, 21 Ocak 2017
Proje Okullardan İmam Hatiplere Maarif Bunalımı

5942

Proje Okullardan İmam Hatiplere Maarif Bunalımı

''Sahi başka bir formül bulamaz mıyız artık? Eğitim işi şaka değil. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana genel olarak kötü bir şaka mahiyetinde gelişmiş olabilir her şey ama her başa geçenin bu vizyonsuzluğu kabullenmesi vacip midir?'' Deniz Baran yazdı.

Hatırlarsınız, geçtiğimiz eğitim sezonunun sonuna doğru yaklaşırken haber bültenlerini “lise protestoları” kaplayıvermişti. Ülkenin “elit eğitim kurumları” diye nitelendirilebilecek liselerden başlayan bir itiraz dalga dalga yayılıp farklı şehirlere ve hatta imam hatiplere kadar ulaşmıştı. Meselenin özü, hükümetin “proje okul” adını verdiği yeni uygulama ile alakalıydı. Proje okul tanımı altında, başta İstanbul olmak üzere birçok ilin en iyi liseleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın standart bürokrasi şemasından ayırılıp doğrudan merkezden atanan, yüksek yetkilerle donatılmış müdürlerin yönetimine bırakılmıştı. Sonraki süreçte ise bu müdürler, müdürlerin etrafına topladıkları kadrolar, öğretmenler derken proje okul denen uygulamanın, kapsadığı okulların yapısına esaslı bir müdahale planını (en azından imkânını) içerdiği anlaşıldı.

Bense geçen seneden, hatta en başından beri proje okul meselesine dair olan biten ne varsa yakından takip ettim. Çünkü ben de “proje okul” kapsamına ilk sokulan okullardan biri olan, İstanbul’un tarihi liselerinden birinden mezunum. Sadece mezun olmakla da kalmayıp benim okulum ve benzer okulların içerisinde barındırdığı “camia” ortamının da oldukça içinde biriyim. Hâliyle yeri geldi, oturup neler oluyor diye düşünmek durumunda da kaldık, yeni idare ile okulun/camianın farklı bileşenlerinin arasındaki çatışmalarda aracı olmak durumunda da… Yeri geldi, idareye tepki ve kaygılarımızı belirtmek için ne yapabiliriz diye kafa da patlattık ve yeri geldi, meselenin ister istemez siyasetle çok ilintili olmasından ötürü kendi aramızda da ciddi tartışmalar yaşadık.

“Kültürleşen” baskı

Tam bu meselenin alevlendiği günlerde ise Dünya Bizim’de proje okul sisteminin kendisine değil ama lise çevrelerindeki tartışmalarda kullanılan argümanlara yönelik bir yazı yayımlandı. O dönem, gelişmeleri yakından gözlemleyen biri olarak, bu yazının üzerine bir polemik yazısı daha yazmaya çok niyetlendim. Çünkü sosyal medya, her zamanki yavanlığıyla, yapılması gereken tartışmaları bulandırıyordu. Dahası mevcut “elit okulların” on yıllar boyunca oturttuğu kültürün her bir unsurunu kutsayan, iktidar politikalarını baskıcı bir ideolojik müdahale olarak tanımlarken on yıllar boyunca kendi bulundukları kurumlarda-yörelerde aynı baskıları uygulamış, hatta bu baskının bir nevi “kültürleşmiş” olduğunu görmezden gelen; hâliyle de okullarının toplumun farklı kesimlerinin farklı taleplerine (hem de farklı görülen kesimlerin oy verdiği parti uzun yıllardır hükümet olmasına rağmen) kapısını kapama haddini kendinde gören camiaların kopardığı tantana, haklı oldukları şikayetleri dahi bastıracak kadar rahatsız edici seviyeye varabiliyordu.

