30 Nisan Perşembe günü 05.30 da Sarayevo’dan çıktığımız yolculuğumuz, aynı gün içerisinde dört ülke topraklarında bulunduktan sonra, Hırvatistan’ın büyüleyici Dubrovnik’in de bir ortaçağ rüyasına daldıktan sonra, Karadağ’ın sarp dağları ile Adriyatik arasına sıkışmış sahil yolunda meşhur Kotor Kalesi’ni gecenin karanlığında yüzyıllardır sırtını yasladığı dağa tırmanışını seyrettikten ve günlerdir yolculuk yapmaktan sıkılmış ayaklarımızı Adriyatik’in sularında serinlettikten sonra gece 01.00 sularında Arnavutluk’un İşkodra şehrinde son buldu. Bu son buluş, son bir haftadır hemen her gün yaptığımız gibi, bambaşka bir ülkenin, yeni bir dünyanın kapılarını açmak için heyecan dolu bir başlangıçtı aslında.
Balkan ülkelerinin bütün sınır kapıları gibi, Arnavutluk sınırında da, aslında çok da ciddi bir arama yapmayan kontrol memurlarının sorgulayıcı yüz ifadeleri, bir grup üniversite öğrencisi olduğumuzu öğrendiklerinde yerini, mütebessim bir çehreye bıraktı. Elimizde sınırdan İşkodra’ya varmak için gece karanlığında bize yol gösterecek, Kapıkule’de ücretsiz verilen Avrupa yol haritasından başka hiçbir şey yoktu. Yollarda ne bir ışıklandırma, ne bir tabela ve ne de yolu sorabileceğimiz bir Allahın kulu… Gittiğimiz her ülkede olduğu gibi İşkodra’da da, önceden irtibat kurduğumuz kişilerden Bleiden Bey ile merkezde buluştuktan sonra, ilk geceyi geçirmek üzere mütevazı otelimize yerleştirildik.

İlk izlenimimiz olumlu değil!
İtalya’nın karşı kıyısında, kuzey-güney doğrultusunda Adriyatik Denizi boyunca uzanan bu ülkeyi sadece bir buçuk saat kadar gördükten sonra, ilk izlenimlerimiz pek de olumlu olmamıştı. Daha gündüz gezdiğimiz Dubrovnik, bulunduğumuz yerden birkaç saat mesafedeydi fakat kelimenin her anlamıyla iki şehir arasında dağlar var diye düşündük. Karadağ’ın, ülkenin bir karış toprağının bile ova olmasına izin vermeyecek kadar ihtiraslı ve ihtişamlı dağları ve tabii ki, iki şehir arasında ilk bakışta göze çarpan gelişmişlik düzeyi farkı…
Ertesi sabah, Kosova’da da mihmandarlığımızı üstlenen, Hüdai Vakfı İstanbul Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne gidip derneğin Arnavutluk koordinatörü Şuayip Başhan Bey ile tanıştık. Şuayip Bey Kütahya Simavlı ve yedi yıldır bu topraklarda, komünizm ve kapitalizmden bunalmış ve Müslümanlığını unutma noktasına gelmiş Arnavutların İslam’la tekrar buluşması için hizmetlerde bulunuyor. Mükellef bir kahvaltıdan sonra, Şuayip Bey’in Arnavutluk’a ve İşkodra’ya dair çok değerli anlatımlarını dinleyerek şehri gezmeye başladık.

Hasan Rıza Paşa dönmemişti!
