, 22 Ocak 2017
Cins dergisi geldiği noktada ne kadar başarılı

Yusuf Genç, İsmail Kılıçarslan, Furkan Çalışkan

11474

Cins dergisi geldiği noktada ne kadar başarılı?

Cins dergisi hakkındaki fikirlerimin olgunlaşması için 4 sayı beklemek gerekti. Geldiğim noktada ise hâlâ kafam biraz karışık, dergi hakkında tam bir yargılamada bulunmak zor. Deniz Baran yazdı.

İlgili Yazılar
Cins dergisinden gençlik dosyası
Cins dergisinden gençlik dosyası

Aylık kültür dergisi Cins’in Nisan 2016 tarihli 7. sayısı çıktı.
12/04/2016 13:01
Cins dergisi yayın hayatına merhaba dedi
Cins dergisi yayın hayatına merhaba dedi

Cins dergisinin ilk sayısında 'Türkiye'de Kültürel İktidar' dosyası yer alıyor.
02/10/2015 10:10

Ocak ayının geçişiyle beraber Cins dergisinin 4. sayısını geride bıraktık. Eminim ki bu 4 ay içinde –hatta bana kalırsa daha ilk sayısında- bu derginin ismini birçoğunuz duydu, duyanların da birçoğu öyle veya böyle dergiyi eline aldı. Ne de olsa hatırı sayılır bir gürültü ile çıkmıştı Cins dergisi; hem çıkış mottosu ve sloganları alışılmadıktı, hem yazar kadrosu bizlere çok aşinaydı, hem de Yeni Şafak grubuna ait bir dergi olarak kendini tanıtma imkânı yakalamıştı. Nitekim bendeniz de tüm bu faktörlerden ötürü bizim camianın birçok genci gibi dergiyi heyecanla beklemiş ve ilk sayı çıkar çıkmaz dikkatle okumaya başlamıştım. O günden bugüne çıkan dört sayının biri hariç hepsini özenle okudum. Dünya Bizim’de Cins dergisi hakkında bir iki kelâm yazmak bana düşmüş oldu o hâlde.

Dergi incelemek konusunda asla ve asla bir “profesyonel” okuyucu tavrına girme durumum yok, bunu öncelikle söyleyeyim. Sadece bir derginin istikrarlı ve özenli okuyucusu olmak ile ara ara yazarlık yapıyor olma sıfatlarını birleştirmektir ortaya çıkardığım. Daha önce Din ve Hayat dergisi hakkında yazarken bunu ilk kez yapmıştım, Cins için ikincisi olacak. Velhasıl hissettiğim, görebildiğim ne ise onu ortaya döküyorum; ne bir gizli niyetim olacaktır ne de her yorumumun arkasında kuyruğu dik tutmak için ısrarla duracak bir inadım. Cins dergisi hakkındaki yazım da böyle ele alınsın.

Cins dergisi hakkındaki fikirlerimin olgunlaşması için 4 sayı beklemek gerekti. Dergiyi çıktığı vakit incelemek daha zamanında olacak olsa da sırf ilk sayıdan yola çıkıp bir şeyler yazmaktansa böylesi daha iyi gözlem fırsatı verdi şüphesiz. Geldiğim noktada ise hâlâ kafam biraz karışık, dergi hakkında tam bir yargılamada bulunmak zor. Mühim artıları ve mühim eksileri var benim nezdinde. Bu sebeple bu değerlendirme yazısına başlamadan önce de kafamı toparlamak için bir hayli uğraştım, yetmedi başkalarının yorumlarına göz gezdirdim. Baktım, tam olarak birtakım yargıları ortaya koymak tam içime sinmeyecek, o zaman direkt kafamdakileri sentez etmekle, kendimi yıpratmadan, tartışmacı bir anlatımla, yani artıları bir yanda eksileri bir yanda tutarak yazımı inşa edeyim dedim.

Cins dergisinin içerik olarak farklı olduğunu iddia ettiği durum ne?