Ben de iki arada bir derede iken içimden geçenlerle gözlemlediklerimi sentezleyen bir yazı yazmanın hiç yoktan kendi düşüncelerimi oturtmak için faydalı olacağını düşündüm. Ama zihnimde toparlayamadığım bazı noktalar vardı, olmadı, yazamadım. Bu seneki eğitim sezonun açılışından beri (OHAL’in de etkisiyle) olan biten birçok hadise ise geçen sene alevlenen ve sonra sönen proje liseler tartışmasını (ve isyanlarını) nasıl tekrar gündeme taşıdıysa, bir önceki seferde yazamadığım yazı da benim gündemime dönüverdi. Ama daha derin problemler ve sorularla…

Nihayetinde diyebilirim ki şahsen bir model olarak eskiden beri desteklediğim bu projenin iyi yanlarını görmeye çabalamadım değil, çabaladım. Hem de proje okul uygulamasıyla hükümete yakın üst kadroların yapacağı olası tartışmalı müdahalelere yönelik kaygıları da aynen paylaşmama rağmen bu çabam mevcuttu. Zira pedagojik kaygılarla, liyakatın bir nebze önemsendiği (biraz ütopik geldiği içi bir nebze diyebiliyorum…) ve değişen Türkiye sosyolojisine ayak uyduramayan arkaik bir anlayışı biraz dengeleme saikiyle atılacak adımları desteklemeye meyyaldim. Nosyon olarak proje okul konseptini ve rotasyonu da doğru buluyordum. Ancak geldiğimiz noktada bu çabayı sürdürmenin pek anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü atılan adımlar usulsüzlük ve adaletsizliği tavan yaptırır durumda ve artık kendime itiraf ettim ki mesele “proje okul”un daha ötesinde…

Buzdağının görünmeyen yüzü

Okulların açıldığı ilk gün –özellikle “bizim mahalleden olmayan”- birçok haber sitesinde iki haber vurgulu şekilde verildi. Biri, 15 Temmuz’a dair bir kitapçığın/broşürün dağıtılmasıydı. İkincisi ise bazı okullarda açılış dersinde Fatiha okutulmuş olmasıydı. Kaçınızın dikkatini çekti ya da kaçınız üzerinde durdu bilmiyorum ama işte bu ikinci haber benim zihnimde şimşeklerin çakmasına ve hatta bir fırtınanın çıkıp da zihnimi karman çorman etmesine sebep oldu. İnanın o haberi okuduğumdan beri bu olaya nasıl yaklaşmam gerektiğini sorguladım. Sorguladıkça da belki de birçoklarına tuhaf gelecek ikilemlerin içerisinde kendimi buldum. Bu, sıradan gözüken, tipik övgüler veya yergiler alan haber, sanki ideolojik açıdan en derin çıkmazlarıma uzanan ufacık bir çatlak gibiydi. Bir yerde işin içinden çıkamayıp fikirlerini güvendiğim bazı büyüklerimle oturup istişare ettim.

Neticede hâlâ ne kanaate vardığım konusunda emin değilim ama artık emin olduğum bir tespit var ki o da son yıllarda hükümetin eğitim politikaları çerçevesinde meydana gelen tartışmaları mevcut şekilde yürütmenin çok bir manası yok. Çünkü proje okuldu, şuydu, buydu… Bunlar buzdağının görünen yüzü. Buzdağının görünmeyen yüzüne, yani karar alıcıların (ve bu mahallenin bireyleri olarak bizlerin) eğitim-ideoloji arasında kurdukları bağa, nasıl bir tahayyülle hareket ettiklerine mercek tutmak gerekiyor. Aksi halde her türlü övgü de yergi de yüzeysel kalıyor.

Eğitim ve ideolojinin sorunlu kardeşliği

Yazının geri kalanında yukarıda yaptığım tespiti örneklerle açmaya çalışacağım. Zira yazının ana temas noktası, proje okullar vs. değil, tüm o tartışmaların kökeninde yattığına inandığım eğitim-ideoloji bağlantısı.

Ancak baştan not edeyim: Mevcut duruşum ve hislerimden ötürü genel olarak eleştirel bir tona sahip olacağımı zannediyorum. Bakış açım rahatsız edici olabilir. Bir yandan, itiraf edeyim, hâlâ nasıl yaklaşmam gerektiğini çözemediğim meseleler mevcut, hatta belki de birçok itiraza sebep olan politikaları uygulamaya sokan kişilerle aynı çözümsüzlükleri yaşıyorum. Ancak hem gözlemlerimle hislerime önem veriyorum hem de bir polemik başlatmak için düşüncelerimizin tamamıyla net olması gerektiğine inanmıyorum. Belki de bu yazı vesilesiyle bir tartışma başlar, biz de istifade eder, fikir değiştiririz.