Ülkenin ekonomik durumunun pek de iç açıcı olmadığını anlamak zor değil. Kıyafetler, arabalar, kaldırımlar, evler, seyyar satıcılar, 80’li yıllarda yapılmış bir filmi izler gibi… Yolumuz şehir merkezindeki Hasan Rıza Paşa anıtına düştü. Hasan Rıza Paşa, Osmanlı’nın İşkodra merkezli eyaletinin son komutanı… Balkan savaşı sonrasında Osmanlı yavaş yavaş bölgeden çekilirken, Rusların İstanbul’u tehdit etmeye başladığı sıkıntılı dönemde İşkodra komutanı Hasan Rıza Paşa birliğiyle beraber İstanbul’a çağrılmış. Israrlı emirler üzerine, bölgeyi terk etmeyi kabullenemediği için, rivayete göre, rütbelerini göndermiş İstanbul’a ve son ana kadar sadık askerleri ve yerli Arnavut gönüllülerle şehri düşmana karşı savunmuş. Arnavut Devleti de, bu kahramanı bir onur nişanıyla ödüllendirip anısına bir anıt yaptırmış. Saray’ın gözünde Balkan milletleri arasında hep ayrı bir yerde duran Arnavut halkının bugün, %75 gibi yüksek bir oranda Müslüman olması, Hasan Rıza Paşa gibi, sırtında bir medeniyeti taşıma gücünü gösterebilen fedakârlar kahramanların sayesindedir. Ecdadımızın bu toprakları ne kadar sevdiğini, İşkodra’nın merkezi bir camiinin imam-hatibi olan, Marmara İlahiyat mezunu Adem Bey’e, “Arnavut” kelimesinin kökenini sorduğumuzda hayretle öğrendik. Doğruysa eğer hikaye odur ki, “Arnavut” kelimesi, Arapça “bize dönmek zor gelir” anlamına gelen cümlenin kısalmasıyla söylenir olmuş…
Şehri tanımaya İşkodra kalesiyle devam ettik. Önümüzde uzanan şehri seyre dalmışken, evlerin bittiği yerde, gecekondu mahalleleri arasında kalmış tarihi bir cami dikkatimizi çekti. Aslına sadık kalınarak restore edilmekte olan Osmanlı eseri Kurşunlu Cami, komünizmden nasibini almış. Bir dönem ahır olma talihsizliğini bile yaşayan bu mübarek mekân meğer bir zamanlar İşkodra’nın en meşhur camisiymiş. Rejime yenik düşerek yıkılan kubbesi şimdi, Arnavutluk’ta İslam’ın sönmeye yüz tutmuş ateşinin küllerini üflemeye çalışan gayretkarların çabalarıyla tekrar ayağa kaldırılmış. Öğle güneşiyle adına yakışır şekilde kurşunları yeniden parıldıyor ama şehirle ovanın buluştuğu bu kenarda sanki insanlara küsmüş, sitemkâr bir duruşla İşkodra’yı izliyor gibi… Akşam İşkodra eki müftüsü Faik Hoca ile röportaj yapmak üzere evine gittik. Çukurlarla dolu, çöplerin duvar diplerine yığıldığı, karanlık bir ara sokakta, kale kapısı gibi devasa bir bahçe kapısının önünde indik minibüsümüzden. Avludan içeri girer girmez artık, 2009 yılının fakir İşkodra’sında değil, bizi kollarını açarak karşılayan, 500 yıl öncesinin bir Osmanlı konağındaydık.

Bayramda baklava yapmak bile yasaktı
Arnavutluk’ta Arnavut kaldırımı stiliyle döşenmiş bahçe yolunda yürüyor olmak çocuksu bir heyecan uyandırdı yüreklerimizde. Sekiz kişilik ekibimizi, seksen yaşındaki Faik Hoca evin kapısında karşıladı. Her adımda nezaket, her adımda estetik. Unuttuğumuz medeniyetimizin dersini, bize lisan-ı haliyle anlatıyordu… Bu Osmanlı beyefendisini, misafiri olduğumuz ailenin geleneği olduğu üzere, ikram edilen ve “margül” denen bir gül türünden yapılmış, enfes gül şerbetlerimizi yudumlayarak dinlemeye daldık. Faik Hoca 23 yıl sırf dini inancı yüzünden hapiste yatmış. Akla hayale gelmeyen işkencelere maruz kalmış. Ama ne imanından vazgeçmiş ve ne de yıllarca göz işaretleriyle kıldığı biricik namazından… Kendisinden, o dönemde, bayram için baklava yapmanın bile yasak olduğunun hayretle öğrendik.
