
“Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lâzım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım. Gel bir kulübeciğimiz olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın rızasını aradığımıza hâlimiz şahit olsun.” teklifine “Olur” demişti…
Fatih Camiî’nin avlusundaki o soğuk musalla taşı bugüne dek çok yiğide kucak açmıştır. Nice Hakk sevdalısı ona selam verip geçmiştir, ebedi istirahat mekânına. Her bir yiğide o kadar çok ‘Fatiha’ sunulmuştur ki musalla şahittir buna. Necip Fazıl’ın, bir Özal’ın naşı da bu kadar kalabalığa şahitti. Ancak bu kez vuslata yürüyen ne bir cumhurbaşkanı ne de ünlü bir şairdi. O’nun adı Yusuf Kemal Erimez’di. Benim gönülden sevdiğim Hacı Ağabeyim. Orta Asyalı kardeşlerin, “Hacata”sı.
Yol’a çıkışı…
22 Nisan 1926’da Samsun’un Havza kazasında dünyaya geldi; ama hayatının büyük bir bölümünü Aydın ve İzmir havalisinde geçirdi. Babası Osmanlı döneminde Beyrut’ta jandarma komutanlığı yapmış ve görevi sırasında buranın asil ailelerinden birinin kızı olan Subhiye Hanım’la evlenmişti. Subhiye Hanım, fasih Arapça konuşan, derin İslâmî bilgilere sahip bir Osmanlı kadınıydı. İşte böyle bir hanımefendinin oğlu da kendisini hayır ve hasenâta adayan, âlimlere karşı büyük saygı ve sevgi besleyen bir insan olmuştu. Yetmiş yıl boyunca zaman âdeta ona fezalara ulaşacak yolu hazırlıyordu. Keza Hacata için hayat şimdi başlıyordu.
Muhabbet fedaisi
Varlığın özü muhabbetti. Yetmişli yaşlarının başında Ebu Eyyüb-el Ensari misali zamanın sırtına kendini düğümleyip Orta Asya topraklarına, Tacikistan diyarına sürdü atını.
Muhabbet aradı gittiği her yerde. Dur durak bilmeden ‘’Daha yok mu?’’ diyerek açmıştı yüreğini. Kötüydü oysa hali, ilerlemiş düzeyde şeker hastasıydı, kalp damarları tıkanmak üzereydi ve tansiyon rahatsızlığı bulunuyordu. Doktorlar artık ameliyatın bir fayda getirmeyeceğini söylüyor, bir bakıma ölümünü bekliyorlardı. Ne var ki ortada bir söz, bir dava, otuz beş yıllık bir dostluk vardı. Fethullah Gülen’in “Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lâzım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım. Gel bir kulübeciğimiz olmadan yaşayalım bu dünyada. Bu hayırlı işleri dünyalık menfaatler için yapmadığımıza, Allah’ın rızasını aradığımıza hâlimiz şahit olsun.” teklifine “Olur” demişti bir defa ve sözden dönmek yakışmazdı onun gibi kahramana...
Zengindi. Malı varlığı çoktu. . Zeytinlikleri, mülkleri, hattâ bir de elmas madeni vardı. Maddiyatın getirdiği yok oluş onda varlık sebebiydi. Maddî imkânları hayır işine adamadıktan sonra gereksiz görecek kadar derin bir ruh sahibiydi. İstanbul beyefendiliği vardı üzerinde, sahip olanlar kadar abartmazdı ama abartması gereken birisi varsa o da kendisiydi belki de. Derdi başkaydı Hacı Kemal’in gönlünü yakıp kavuran ummanlar aştıran ızdırap buralardan değildi. Ahde vefa eyledi, sattı malını mülkünü tüm gelirini açılacak okullar için harcadı ve ömrünün geri kalan zamanlarını okul lojmanlarında ya da tuttuğu kiralık odalarda geçirdi.