Şimdi… Buzdağının görünmeyen kısmını nasıl açıklamıştık? Karar alıcıların, yani yöneticilerimizin kendi ideolojik tahayyülleri ile eğitim meselesine dair yaklaşımları arasındaki bağlantıyı ima etmiştik. Çok dolandırmayalım lafı, ideolojik tahayyül derken kastettiğim şey, İslamcı bir misyonun eğitim alanına yansıması. Kâh “biz İslami bir misyonun taşıyıcıları olarak eğitim alanına da müdahale edecek güce sahibiz, o hâlde üstümüzde bu işin vebali kalmasın diye nasıl bir müdahalede bulunalım?” diyen, esasında samimi ve pür ideolojik bir mantalite; kâh işgüzar bir şekilde “İslami yaklaşıma uygun” gördüklerini uygulamaya sokarak esen rüzgâra ayak uyduran, tipik “amir-memur” mantalitesi. Ancak samimi şekilde veya taklit şeklinde fark etmez, orijin olarak alınan bir “İslami misyon” algısı var. Yani “eğer bir İslami bir misyon taşıyorsak neleri dönüştüreceğiz?” sorunsalı var.

Kısacası kendimizi bir anda en derin İslamcılık ve “başkalarıyla” birlikte yaşama sorularının göbeğinde buluyoruz. Bugün proje okuldu, dersin açılışında Fatiha okutulmasından, hocaların rotasyonuna kadar pek çok tartışma noktası, o büyük sorulara bağlı.

Neydi büyük sorularımız?

“Büyük soruların” ilki çok tipiktir: Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına ne kadar yapabiliriz? Yahut şöyle düzeltelim, bize yapılmasını istemediğimiz hâlde yapılanların kaybettirdiklerini geri kazanmak ile bunun ötesine geçmek arasındaki sınır nerededir? Tabi, daha kafa karıştırıcı bir diğer soru da “biz kimiz?” olabilir ama vasati bir “mahalle kategorilendirmesi” yaparak hepimizi bir cephe sayıyor ve bu soruyu pas geçiyorum.

28 Şubat’ın vurduğu bir ailede yetişmedim. Lakin etrafımda 28 Şubat’tan mağdur olan onlarca ahbabım, büyüğüm var. Hepsinin ailesinden gördüğüm temel itiraz/isyan da şu olagelmişti: “Sırf dindarız diye bizleri her yerden uzaklaştırdılar, cadı avı yaptılar ve eğitim hususunda da laiklik diye diye getirildiğimiz nokta ortada.” Nitekim zorunlu eğitimin sınırı gibi son derece teknik bir konu dahi sadece “laik endişelerle” ideolojik bir yarışa malzeme olmuş, neticede zorunlu eğitim 8 yıla çıkarılmıştı.

Bu 8 yıl meselesi güzel bir örnek oldu aslında. Çünkü işin ironik tarafı da şu ki ilköğretim 8 yıldan 4+4’e dönerken de mantık tamamen aynı işledi. Birçok meselede olduğu gibi... Biz normalleşme, ortalama bir hak hukuk anlayışına uygun düzenlemeler beklerken sadece çarkların tersten işlediğine, yani mantığın değişmediğine tekrar tekrar şahit olduk ve oluyoruz. İtiraf edelim; ideolojik olarak, inanç olarak bizlere yakın olduğunu varsaydığımız yöneticilerimizin de her geçen sene artar şekilde dayatmalar yaptığını görüyoruz.

