, 31 Mart 2017
Önce Otur Tanış Sonra Fikirlerini Tartışırsın

4053

Önce Otur, Tanış; Sonra Fikirlerini Tartışırsın

Bizden farklı düşünenlerin inanma ve yaşama biçimlerine karşı taşıdığımız önyargıların çoğu, onları tam olarak tanımamamızdan kaynaklanabilir. Onları daha yakından tanıdıkça önyargılarımız silinebilir ve anlamsız tartışmalara düşmekten korunmuş oluruz. Hatta tanıdıktan sonra yararlı birçok işi birlikte yapabiliriz. Ayşe Şener yazdı.

Mergazi, kendi çevresinde büyük etkisi olan bir hocaydı. Bir gün onun derslerine katılan Yesi’li birkaç öğrenciye merak ettiği ve biraz da çekemediği için Ahmet Yesevi’yi sorar. Soru biraz kasıtlı sorulmuştur. “Ahmet hoca orada şeraite aykırı hareketlerde bulunuyormuş, bunun doğruluk derecesi hakkında bir fikriniz var mı?” der.

Öğrenciler birbirlerine bakar ve “Bu konuda biz bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz şey onun dinine son derece bağlı bir hocamız olduğudur.” derler. Fakat Mergazi Hoca bu çekimser cevapla şüphelerinden kurtulamaz. Sonunda kafası karışık bir halde ve birçok kasıtlı soruyla beraber Hoca Ahmet’in yaşadığı Yesi’nin yolunu tutar.

Bak bakalım bize afaktan ne gelir?

Ahmet Yesevi’nin o sırada kalbine gelen hisle bir öğrencisine sorduğu şu soru ilginçtir: “Bak bakalım bize afaktan ne gelir?” Çünkü o sırada ufukta zihninde birçok meseleyle gelen ve onu bilgisiyle alt etmeyi hesaplayan biri vardır. İmam Mergazi, Hoca’nın yanına özellikle seçmiş olduğu kasıtlı meselelerle gelir. Fakat yaklaştıkça ona bir şeyler olur. Sanki Hoca’nın manevi alanına girdikçe yavaş yavaş sakinleşir. Kafasını meşgul eden kasıtlı meseleleri unutur. Özellikle Hoca’nın ona olan şefkatli davranışlarını, sorduğu kasıtlı sorulara verdiği samimi cevapları gördükçe bütün şüphelerinden utanır duruma gelir. Onun dini hiç ihmal etmeksizin yaşamasına, İslam’ın asıl hedefi olan ahlakı hayatına yansıtmasına tanık oldukça, onu çok sever. Sonunda bir Bilge’yi, bilgisine ve tartışmadaki başarısına olan güveniyle, üstelik öğrencileri önünde mahcup etmeyi planlayarak gelen hoca Mergazi, fikrini değiştirir ve o Bilge insanın dizi dibinde öğrenci olarak kalmaya karar verir.

Ahmet Yesevi kendisine önyargıyla yaklaşan insanlara gösterdiği güler yüz ve anlayışla daima çevresindekileri kazanan bir şahsiyettir. İnsanların kafalarındaki şüpheleri diledikleri gibi yayıp irdelemelerine verdiği imkân ve rahatlıkla, herkesin gönlünü elde etmeyi başarır. Onun çevresinde onu dinleyip de gönlü yatışmayan insana rastlanmaz.

Allah’ın kullarını yoldan çıkaran sen misin?

Kimi değerli insanlar manevi saygınlıkları nedeniyle kıskanılırlar. Onlar saygınlıklarını, hayatı insanlara güzel bir üslupla anlatmaları başta olmak üzere, taşıdıkları ahlak nedeniyle elde ederler. İnsanların dertlerini kendi derdiymiş gibi dikkate alıp onlar adına çözüm ürettikçe, halkın onlara sevgisi iyiden iyiye artar. Bu sevgi ve bağlılığı hazmedemeyenler muhakkak olur. İşte az önce bahsedilen Mergazi de onlardan biridir. Önceleri Ahmet Yesevi’nin kendi memleketinin sınırlarına dayanacak kadar yayılmış olan sevgisini hazmedemez. Sahip olduğu ilmi derinliği ve tartışmadaki başarısını kullanarak onu o saygınlığından aşağıya düşürmek ister ve bunun için harekete geçer. Fakat bazen kıskançlık ve önyargılar, açıklık, samimiyet ve korkusuz bir güvenle yüzleştiğinde varlıklarından utanır ve pişmanlıkla nereye kaybolacaklarını bilemezler. Mergazi’nin kıskançlığı ve ön yargıları için de öyle olmuştur. Hoca Ahmet’in onu karşıladığı ilk gün Mergazi ona, “Allah’ın kullarını yoldan çıkaran sen misin?” der. Hoca ise uzak yollardan geldikleri için önce bir dinlenmeleri gerektiğini, sonra ise diledikleri kadar görüşebileceklerini belirtir. Hoca’nın bu davranış biçimi öfkeyi sakinleştirmek için öfkenin sahibine tanınan bir zaman diliminden başka bir şey değildir. Bu arada Hoca’yı, arkadaşlarını ve onun öğrencilerini daha yakından tanıma imkânı bulan Mergazi, tekkede yaşayanların ona karşı beklemediği kadar olumlu davranışlarını gördükçe, kimi önyargılarından kurtularak yakınlaşacaktır. Öyle de olur. Mergazi sonraları Hoca’nın örnek öğretim yöntemini en iyi devam ettiren öğrencilerinden olmuştur.