Düşmanlığa düşman olmak diyordu…
Anlatırlar; Namık Kemal vefatından önce “Vatan ! Vatan ! Vatan !” diye emaneti teslim etmiştir, diye.İhtimal ki Hacı Kemal Ağabey’de “Okul! Okul ! Okul !” diye canını bırakmıştır sevda meleğinin kollarına.
Tacikistan toprakları, o zamanlar yitirilmişliğin, diken üzerinde oluşun fotoğrafını veriyordu. Rusya yanlılarıyla İslami yönetim isteyenlerin mücadelesi sürerken iç savaşın çıkması an meselesiydi, böyle bir zamanda yabancı bir ülkeden gelip buralara çivi çakmanın mümkünü yok gibiydi.
Sebep oluşturmak bizden netice Allah’tan diyerek kolları sıvadı ve Başkent Duşanbe’ye elli kilometre uzaklıkta bir beldede dostlarıyla birlikte Tacikistan’a Müslüman kültürünü götürecek, şehid kanını taşıyan bayrağımızı dalgalandıracak ve ‘’Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli’’ diyecek ve deyip ezan sesi işitecek çocukların yetişeceği ilk kolejimizi eğitime hazır hale getirdi.
Onu anlatan arkadaşları çok az uyuduğuna şahit olduk diyorlar. Geceleri okul içinde dolaşır çocukların ihtiyaçlarıyla ilgilenirdi. Belki biraz istirahat ardından sabah gelecek olan misafirlere hazırlanırdı. Geri kalan saatleri ise gözyaşıyla geçerdi. Nitekim okul tamamlandıktan sonra dostunu aramış, sadece “Nasılsın?” diyebilmişti. Şahit olanlar yarım saat tek kelime etmeden karşılıklı ağladıklarını anlatırlar.
Orta Asya’nın kana bulanmışlığının, İslamiyet’in kayboluşunun ve unutulmuşluğunun ızdırabını çekiyordu. Muhabbet için ağlıyor,ağladıkça muhabbet doğuyordu…
O da farkındaydı Orta Asya ile kaderimiz birdi. Anadolu’dan çıkan Kadı Burhanettin’in, Yunus Emre’nin kökü hep oralarda değil miydi zaten!!
Ben geç kaldım…
Anlamamıştı bile sorulan soruyu..
Bir gün Tacikistan Milli Eğitim Bakanı kendisine: “Siz,herhangi bir menfaatinizin,bir çıkarınızın olmadığı bu insanlara niçin bu yardımları yapıyorsunuz ?” diye sormuştu. O cevap beklerken gözleri başka yerdeydi Hacata’nın ‘’Ben geç kaldım’’ okulda yapacak işler var deyip kaçar gibi uzaklaşmıştı oradan. “Nam-ı Celil-i Muhammedî” yayılacaktı güneşin doğup battığı her yere peygamber sözüydü bu ortada kalmazdı.
Fatih nasıl ki Güller Efendisi’nin sözünü yüzüstü bırakmamış ve ‘Kutlu Komutan’ olmuşsa Hacı Kemal Erimez’de o söz için buralardaydı. Öyle bir söz ki, can yoldaşı hanımı vefat ettiğinde memleketine dönememiş binler uzakta Mevla’ya ağlamıştı..
Şahidiz…
Hacı Kemal ihtimal ki o gün, o musalla taşında yatarken tıpkı Efendimiz gibi başını göğe kaldırıyor ve “Şahid ol Ya Rab, Şahid ol Ya Rab, Şahid ol Ya Rab” diyordu.
Şehadetine, Musalla taşı, on binlerce insan, Tacikistan’da açılan altı tane okul, yetiştirilen yüzlerce pırlanta gençve bizler şahidiz.
Allah mekânını cennet eylesin Hacı Ağabey. Allah sana rahmet eylesin.
Cihat Kaya, sevdikleriyle başladı yazmaya
kaya.cihad at gmail.com



