih açısından birçok değerli çalışması var. Konu ile ilgili araştırma yapacaklara bu ipuçlarını verdikten sonra, "Vakıf günümüze ne söylüyor, dertlerimizi çözebilir mi?" sorusunun peşine düşelim.

Gelir uçurumunun önüne vakıf kültürüyle geçilir

Yeni mahalle/ ilçe/ şehir oluşmaya devam ediyor, yine merkez seçiliyor. Hatta birileri merkezin veya yatırım yapılacak yerin nerede olacağını önceden biliyor ve o bölgede araziyi topluyor. Sonra o merkeze büyük dükkanların olduğu AVM dediğimiz yapı inşâ ediliyor. Bu yapı içindeki dükkanlar büyük firmalara kiralanıyor. Yani rant üzerine rant katlanarak birilerinin cebine gidiyor. İşte manasını yitiren maddeci dünyanın önerdiği nizam budur. Üzülerek belirtelim, bugün yaşadığımız hayatın özeti de böyledir. Dünya ile entegre olmuş, özgürleştirilmiş(!) demokratikleştirilmiş(!) her ülke için durum aynıdır. Makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Bazıları ülkelerden, kendi toplumlarından daha zengin. Dünya borç stoğu yüzde üç yüz elli; basit mantıkla üç buçuk yıl dünya halkları olarak yemesek, içmesek, giymesek bu borcu ancak öderiz. Borçluyu biliyoruz; peki alacaklı kim? Artık devletten büyük kişi, aile ve gruplar var. Global veya yerel bu kişi ve gruplar ellerindeki bu hava para ile boş durmuyor. Birçok karışıklığın sebebi de bu doymak bilmeyen azgınlar değil mi? 

Aynı durum vakıf kültürü yaşansa nasıl olur? O merkez kamunun malıdır. Bugün belediye yerel anlamda kamuyu temsil eder. Belediye veya o mahalle halkı bir vakıf kursa ve o merkez insani yaşama uygun tasarlansa, çağımızın külliyesi inşâ edilir. Dükkan kiraları esnafın yaptığı işe göre yani gelirine göre belirlenir ve oradan elde edilen gelirle külliye topluma hizmet eder. Böyle daha güzel olmaz mı? Bu şekilde paranın/servetin sadece birilerinin elinde dolaşan meta haline gelmesine set çekmiş oluruz. Ayrıca sonradan oluşan değer de dolaylı yoldan, hizmetlerle tekrar topluma aktarılır. İşte Osmanlı tekelleşmenin, gelir uçurumlarının önüne vakıf kültürüyle geçti.

Aynı şekilde ahilik kültürü ile canavar şirketler oluşmasına da izin vermedi. Narh sistemiyle hem tüketiciyi hem de üreticiyi korudu. İşte böyle diyorsun da "Bizim de global bir şirketimiz olsa iyi olmaz mı?" diye soranlar oluyor. Bu konuda ifrat ve tefrit dengesi her şeyde olduğu gibi önemlidir, hikmet bu dengeyi gözetmek için gereken basiret ve aklı selim bakışı sağlar. Sistemlerin çöķmesi işin hikmetinin kaybolmasından kaynaklanır. Örnek olarak Afrika'ya gidip kaynaklarını sömürecek bir şirketin bu topraklardan çıkmasını istemem; fakat Afrika'ya giderek oraya değer katacak bir şirketi de selamlarım. Fark değer ve paylaşım nizamı mı, rant ve çıkar sistemi mi?