Kırk yıl hatır, bir kahveye bakar

Bu olay bize şunları düşündürür: Bizden farklı düşünenlerin inanma ve yaşama biçimlerine karşı taşıdığımız önyargıların çoğu, onları tam olarak tanımamamızdan kaynaklanabilir. Onları daha yakından tanıdıkça önyargılarımız silinebilir ve anlamsız tartışmalara düşmekten korunmuş oluruz. Hatta tanıdıktan sonra yararlı birçok işi birlikte yapabiliriz.

Ayrıca söz konusu tarihi olayın ışığında, kendimize karşı taraftan baktığımızda, dini-hayatı anlama ve yorumlama biçimimiz yani bizim doğrularımız, başkaları nazarında “yanlış” olarak telakki edilebilir/görülebilir. O halde taşıdığımız fikrin doğruluğuna ve güzelliğine inanıyorsak, o görüşümüzün doğru sunumunu ve tanıtımını da yapmamız gerekir. Tıpkı Hoca Ahmet Yesevi gibi, karşıt düşüncelere sahip insanları, tartışmada acele etmeden kendi fikri mekânlarımızda güzellikle ağırlamalı, onlara hal diliyle, güzelliklerimizi bizzat yaşatarak, kim olduğumuz, ne olduğumuz hakkında açık-samimi fikirler vermeli ve ancak ondan sonra - eğer kalmışsa - tartışmaları güzel bir üslupla yapmalıyız. Bir kahvenin kırk yıl hatırının olduğu bir gelenekte olduğumuzu hatırlayalım. Farklı düşüncelere sahip insanlar, bir kahve içiminde bir araya geldiklerinde, o soluklanmada birbirlerinin aynısı olduklarını, aynı kahveyi yudumlayan birer insan olduklarını görme imkânına kavuşurlar. Bir süre sonra tanışıklık daha derine doğru yol alır. Bu ve daha ileri tanışmalar, kaynaşmalar, o insanları ne kadar farklı düşünürlerse düşünsünler kolay kolay kavga edemez hale getirir.

Şunu söylemek gerekir ki, şeriatın muhafızı kesilen bir takım tartışmacı insanlar da yok değildir. Kimileri dinin yalnızca kendilerinin anladığı gibi anlaşılmasında ısrar eder ve bu dar görüşlerini başkalarına da dayatırlar. Açık görüşlü değildirler. Farklı görüşleri içine almayan, neredeyse hep kapalı olan veya sadece kendi kafalarının-görüşlerinin sığabildiği kadar açtıkları bir pencereden dine-hayata bakarlar. Sadece kendi anlayışlarını sığdırdıkları bir manzaradır bu. Kendilerini dinin tek koruyucusu ve kollayıcısı sanarak, insanların farklı anlayışlarına karşı, keskin bir kılıç gibi uzanan dillerini sallar dururlar. Üstelik bazen korumaya çalıştıkları şeyler, eskiden birer çözüm olduğu halde, zaman aşımından dolayı yeni güne hitap etmeyen fetvalarından başka bir şey de değildir. Dinin geleneğinde yer alan son uygulama tarihleri geçmiş konuları koruyacağım derken, dinin geleceğini kaybederler. Onların Hoca Ahmet Yesevi’yi ziyaret etmeleri gerekir. Bu ziyareti, günümüzde Hoca Ahmet Yesevi gibi evrensel anlayışa ulaşmış olan değerli insanların fikri hayatlarına misafir olup, onları yakından tanıyarak yapabilirler.

Belki de birbirinden değerli ilim adamlarının birbirlerini daha yakından tanıma imkânları oluşturmanın gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Çünkü doğru tanımak, önyargıları atarak anlaşmazlıkları yok etmeyi ve toplumsal bir anlaşmayı/ birliği oluşturacaktır.

 

Ayşe Şener