Cins, içerik olarak farklı olduğunu iddia etse de şeklen bu yıl yayın hayatına giren birçok “yaşam-kültür-siyaset-fikir…” eksenli dergi ile benzerlikler taşıyor. İster istemez sıradan okuyucu “acaba bu tesadüf mü yoksa farklı frekanslarda, farklı camialardan yayın yapan bu dergilere cevaben şu an mı yayın hayatına girdi” diye soruyor. Cins’i çıkaranların buna cevabı “Hayır.” Niyet okumak zor olduğu için biz de bu cevapla yetiniyoruz.

Cins’in bir önceki paragrafta şeklen benzettiğimiz dergilerle bir diğer ortak yanı da kendi camiasından birçok kaydadeğer yazarı bünyesinde toplaması. Her biri her sayıda yazmıyor belki ama daha ilk 4 sayıda birçok kıymetli yahut söyledikleri takip edilen isim birer eser bıraktılar dergiye. İsmail Kılıçarslan’ın dışında Melih Tuğtağ, Selahattin Yusuf, Tarık Tufan, Yıldız Ramazanoğlu, Fikri Akyüz sayabileceğimiz onlarca isimden bazıları. Bilhassa da gençlik arasında (ekseriyetle de sosyal medya mecrasında) bilinen bazı isimlerin dergi kadrosunda yer aldığını görmek ilgi çekici.

4 sayıdır gerçekten oldukça ilgi çekici kapaklarla çıkan Cins dergisinin içerik olarak farklı olduğunu iddia ettiği durum nedir peki? Bunun cevabını da derginin genel yayın yönetmeni İsmail Kılıçarslan veriyor: "Cins, birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi olmak için yayında. Kültür, medya üzerinden de üretilen bir olgudur artık günümüzde. Bizim en büyük kavga alanımız ve derginin başat fikirlerinden biri, Türkiye'de Kemalist beyazların oluşturduğu kültürel iktidarla mücadele etmek. Diğer taraftan birinci sınıf kültür ürünlerini, edebiyatı, düşünceyi de insanlara aktarmayı düşünüyoruz. Aslında kültürel üstünlük bir mitoloji gibi ilerler. Terör geçmişi olan bir hareketi, barış havarisi yapabilecek söylem ve ortamı üretebilir. Bunun için kültürün psikolojik üstünlüğü gereklidir. İşte Cins, bu psikolojik üstünlüğü ele geçiremese bile geriletmenin derdindedir. Gerilettiğin şeyi, her an yenebilirsin de. Neticede Mağribli çocukların Paris'i yakabilme imkânlarını savunmaktır Cins. Verili kültürel iktidar diline karşı tüm satırlarıyla savaşan bir mevzi dergisidir. Başkaca bir derdimiz yoktur."

Evet, Kılıçarslan benim 4 sayı sonundaki gözlemim itibariyle haklı. Cins dergisi gerçekten “verili kültürel iktidara” karşı kaydadeğer bir cephe almış durumda. Bunu içeriğiyle uyguluyor, sözünü sakınmıyor. Derginin zafiyetleri, eksiklikleri, üslubu ne olursa olsun sırf kendisine edindiği bu misyon büyük bir yük ve net olarak “gerekli”. Bu yükün altında ezilip ezilmemek, misyonunun hakkını verecek bir birikim ortaya koyabilmek elbette Cins’in elinde. Ancak salt ortaya çıkış sebebi bağlamında ele alırsak dergiyi, böyle bir kalkışmaya pek rastladığımız söylenemezdi (en azından benim gibi genç olanlar açısından) ve böyle bir girişim izlemeye değer. Şayet misyonun içini gerçekten doldurabilirlerse pekâlâ yeni bir fenomen olabilir, çok şeyi etkileyebilirler.

Verili kültürel iktidara karşı durma?

Peki derginin mottosuna büyük bir teveccühle yaklaştıktan sonra pratiğe dönersek; “verili kültürel iktidara karşı durma” meselesini ne kadar kaliteli şekilde uyguladı Cins geçtiğimiz 4 sayıda?