Hayatın ak(a)madığı tüm alanlar kurumaya mahkumdur

Bugün belediyelerin, devletin birçok kurumunun yaptığı işleri eskiden vakıflar yapıyordu. Günümüzde sormamız gereken soru; "Belediyeler ve diğer kurumlar vakıfların yaptıkları işleri yapabiliyorlar mı?" Konuyla ilgili güzel bir örnek: Yakın zamanda ziyaret ettiğim Abdurrahman Gazi'nin kabrinin yanında bir yapı dikkatimi çekti. Sancaktepe Belediyesi'nin inşâ ettiği Necmettin Erbakan Külliyesi; camii, kütüphanesi, kıraathanesi, çocuk ve gençlik merkezleri, güzel sanatların icra edildiği  dükkanlar, her birinin kapısında âlimlerin adının yazılı olduğu çalışma sınıfları, mekatronik ve stem atölyesi... ve ortasında havuz bulunan geniş bahçe. (Bahçe ağaçlı olsa daha güzel olur.) Yani geçmiş iyi okunursa bu işler daha da iyi yapılabilir. Bu tip alanlar turistik yapı olmamalı, hayattan kopmak yerine bilakis hayatın tam ortasında ve onun çapını genişleten değerli bir merkez olmalıdır. Kadim çarşılarımız da turistik yerler haline gelerek insansızlaşıyor ve hayatın merkezinde olma işlevini kaybediyor. Hayatın ak(a)madığı tüm alanlar kurumaya mahkumdur. Yani tarihi çeşmeler gibi, istediği kadar caddenin ortasını süslesin, musluğundan su akmıyorsa eksiktir.

Adını “külliye” koyunca tamam oluyor mu?

Peki, işin sınırları neler? Bir yapı, adına vakıf, külliye demekle bu isimlerin oluşturduğu tasavvuru taşıyabilir mi? Eskilerinin tabiriyle adına değil yaptığı işe bakılmalıdır. Mesela adı vakıf, eski bir tarihi külliyenin üzerine oturmuş; fakat dernek gibi çalışıyor. Evet bu ayrım önemli. Siz vakıf mısınız, dernek misiniz? Bir yapı sadece bir gruba hizmet edecekse, kusura bakmayın, o kurumun adı dernek olur. Vakıf ise din, dil, ırk ayrımı gözetmeden tüm topluma hizmet eder. Yani vakıf isen kapıdan kimseyi çevirmemelisin, sadece güvenlik amaçlı gerekli tedbirleri alabilirsiniz. Dernek gibi çalışacaksanız topluma ait olan o tarihi yapıyı derhal boşaltmanız gerekir. Kendi cemaatiniz için bir yer imar edersiniz ve orada istediğiniz gibi davranabilirsiniz. Bu noktada vakıf ile derneğin farkı da ortaya çıkıyor.

Külliye de aynı şekilde, adı üzerinde hayatı bütünüyle kuşatan eğitim kurumudur. Hayat orada başlar ve orada biter. Külliye'nin içindeki tek eğitim kurumu medrese değildir. Külliye'nin her unsuru eğitim kurumu idi. Toplum için hizmet üreten ve beşikten mezara adam yetiştiren bir merkezdi. Camii, çarşısı, kütüphanesi, darülşifası, tabhanesi, imareti, tekkesi, zaviyesi, hanı,kervansarayı, hankahı, hamamı, mesire alanı... liste uzar gider. Eskiden de bazı vakıflarda gerek kurucu gerek yönetim kaynaklı sorunlar olmuştur. Bu durum büyük işler gerçekleştirmiş vakıf kurumunun işlevi yanında hiç ölçeğindedir. Kurumlar ile insanların kaderi iç içe geçmiştir; cemaatlerin yetiştirdiği bireyler için de aynı önermeyi uygulayabiliriz. Eğer grubun çıkarlarını her şeyin üstünde tutan adamlar yetiştiriyorsak o tam dernek üyesi olmuştur. Vakıf adam ise tüm topluma hatta kainata hizmet eder. Rabbim vakıf adamlardan razı olsun. Amin.

Ahi, aile, külliye, mahalle ve şehir

İşin özeti eli iş tutan ahlaklı, eline-beline-diline sahip adamı (Ahi) yetiştirirsek, iyi adam ve iyi kadının kuracağı aile de güzel olur. Bu değerlerimiz üzerine çatısı yükselen aileler de mahalleyi oluşturur, mahalleler de merkezinde külliye olan hasretini çektiğimiz şehri imar eder.

Ben konuyu beş kelime ile özetliyorum: Ahi, aile, külliye, mahalle ve şehir. Altı asır ayakta durmuş varisi olduğumuz Osmanlı medeniyet tasavvuru özet olarak bu beş kelimede saklıdır. Bu beş kelimeye üflenen ruh vakıftır, hepsinin sırrı da İslam'dır.

 

Cihad Meriç