Dayatmacılık meselesi iki açıdan rahatsız edici. Her şeyden önce insanın aklına şu basit soru geliyor: Bu yaptığımız adil mi? Adil değil deyip de pek demokratik olmaya kalkarsak o İslami misyon tahayyülümüz, yani “İslamcı” düşünce arka planımız ne olacak peki? Dönüşümü nasıl sağlayacağız? Türkiye’de rejimin asli unsuru olagelmiş katı laik zihnin bunca yıl dayattığı eğitimi ve toplumu dönüştürme projesinin simetriği olmak meşru mudur, değil midir? İşte bu ikilem herkesin kafasını kuma gömmesi misali görmezden gelinen ama tüm yakıcılığıyla hemen hepimizin aklında olan bir ikilem. Bu yüzden hükümetin eğitim alanında yaptıklarını ne kadar eleştireceğimizi de pek bilemiyoruz açıkçası.

İkinci problem de şu: Muazzam emrivakiler yapıyoruz. Aynı on yıllar boyunca katı laik mantaliteye sahip sistemin, eğitim kurumlarına gelen çocuklara yaptığı sayısız emrivaki gibi. Ol deniyor da oluveriyor tarzı bir tutum var. Mesela öğretmenler farklı sebeplerle toptan atamalara tâbi tutuluyor. “Sırf dindar olduğu için” sistem dışına itilmek istemezken sırf solcu, siyasi muhalif, bilmem ne olduğu için kitleleri itelemek bir misyon gereği midir yoksa aynı rejimin önceki on yıllarda uyguladığı adaletsiz yaklaşımın simetriği midir? Bir de hep düşünürüm, bu kadar insanı kendinden nefret ettirmek; birçok haksızlığa kapıyı aralamak ya da ne bileyim bir sınıfı Kutlu Doğum Haftası etkinliğine katılmaya zorlamak ne denli İslamidir?

“Yaptım, oldu” demenin, emrivakiler yapmanın bir boyutu daha var ki epey trajik: Bizler eğitimde veya herhangi bir alanda kararlar verirken aslında “birlikte nasıl yaşarız?” sorusundan kaçıyoruz. Biz kaçtıkça da yaralar derinleşiyor. Güçlü iken (iktidarda iken) bu yarayı görmezden gelmek esasında basit bir iş ama her toplumsal kriz anında oturup “biz neden ortak dertlere karşı birleşemiyoruz” yahut “biz neden yeri gelince siyaset üstü hareket edemiyoruz” diye sorgulayıp duruyoruz. Bu döngünün tek faili biz değiliz tabi. On yıllar boyunca aynı döngüyü “karşı mahalle” de tekrarlayıp durdu. Hatta bir döngüye bile muhatap kılmadan, bizleri doğrudan yok saymayı tercih etti çoğu zaman… Ama gerçek çok basit: Sen nasıl bir konsensüs üzerine toplumsal normları kuracağına dair oturup düşünmezsen, emrivaki ve dayatmalarla işini görürsen alacağın tek karşılık bu olur. Mesela 15 Temmuz’daki vahşi darbe girişiminin akabindeki gün dahi bu sancıları hissetmedik mi? Sonra da bir anda kendi mahallemizden dışarı açılıp “Yenikapı ruhu”na sarılmadık mı peki? İş başa düşünce konsensüs meselesini yokuşa süren zihin kodlarını bir kenara fırlatmak daha kolay oluyor demek ki…

Öte yandan sizlere söyleniyor mu bu bilmiyorum ama ben not edeyim: “Emin” sıfatını iyiden iyiye kaybediyoruz. “İşinize gelince Yenikapı, işinize gelmeyince kapı dışarı” diyenler çoğalıyor, eğitim alanındaki son hamleler gibi meseleler biriktikçe...

Artık günü kurtarmayı bırakıp bir konsensüs perspektifi üzerine düşünmenin zamanı gelmedi mi? 15 Temmuz bana bunu anlatmıştı oysaki…

Eğitim, siyasetin at parkuru olmak zorunda mı?