Kılıçarslan’ın iddia ettiği gibi “1. sınıf bir kültür dergisi” olma yolunda tatmin edici bir tat bıraktığını söylemek zor Cins’in. Bunun kendimce tespit ettiğim birkaç sebebi var. Birazdan değineceğim. Ancak bardağın dolu tarafına bakarsak da derginin yaptığı şöyle güzel bir şey mevcut: Kendisi 1. sınıf olsun veya olmasın, verili kültürel iktidar diye adlandırdığımız kültür dünyasının ve camiasının 3. sınıf kültür ürünlerini, söylemlerini ifşa etmek ve kaba tabirle bunlara bir “kontra” yapmak adına oldukça başarılı yazılar okudum. “Bize kimse üçüncü sınıf dizi oyuncularını kanaat önderi diye yutturmasın” sözünün hakkını verdikleri yerler oldu. Yeri geldi içimizin yağlarını eriten, “heh ya biri de buna böyle demeliydi” dedirten yazılar vardı. Bu çıkışların kenarda köşede kalmadan ana akım bir medya grubuna bağlı olarak (yani kitlelere ulaşım konusunda imkânlar bol iken) yapılması önemli bir şans.

İkincisi, bence daha da önemli bir mevzu, kültürel meselelere İslami perspektiften yaklaşma çabası. Ama öyle makro düzlemde, büyük meselelere değil. Doğrudan gündelik hayatımızdaki olaylara, isimlere, tabulara, ön kabullere… Bu çaba, çok basit gibi durabilir belki ama bir farkındalık meselesidir. Kılıçarslan’ın röportajında açıkladığı gibi kültürel üstünlük bir “mitoloji” gibidir ve psikolojik üstünlük gerektirir. Psikolojik üstünlüğü ele geçirince hakikat kisvesine bürünüverir. İşte bunu sarsmak, bilhassa Müslüman gençlerin kendilerini bu tip şeylere kaptırmaması adına yeri gelirse popüler kültür/ gündem malzemelerine bir “Hop!” çekmek gerekebilir. Bunun sosyal medya mecralarında bolca yapıldığını gördük belki ama organize, süreli bir yayınla yapılması ayrıca değerli. Mesela Cins’in ilk sayısında bir Charles Bukowski yazısı vardı ki yazının mantalitesi çok hoşuma gitmişti. Ocak sayısında da Cioran hakkında benzer bir yazı var örneğin. Yani hakim kültür atmosferi, sanat/ edebiyat algısı bir şeyi veya kimseyi yüceltiyor diye Müslümanlar da bunu yüceltmek durumunda mı, tartışmasız kabul etmek zorunda mı? Değil. İşte dergi bunu bazen iyi anlatıyor. “Evladım o elindekiler put” söylemi de bunu karşılıyor sanırım.

Üçüncü bir olumlu nokta ikinci ile çok bağlantılı. Cins dergisi mevcut kültürel iktidarın “yanlış anladığı, anlattığı” isimlere dair de şerhler düşmekte başarılı. Yazarlar derine indikçe veya daha derin okumalar yapan yazarlar yazdıkça şüphesiz daha da örneklerini verecekler. Misal, “Dostoyevski’nin din karşıtı zannedilmesi ile derdimiz var.” sloganı dediğime örnek teşkil ediyor.

Dördüncüsü, Cins “yerliliğe” odaklanmış bir dergi. Bu tabi şaşırtıcı bir tercih değil, doğuş sebebi bununla ilintili. Bu sebeple de yerli ve kült isimlere/ meselelere mercek tutuyorlar. Bu da, örneğin bazı Müslüman figürleri, tanımak, bilmek için önemli. Yine bir farkındalık meselesi… Misal Ocak sayısındaki Cevher Paşa. Çeçen direnişinin bu önemli ismini tanımış olmak benim için önemliydi. Ancak yerlilik meselesi sadece İslami isim ve meselelerle sınırlı değil. Anadolulu bir yaklaşım da var. Dergi ilk çıktığında dergiyi çıkaran ekibin röportajlarında dönen “Müslüm Gürses-Ferdi Tayfur” muhabbeti bu dediğime işaret eden bir şey. Yani her açıdan bir yerli kültür yelpazesi öne çıkarılıp, karşı durulan hakim kültürel iktidara yapılan reddiyelerden doğan boşluk doldurulmaya çalışılıyor. Ben samimi olmak gerekirse pek “Anadolulu” ve sapına kadar da “yerli” sayılmadığım için bu alandaki yazılara pek de ilgi duymadım. Sadece Cevher Paşa örneğindeki gibi İslami yönüyle öne çıkan kişi ve meselelerle ilgilendim. Ama bu da ilgi meselesi pek tabii.