Tiran’da silinmiş her şey
Galiba her ülkenin bir Ankara’sı, bir de İstanbul’u var. Ertesi gün ki Tiran gezimiz bizde bu izlenimi bıraktı. İşkodra’da yaşanmış bütün olumsuzluklara rağmen, kendisini hissettiren o İslam havasını burada pek bulamadık. Şehir meydanının hemen yanındaki Ethem Bey Camiinde tanıdık bir atmosferi yaşadıktan sonra, ana meydan ve çevresini dolaşmaya başladık. Tiran’dan aklımızda kalan en canlı anılardan biri, hemen her köşe başında, yaşını başını almış adamların kümeler halinde toplanıp, bizim dokuztaş gibi bir oyun oynayan iki kişiyi seyretmeleri oldu. Bu insanların işleri güçleri yok mu? Dünya Bektaşiliğinin merkezi olduğunu öğrendiğimiz Tiran’dan, en azından şehir merkezinde, medeniyetimize ait izleri pek görememiş olmanın hüznüyle ayrıldık. İstikametimiz tarihi Berat şehri…
![]() |
| Behuciddin Şahabi ile Görüşme Yaparken |
Dava ölmedi!
Berat… Akdeniz ve İslam mimarisinin müthiş sentezinden doğan, birbirine bakan iki dağın yamacına üst üste yerleşmiş evleriyle, bir yarısına diğer yarısını yüzyıllardır izleterek zamanı dondurmayı başarmış şehir… Daracık sokakları, kapı tokmakları, dip dibe yerleşmiş şirin beyaz evleri, mutfaklarında pişen yemekler gibi “biz” kokuyor. Bir grup çocuğun, çocukluğumuzda oynadığımız çizgi oyununun aynını oynadığına heyecanla şahitlik edip, gayrı ihtiyari iştirak ettik. Aynı dili konuşmaya gerek yok, nasıl olsa, artık onlarla aynı yaştayız ve aynı heyecanı paylaşıyoruz… Mahallelerinin güzelliğinden gönülsüzce çıkıp, merkezde bir cami aramaya koyulduk. Osmanlı eseri iki güzel camiyi, kullanılmadığını görerek, üzüntü ve biraz da kızgınlıkla pas geçtikten sonra nihayet bir cami bulduk. Namazdan sonra caminin içinde iki Arnavut gençle, beş dakika kadar sohbet etme imkânımız oldu. Bize “Türk olduğunuzu selam verişinizden anladım diyor. Caminin müezzinliğini yapan bu naif ve utangaç gençten ayrılırken, yıllardır tanıdığımız bir kardeşimizden ayrılıyormuş gibi, hüzünleniyoruz. “Camileriniz kapalı. İnsanlara din adına, bir şeyler anlatıyor musunuz?” sorumuza, “Tabii ki, biz ona Dava diyoruz…” diye karşılık veren, bizim emsal bu genç müezzin, bir medeniyetin, bir mücadelenin, bir saflığın vücuda gelmiş tezahüründen başka ne olabilir ki?
![]() |
| İslam Uğruna 23 Yılı Hapislerde Geçen Eski İşkodra Müftüsü Faik Hoca ve Kardeşi (İşkodra-Arnavutluk) |
Elbasan’da kardeşimiz
Berat’tan sonra geceyi geçirmek üzere Elbasan’a doğru yola çıktık. Gecenin ilerleyen saatlerinde şehrin girişinde bizi karşılayıp misafir eden Türkiyeli mihmandarımız, bize her haliyle, “Müminler ancak kardeştir” ayetinin, dünyanın neresinde ve hangi zamanında olursa olsun, milyarlarca Müslüman’ı birleştiren, ne kadar mükemmel bir zemin olduğunu anlattı. Sabahın ilk ışıklarıyla, Makedonya’ya gitmek üzere, ‘Allah razı olsun’larla ayrıldık Arnavutluk’tan…
Ömer Faruk Değirmen bizimle paylaştı
bu tarz yazılar (tarih,kültür,medeniyet,gezi) çoğalmalı ki birbirimizden haberimiz olsun.
eline ve yüreğine sağlık.