Sahi başka bir formül bulamaz mıyız artık? Eğitim işi şaka değil. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana genel olarak kötü bir şaka mahiyetinde gelişmiş olabilir her şey ama her başa geçenin bu vizyonsuzluğu kabullenmesi vacip midir? Her gün uzmanlar eğitim sistemimize dair istatistiklerin vahametinden bahsediyor. Açık ki bugün ülkenin takılıp kaldığı birçok nokta eğitimin niteliksizliğinden ileri geliyor. Müfredatın değişmesi gerektiğini herkes söylüyor da söylüyor. Milli Eğitim eski bakanı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in güzel özetiyle: “Öğrenimin niteliğini ve niceliğini öğrencinin değil, müfredatın belirlediği bir sistem özgür, yenilikçi ama aynı zamanda hüner ve hikmet sahibi insan yetiştiremez. Çocuğa özgü yöntemlere değil, müfredat programını yetiştirmeye odaklı bir öğretmen eğitim seviyesini yükseltemez. Reform çalışmalarına bir bütünün orta yerinden başlamak doğru bir yaklaşım olmaz. Müfredat, tek adam yaratma paradigması, otoriter ve merkezi eğitim yönetimi ve öğretmenin, öğrencinin rolüyle birlikte gözden geçirilirse anlam kazanır.”

Son derece doğru, zaten “FETÖ’lere” yol açan da tam olarak böyle bir paradigmayla kurulmuş müfredatlar değil mi?

İyi, iyi ama bu eğitim işi Frodo’nun taşıdığı yüzük misali sanırım… Yüzüğü eline geçiren ne yapması gerektiğini unutuveriyor.

Hiçbir ciddi çalışma göremiyoruz, her şey yapboz tahtası gibi ve şu an gördüğümüz tablo olması gerekenin tam tersine işaret ediyor. Toplu atama kararnameleri ve özel yetkili müdürler yaratma hamleleriyle normalleşme gelmiyor ama ülkenin en liyakatli okullarının genetiğiyle oynanıyor. Evet, o okullar da, yıllar içinde oluşturdukları camiaları içerisinde pek arkaik söylemlere sahipler. Evet, doğrusu, o okullar eğitim açısından da mükemmel değildi. Hatta ataması yapılan birçok idareci ve hocanın yerine daha iyilerinin gelme ihtimali de var, rotasyona toptan karşı olmak benim tutumum değil. Fakat sıkıntı şu ki bu iş bir plan dâhilinde değil fakat bir toplu kıyım formunda yapılıyor gibi. Hiç yoktan bazı temel noktaların öngörülebilir olmaması adaletsizlikler doğuruyor. Yapılanların arkasında güvenilir bir akıl değil de salt siyasi saikler var gibi duruyor. Çünkü bunca ciddi hamlenin öngörülememesi, plansızlığı ve okullardaki moral-motivasyonu dip yaptıracak kadar şedit bir imajı beraberinde getiriyor.

Daha birkaç hafta öncesine kadar en büyük parolamız “liyakat” idi, hâlâ mı ders çıkaramadık yoksa? Şimdi müfredat konuşuluyor. Müfredat değişimleri de mi bu kafayla olacak? Mesela Cumhuriyet gazetesinden Orhan Bursalı’nın yazdığı şu satırlar doğru ise kim ders çıkardığımızı iddia edebilecek?

“Eğitim yılının başında (1 Eylül) çıkan yönetmeliği iki kısımda ele almak gerekli. Birinci kısım öğretmen çalışma süreleri ve seçimi; kamuoyu şu anda sadece bununla ilgileniyor. Ben ikinci kısma dikkat çekmek istiyorum. 
Bu bölümde ‘Gerekli görülmesi halinde bünyesinde ortaokul bulunan proje okullarına öğrenci alımı, okul yönetimince yapılacak yazılı veya yazılı ve sözlü sınav sonucuna göre belirlenebilir’ diye özetlenebilecek olan bölümdür. İşte bu madde ile amaçlanan ülkenin en başarılı okullarına (155 adet) bir ortaokul kısmı açma yetkisi vermek, sonra da bu okullara öğrenci alımını zihniyeti belli okul yönetiminin keyfine bırakmaktır. Yani merkezi sınav (TEOG) proje okulları için devreden çıkarılacaktır. Bu asıl tehlikedir.”