Dergideki bir diğer güzellik ilgi çekici dosya konularına sahip oluşu. Zaten rastgele yazı yayımlamak yerine her sayı belirli konular etrafında yazılıyor. Bu şahsen benim çok sevdiğim bir tarz. Çünkü bana kalırsa bir yere odaklanmak her zaman yaratıcılığı arttırıyor. Bu sebeple Cins’te de ilginç başlıklar oluyor.

Sosyal medya yavanlığında bir dil ve konsept tutturmamalı Cins

Şimdi bardağın boş tarafına geçersek şayet ilk söylenecek sözler yine demin övdüğümüz dergi mottosuna dair olacak. Cins dergisi etrafında dönen tartışmalar da ekseriyetle bu eksende yürüyor zaten. Ben bunların da çok kısa bir özetini geçmiş olacağım.

Yukarıda belirttiğim gibi derginin 1. sınıf bir kültür dergisi olacak olgunluğu hissettiremediğini itiraf etmeliyim. Öncelikle, popüler gündemi ele almaları bir yandan ilgi çekici olsa ve hoşumuza gitse de, dergiyi aşırı polemikli alanlara sokabiliyor. Polemik kötü mü? Değil, hatta bazı polemiklerin, provokasyonların yapılabilmesi gerekli de… Ancak Cins, 1. sınıf bir kültür ortaya koymak niyetindeyse bu durumun dozunu iyi ayarlamalı. Herhangi bir günlük gazetedeki salt propagandacı üsluba saplanacak kadar polemiğe kaptırmamalı ya da o denli rövanşist hareket etmemeli. Belli bir kavrayışa ve üstten bakışa sahip olmalı yazılarında. Bu da takdir edersiniz ki biraz oturup, yeri gelince empati kurup, gündemin sıcağından azıcık uzaklaşıp serin kafa ile düşünmeyi gerektiriyor. Ancak biz ille de “Kemalist kültürel iktidara tempo düşürmeden sağlı sollu sallayacağız” gibi bir takıntıya girilirse, Cins, bir fenomen olma şansını yitirir. Makro düzlemde bir kültürel dünyaya kafa tutacağız diye hedefe sadece ve sadece belli kişileri, medya organlarını, siyasetçileri koymaya odaklanılırsa büyük resim kaçırılır. Cins dergisi belli ki bunu istemeyen bir tepe ekibine sahip. Ancak belki yazar kadrosunda bizim gibi heyecanlı gençlerin bolca bulunmasından ötürü sanki böyle bir risk mevcut. Doğan Medya ise verilen mücadelenin muhatabı, elbet çıkıp bir hücum yapılacak ama bunun “acaba alttan alta bir medya grubu savaşı mı yapılıyor” sorusunu akla getirecek kadar çok olmaması iyi olur. Kaldı ki demin bahsettiğim gibi büyük resmi kaçırma tehlikesi var işin ucunda. Teorik olarak daha sağlam bir altyapı kurabilir dergi kendine. Sosyal medya yavanlığında bir dil ve konsept tutturmamalı.

