
Akşam güneşi gurub etmeden…
Günün yorgunluğu üzerime tam çöktü dediğim bir anda Cahit Çollak’ın dükkanına uğramak aklıma geldi. Meğerse kader insanı nasibine sevk eder. Cahit Çollak’ın dükkan yine akşam kalabalığında.
TYB Bursa Şubesi’nde bir konferans hazırlığı… Gözüm masadaki kitaba ilişti. Üzerinde Nurettin Topçu yazıyor. Bakabilir miyim?, diyorum. Olur, diyor Cahit Çollak. Bu İsmail Kara işi bir çalışma diyorum. Zihnim beni yanıltmıyor. Görsel malzemeyle süslenmiş kitabı Kültür Bakanlığı basmış. Hayretim artıyor. Kitapla hasbıhali başka bir güne bırakarak İsmail Kara imzasına gözüm ilişiyor. Herhalde İsmail Kara imzalamış ve göndermiş derken Mehmet Temelli imdadıma yetişiyor: “Hoca yarım saat önce buradaydı.”
Ne, nasıl, ne zaman, hayırdır?, sorularını hemen cevap olarak ekliyorum Mehmet Temelli’ye. Tabi bir de müthiş bir serzeniş: Nasıl beni aramazsınız?, şeddeli çıkıyor.
Dostlarla oturuyorum ama aklım İsmail Kara’da. Ne kadar oldu görmediğim aklımı zorluyor. Ama sağ olsun emektar imdadıma yetişiyor. İsmail Kara’ya son vicahi görüşme tarihimiz 9 Temmuz 2009 saat 15:43 diye kayıtlı bende. Demek ki 7 ay olmuş görüşmediğimiz. Hasret ve muhabbet dolu yedi ay. Sevdiğinden veya sevdiklerinden ayrı olanlar beni iyi anlar diye düşünüyorum.
Etrafımdaki akşam güneşleri dağılıyor bir anda. Yalnızlaşıyorum. Hemen Mustafa Kara’yı aramak aklıma geliyor. Telefonla heyecanla sarılıyorum. Nadir keyifle “Selamun Aleykum” diyen biri olduğum için selamlama bir andan ağzımdan dökülüyor. Kendimi takdim ediyorum. Zekiciğim, nasılsın?, diyor İsmail Kara. Gel keyfim gel…
Kelimeler düğümleniyor boğazımda. Benim rahat bir insan olduğumu tanıyanlar bilir. Ama mesele İsmail Kara ve Mustafa Kara olunca benim teyemmüm bozluyor tabir-i caizse ve nutkum tutuluyor. “Hocam, Bursa’da olduğunuzu haber aldım.” “Demek ki beni takip etmiyorsun?” diyor İsmail Kara, hüzünleniyorum. “Sizi görmek istiyorum. Sizi ziyarete gelebilir miyim?” diyorum. “Ben misafirim ama sen gel.” diyor. İşte cennet dedikleri bu olsa gerek. Kabul edilmek ve kabul görmek…
Tarifi bilene sormak lazım
Şimdi bir sorunla daha muhatabım. Mustafa Kara’nın evini nasıl bulacağım? Edeben de soramam tekrar. Hemen imdadıma bir dost yetişiyor. Bir iş olacaksa vesileleri de beraberinde gelir. Mustafa Kara’nın mahdumu Bilal Kara’ya ulaşıyor hane-i saadetlerinin tarifini bir güzel öğreniyorum. Sonrası vuslata kalıyor.
Bir kapıda durmak
Evi bulmak zor olmuyor. İmdada yine birkaç vesile yetişiyor. Zile bir kez ve iki rekat namaz miktarı beklemeye hazırlanarak basıyorum. Kapıda oluşumuza cevap geliyor. Zil bizi buyur gel diye selamlıyor. Heyecanımı siz düşünün artık. Kapıda İsmail Kara karşılıyor. Mustafa Kara, gel edebiyat öğretmeni gel, diye selamlıyor. İçimde heyecanımı bastıran bir huzur. İçeride Kutuz Hoca’yla musafahalaşıyoruz.
Söz her zaman Kutuz Hoca’nın…
Mustafa Kara beni Kutuz Hoca’ya takdim ediyor. Mustafa Kara, epeydir babasının rahatsızlığından dolayı ev-iş mesaisi görüyor. Söz Kutuz Hoca’nın:
-Mustafa arkadaşın Maarif adamı mıdır? Evet, Memleket için gençler yetişmeli. Mustafa arkadaşın da meslekten.
Kutuz Hoca’yı rahatsızlığına rağmen gayet sağlıklıydı. Tabi rahatsızlığının etkisi üzerindeydi ama Mustafa Kara her unutmasında yardımcısıydı. Dönüp dönüp Hoca’ya sorular sordu. Onlar not olarak ben de kalsın. İnsanlar sevdikleriyle beraberdir, mucibince Mustafa Kara’ya “arkadaş olmak” ve Hoca’yla” meslekten” sayılmak hele hele bu ifadelendirmenin bir eğitim sevdalısı Kutuz Hoca tarafından yapılması açıkçası beni tarifi imkânsız sevindirdi. Şükür demek bile yetmez…
Hesap vermenin zorluğu var!
Kutuz Hoca bir anda hareketlendi ve ortamdan sessizce ayrıldı. İşte hesap verme anı. İsmail Kara Hocanın soruları başladı. Neler yapıyor, neler okuyordum, bir bir dinledi. Ara ara düşüncelerini ekledi. Sevmek aradan geçen zamana rağmen sohbetin kaldığı yerden devam etmesidir. Neler yaptığımı tek tek anlattım.
Okumalarımı sordu, cevapladım. Bir zamandır Osmanlıca kursu veriyorum, dedim; devam etmelisin, dedi. Hoş Yunus Emre Altuntaş’ın güzel bir latifesiyle işe tekrar koyulmuştum ama Hoca’nın sözleri emir hükmünde sayıldı.
İstanbullu dostları sordum. Mustafa Kutlu yeni bir hikâyeye yelken açmış. Adını biliyor musunuz?, dedim. Bana bile söylemedi, dedi.
Şu anda Şerh kültürüyle ilgili bir makale üzerinde çalıştığını söyledi. Ve sırasını Hoca’nın ifadesiyle kaderini bekleyen üç kitap çalışmasından bahsetti. Mustafa Kara:
-Demek ki 50 yıllık bir iş var, dedi.
İsmail Kara hoca tebessüm etti.
Zihnimde biriktirdiğim soruları sırayla Hoca’ya sormaya başladım. Bu sırada Bursalı güzel insanlardan Sefer Özdemir Bey İsmail Kara Hoca’yı ziyarete gelmiş. Bereket üstüne bereket, nur üstüne nur…
Konu konuyu sohbet sohbeti açtı. Bunlar da notlarımın hakkı olsun. Son olarak İsmail Kara Hoca şöyle bağladı geceyi:
Ben bu milletin iki kez gücüne şahit oldum: Birincisi Kıbrıs harekâtıdır; ikincisi de 1999 depreminde 30 bin kişinin ölmesine yarım milyona yakın kişinin evsiz kalmasına rağmen o güçlüğün üzerinden gelmesidir.
Zeki Dursun, gurbet yurdunda yalnız değilmiş meğer…
Rabbim onların ve onlar gibi ilim erbabının ömürlerini ve ilimlerini bereketlendirsin daima. Sizler gibi onların sohbet ve birikimlerinden bizler de istifade ederiz inşallah...
"Kutuz Hoca'nın Hatıraları" kitabını biran önce okumam gerektiğini de hatırlattınız yeniden...