Bir siyaset felsefesine ve paradigmasına sahip olmak, bu doğrultuda planlamalar yapmak başka bir şey, paradigmamızın öngördüğü sonuca ulaşmak için en kestirme yolları tercih edip liyakat meselesini bir kenara atmak başka bir şey. Samimi bir misyon anlayışıyla ve iyi niyetle yapılsa dahi… Artık İslamcı misyon taşıyan bir zihnin ya da sırf İslamcı da değil, laik, milliyetçi vs. herhangi bir misyona sahip zihinlerin karar alıcı konumdayken de bunu hatırlaması lazım. Çünkü tam da o yollara sapınca yolumuzu kaybediyoruz aslında. Bir yandan düzeltelim dediğimiz sistemi de toptan çökertiveriyoruz. Yaşadık ve gördük.

Bir örnek olarak imam hatipler

İmam hatip okullarından bahsi açmam biraz rahatsız edici olabilir ancak derdimi anlatmanın iyi bir örneği hâline geldi imam hatipler. Çünkü mesele imam hatip okullarını aşıp bir eğitim mantalitesine dönüşmüş gibi. Esasında imam hatiplerin niceliğinin ve niteliğinin de yükselmesinden memnun olan biriydim zira halkın talebi bu yöndeydi. Birçok imam hatipli arkadaşımın iyi standartlarda (en azından Türkiye şartlarında) eğitim aldığını görmek de beni sevindiriyordu. Ayrıca imam hatiplerin 28 Şubat kafasının büyük haksızlıklarına maruz kalmış bir sembol olması da pek tabii onların önünün açılmasına sevinmemiz için bir etkendi.

Geldiğimiz noktada ise imam hatipler üzerinden öyle bir planlama kuruldu ki, “halkın talep ettiği imam hatiplere devlet geçit vermiyor” aşamasından, “halkın talep etmediği miktarda imam hatibi devlet halka dayatıyor” aşamasına geçtik. Hatta öyle bir noktaya varmış gibi duruyoruz ki imam hatip konsepti diğer okul türlerine ihraç ediliyor. “Bir gün herkes imam hatipli olacak” der gibiyiz…

Bilmiyorum…

Acaba diyorum, bu yapılanların merkezindeki karar alıcılar şöyle mi düşünüyor: Bu seküler sistem yıllar boyu bizi tırpanladı, bizim ve halkın büyük çoğunluğunun değerlerine de zihin dünyasına da ters düşen bir eğitim sisteminin cenderesine bizi soktu ve konsensüs falan demeden zorla dönüştürdü. Başarılı da oldu. En baştaki Türkiye’den bugünün Türkiyesine gelinceye dek sosyoloji öyle veya böyle değişti. Demek ki bu işler böyle oluyor. Biz de anca böyle yol alırız…

Fakat Fetullahçılar tecrübesi bize en çok da eğitim yoluyla tektipleştirmeye (dolayısıyla mankurtlaşmaya) dair bir şeyler anlatmalı değil mi?

Bu geçiyor ise kafalardan… Şu soruyu haykırıyor insan: Başka bir yol yok mudur? Bu kolaya kaçmak değil midir? Gerçekten tek yol, bir dayatma savaşı mı? Yoksa artık birilerinin çıkıp bu at yarışını bir kenara bırakarak eğitim meselesini esaslı şekilde ele alması gerekmiyor mu? Toplumda farklı paradigmalar var oldukça çatışma sıfırlanamaz belki ama en azından bir meşruiyet ve konsensüs çabası bağlamında “Ne olduysa oldu, aynısı tekrarlanmasın. Halkımız budur, vakıa budur, talepler budur; bunları es geçmeden bir şeyler yapalım” deyip yola devam edemez miyiz? Eğitim gibi hassas bir mesele bu özene değmez mi?

Bakın bu sorular önemli. Hem de çok önemli. Günlük siyasetin basit yansımaları gibi gözüken problemlerin çoğu bu sorulara verilecek cevaplarla çözülebilir çünkü. Çünkü siz eğer ideolojik olarak “hayır, bu sayılan olguları es geçmek zorundayız, başka yol yok” derseniz farklı görüşlerden öğretmenleri mağdur edecek, elit okul denen okulların kültürüyle/genetiğiyle bir anda oynamanın nasıl bir sosyal  -ve travmatik- karşılığı olduğunu umursamayacak, hiçbir ciddi ölçme-değerlendirme metodu kullanmaksızın her yerin imam hatip olmasını çözüm olarak görecek ve bunlara meşruiyet de sağlamış olacaksınız. 