Dil demişken üsluptan da bahsetmek lazım. Dergideki her bir yazarın değil belki ama hatırı sayılır sayıda yazarın dili oldukça sert (not edeyim, mizah da pek bir yavan). Bu bir tercih meselesi, zaten “Olabildiğince sert, katı, kavgacı, mücadeleci, hatta tartışmasız bir sayı olduğunda 'Ne oluyor? Bu sayı doğru düzgün bir şey yapamadık mı?' diye düşünmeyi istediğimiz bir dergi hazırladık.” diye bizzat söylüyorlar. Ortada bir özgüven var. Buna yapılan eleştiriler de kendince haklı, bu tercih de haklı. Ancak bu kadar sert bir teyakkuz hâlinin devamlı hâle gelmesi, bir önceki paragrafta “bence olmalı” dediğim serin kafayla düşünme ve daha ayakları yere basan, derin yazılar çıkarmaya engel olabilir. Mesela dergideki bazı yazılarda her şeyin fazlaca siyah-beyaz tasnifine sokulduğunu, birçok farklı şeyin bir potada eritilerek topyekün hücuma tâbi tutulduğunu hissettiğim yerler oldu. Bu şahsen benim hiç hoşlandığım bir durum değil. Her şeyin bir potada eritildiği durumlarda haksız yaklaşımların ortaya çıkması kolay oluyor. Hatta kendini öyle veya böyle İslami camiada görüp biraz “dışarıda kalmış” bazı zatlara da bu muamele yapılabiliyor. Tabi ki sırf kendini İslami camiada görüyor diye kimse dokunulmaz değil ancak bazen hücum etmeden evvel biraz daha anlamaya çalışabilir karşı taraf, hele ki kendisini İslami camia ile ilintiliyorsa… Derinliğe sahip olmak isteyen bir dergi ise buna dikkat etmeli.

Dergiye yöneltilen eleştiriler

Dergi etrafında dönen en büyük eleştirilerden biri üzerinde düşünmeye değecek bir eleştiri. Tuna Kiremitçi’nin Cins için yazdığı “Meksika Sınırı Şimdi Neresi?” yazısı bu eleştirinin usturuplu bir örneği ki çok daha ağır biçimde bu eleştiriyi ifade edenler var. Eleştiri de özetle şu ki, “Türkiye'nin en çok satan direnişçi, anarşist mizah dergisinin yedi yıldır kapağında Aydın Doğan olmayışını garipsiyoruz.” diyen ve “iktidarlara kafa tutacak mertlikte” iddialara sahip bir dergi, yeri gelince kendi camiasına dokunabilecek mi? Bu, cevabı kolay bir soru değil. Cins dergisi yönetimi istediği kadar kendini özgür hissetsin, Türkiye’nin şu anki siyaset ve medya gerçeği karşısında bu realiteden doğan ikilemlere sıkışması kaçınılmaz olacaktır. Bunu itiraf etmek lazım. Ancak Tuna Kiremitçi’nin eleştirisi vb. eleştirilere –hoşuma gitsin ya da gitmesin- biraz daha realist düzlemden bakıp şu soruyu ekleyebiliriz: Eğer tam bir bağımsızlığı koruyup böyle bir girişimde bulunmanın yolu yok ise, bazı tavizler verip yola çıkmaya değmez mi? Bu benim gibi realist birinin gerçekten cevaplandırmakta zorlandığı bir soru. Bilemiyorum.

Bir diğer soru; kendi camianda hoşa gitmeyenler ortaya konunca ona laf etmesen/ edemesen dahi asli mücadeleni sürdürüp “hakim kültürel iktidarın” sana batan yönlerine ses çıkarmaya odaklanmayı tercih etmek çok mu anlaşılmaz? Çünkü bu eleştirilerde kaçırılan bir yön var ki siyasi iktidarın bu kadar kuvvetli oluşu ile kültürel iktidarı ele geçirmiş olmak aynı şey değil. Evet belki Cins dergisinin birkaç yıl önce çıkması çok daha alkışlanacak bir hareket olurdu ama şu an da bu mottoyla çıkması pek boş değil. Yeter ki misyonunun içini doldurabilsin.