Ne yapmalıyız?

Ben bir uzman değilim fakat dedim ya, yaşanan hadiselerin ortasında gözlem yapabilmiş, iyi kötü eğitim meselesine dair kafa yormuş bir gencim. Esasında felsefi düzlemde yukarıda eleştirel bir tavırla karşıma aldığım “sistemi tepeden dönüştürücü bir İslamcılık” anlayışına dair tam olarak ne düşünmem gerektiğini de çözemediğimi itiraf ediyorum. Kendime soruyorum, acaba bana iktidarı verseler bir İslami sorumluluk duygusuyla neler yapardım? Ama bir yandan da gördüklerim, hissettiklerim var ve adalet duygumu inciten şeyler oluyor. Daha da fenası “bizim mahallemizin hükümeti” diyebileceğimiz bir yönetim altında eğitim sistemimizin yüzeysellik bataklığına saplandığını görmek beni daha çok düşüncelere sevk ediyor. Bir de görüyorum ki, öyle veya böyle, hiçbir şey ideolojik kodlardan bağımsız değil. İşte hem bu tespitimi hem de içimden geçenleri bir araya getirince tavrım kendiliğinden şekilleniyor. Tabi 15 Temmuz’da yaşananlar da tavrıma tesir etti. Neticede diyorum ki:

Türkiye’deki mevcut sosyolojik gerçeklikte önemli olan; katı laik sistemde tırpanlanan değerleri ve paradigmaları eğitim sistemine tekrar dâhil ederek normalleştirme işlevini sürdüren ama bunu yaparken de kendi düşünsel arka plan(lar)ından yola çıkıp öğrencileri katı sınırlarla çevrelenmiş alanlara hapsetmeyecek kadar özgür; eğitimi siyasi at parkuru yapmayan, teknik ve pedagojik açıdan da hiç yoktan belli bir vasatı yakalayıp çocukları asgari müştereklerin olabildiğince üzerinde yetiştiren bir eğitim düzenini sağlamak. Yani Türkiye genelinde bir konsensüs nasıl yapılacaksa onu eğitime yansıtan bir anlayış… Belki fazla liberal duruyor dediklerim ama vakıaya bakınca toplum vasatında meşru olan bu gibi geliyor. Gençlerin önü açılsın, yeri gelsin ezberleri bozsunlar. Zaten biliyoruz ki alabildiğince aşırıya gitmeyi engelleyen sübaplar her zaman olacak sistemde.

Devlet okullarında böyle konsensüse dayalı bir vasat yakaladıktan sonra da hükümet iken “kendi eğitim paradigmamızı, siyaset mekanizmasını kullanarak ama bunu suiistimal de etmeden nasıl sisteme yansıtırız?” diye düşünüp planlar yapabiliriz. Tabi işin ehli insanlarla; işgüzar bürokratlarla değil… Gerekirse bir yandan da kendi iddialı eğitim kurumlarımızı oluştururuz. Madem bu kadar güveniyorsak doğru olanın bizim dediğimiz olduğuna…

Yani kısaca, bir kez de baskı yerine zoru; gerçekten sosyal dönüşüm yolunu deneyelim?

 

Deniz Baran





Yorum
Sıkıntı çok
Nihal zybk
Ben 28 Şubat mağduru bir İHL liyim. Bununla birlikte suan eğitimde çok sıkıntılar olduğu gerçek. Sürekli değişen bir Sistem var.önünü görmek çok zor bir öğrenci için. Dindar rolü yapıp, oyle olduğu izlenimi veren kimseler hakkındaki adaletsizlik de malum... yazacak şey çok da öncelikle ölümüne savunmayı bırakmali, eleştirebilmeliyiz. ...
19/12/2016, 00:21
Tesbit
Hakan Yaşar
Çok doyurucu düşünmeye sevk eden bir yazı olmuş teşekkür ederim. Zihnimdeki çoğu soruya yer vermiş ve açıklamışsınız.
06/12/2016, 20:03