Sadece şunu söyleyebilirim ki, özetlemek gerekirse, Cins’in çok büyük bir “ötekiyiz” edebiyatı yapmadan, nokta atışlarla hedefine ilerlemesi daha yerinde olur gibi. Ayrıca “belli iktidarları” yıkmaya çalışırken büyük bir kuvvetle saldırması ancak eleştirilecek şey ters cepheden geldiğinde tamamen sus pus olması ister istemez tutarsızlık doğurur ve derginin derinliğine gölge düşürür. Bu sebeple ipte yürüyen cambaz gibi çok özenli hareket etmeli. Aslında yukarıda belirttiğim üslup, aşırı polemikçilik, belli hedeflere takılı kalma gibi eleştiriler de bu durumla doğrudan ilgili. Derginin kültürel düzlemde kendisine iyi bir teorik düzlem ve büyük ölçüde uygulayabileceği yayın politikaları kurması elzem. Kontra yaparken savunmada çok açık vermemek lazım. Gerçekten yeri gelince kendi camiana lafı getirebilmeyi göze almak da buna dahil.

Ocak sayısında öne çıkanlar

Dünyabizim'de Cins dergisi için yazılan ilk yazı olmasından ötürü genel bir değerlendirme yazısı oldu bu yazı. Lafı da biraz uzattım; bu sebeple Ocak sayısına da hızlıca değinip yazıyı kapatayım. Bana göre Ocak sayısının öne çıkan içerikleri:

* Bülent Yıldırım’ın Müslümanların kendi içindeki birliği (birliksizliği) ve İsmail Kılıçarslan’ın IŞİD, terörizm, cihad algısı eksenindeki yazıları. Bu yazılar hemen girişte.

* Soğuk Savaş Müslümanları yazısı değişik bir çalışma olmuş.

* Ünlü Filistinli gazeteci Abdulbari Atwan’a yazdırılan Ortadoğu değerlendirmesi. Atwan’a yazdırmak takdire şayan. Keşke devamı gelse.

* Yusuf Kaplan’ın modern dünyaya dair güzel bir söyleşisi. Cins, röportaj konusunda her sayısında başarılıydı.

* “Müslümanlar Çok Barbar” temalı infografi de gayet derginin misyonuna uygun bir isttaistiksel çalışma.

* Eren Safi’nin “Ayazda Kalmış İslamcı Eskisi” yazısı Cins dergisinin alameti hâline gelmiş olan polemikçi, taşlayıcı yazılarına bir örnek.

* Cevher Paşa hakkındaki yazının güzel olduğundan zaten bahsetmiştim.

* Mülteci diye tanıdığımız sosyal medya fenomeninin Trump hakkındaki yazısı kısa ve hoştu.

* Bir edebiyat bülteni vardı eski meselelerden bahseden, edebiyat magazini tadında, hoştu. Bu tip yaratıcı şeyler çok güzel oluyor.

* Kolombiya’nın iki ünlü “Escobar”ı hakkındaki yazı ile Zidane hakkındaki yazılar dergiye renk katıyor. Yıllar önce F Dergi adında çok sevdiğim bir futbol-kültür dergisi vardı. O tadı aldım yıllar sonra.

* İdil Önemli isimli yazarın “sınırlar ve müphemlik” hakkında kısa ancak öz mü öz bir yazısı vardı. Mesela böyle yazılar artmalı Cins’te, kastettiğim bu idi…

* En sona çok sevdiğim bir yazıyı bıraktım: Yunus Emre Özsaray’ın “Adını Saddam Koydum” yazısı. Nasıl anlatsam bilmiyorum ama bu yazı bende büyük bir sempati uyandırdı. Sadece çocukluk anısını anlatıyor yazar, hüküm koymuyor; büyük konuşmuyor. Ama bir dönemin, bir çocuğun algısını olduğu gibi veriyor. Çelişkileri ve tüm hissi yanıyla… Dürüstçe… Bu bence çok faydalı bir yazı tarzı. Hem okuması zevkli oluyor hem de okuyucuya kendi tümevarımını yaptırtıyor. Şahsen de 1-2 kez bu tarzda yazmayı denedim ve sanıyorum ki yazan için de güzeldir.

 

Deniz Baran yazdı






İlgili Konular