Çok Okunanlar
Son Yorumlananlar
NASA Yeni Gezegenler Keşfetti
Namaz Vakitleri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
İRAN'DA NELER OLUYOR?!
Salome Tahran sokaklarında!
Salome uzun süredir sitemize haber gönderemiyordu, seçim sonuçları çok şaşırtmış, yaşadıklarını bizimle paylaşıyor.
14 Haziran 2009 Pazar 17:25

İran seçimleri dunyabizim sitemizin ilgi alanına direkt girmiyor gibi görünse de seçim sonuçlarına tepkileri doğru okuyabilmek açısından önemli kazanımları olabilir. Salome Ahmedinejat'a hayli karşı. Tepkileri okuyucularımıza yadırgatıcı gelebilir ama devrime inanmış ve seçim sonuçlarına tepkili insanların da olduğunu görmek açısından önemli diye düşünüyoruz Salome'nin yazdıkları. 

 

Yabancı basına görüş vermek mi, aman! 

On yıldan fazladır İran’da yaşıyorum. Müzik ile ilgilenmeye başladığımdan beri de, yabancı basının İran’a karşı propagandacı ve önyargılı tavrını en yakından gördüm ve basınla ilişkimi kestim. Eğer gerçekleri yazmaya diğerlerinden daha meyilli bir basın mensubu olursa, ki bir çok kez mailleştikten ve sorular sorduktan sonra bu konuda kesin bir karara varıyorum, o zaman küçük bir röportaj vermeye razı olabiliyorum.

 

Seçimlerden dolayı da Tahran’a akın eden dünya basınından, İsveç Radyosu Ortadoğu muhabiri Cecilia ile Cuma öğleden sonra, oy verdikten yaklaşık üç saat sonra görüştüm. Genel olarak sanattan konuşsak da tabii ki seçimlerden de bir iki şey sordu. O sabah, Tahran’ın güney kısımlarına gittiğine ve üç dört sandık başından izlenimler kaydettiğini söyledi. Yaşlı bir hanım mesela, demiş ki ben Ahmedi’ye oy veriyorum çünkü evvelsi gün bize iki çuval patates verdiler. Zaten bu patates olayı bayağı bir gülme konusu olmuştu Ahmedi Nejat karşıtı insanların arasında. Fakir halkın oyunu patatesle satın aldı, gençleri de patates kızartmasıyla tav edebilir diye espiri bile yapıyorduk. Şunu da belirteyim ki, bu fakir halka yardım dağıtma konusunda genel uygulama ile, seçimden iki gün önce yapılan uygulamanın arasında fark vardır, bunu bilmeli.

 

Ahmedi Nejad'a gülüyoruz!

Zaten dört yıldır Ahmedi Nejad’a gülmekten başka ne yaptık ki. Onu hiç ciddiye almadık, zaten gelişi de şaka gibi bir şeydi. O kadar açık bir hile vardı ki dört sene önceki seçimlerde, ama dedik ki, neyse bakalım hayırlısı, kimse bu, belki yapar birşeyler... ne bilelim? Ahmedi geldi daire fiyatları üç katına mı çıktı, şu kadar milyar dolar ortadan mı kayboldu? Her türlü iletişim sitesi mi filterlendi? Her sokağın başına kara pencereli minibüsler mü koydular biraz başörtüsü kaymış kızlarımızı terbiyesiz cümlelerle içine tıkmak için? Yoksa müzisyenler, ressamlar, yazarlar, yönetmenler şimdiye kadar görmedikleri bir sansürle mi yüzyüze geldiler? Fakir halk daha da fakirleşti, zenginlerin karnı daha da mı büyüdü? Tüm bunlar yetmezmiş gibi Türkiye gibi bazı ülkelerden insanların romantik bir şekilde sırf Amerikaya İsrail’e laf attığı için Ahemdi Nejat’a bayıldıklarını, hatta onu kahramanlaştırdıklarını görüyorum (Tarantino’nun Natural Born Killers filmini öneriyorum bu insanlara, kahramanlaştırmanın nasıl bir şey olduğunu anlasınlar diye ) ve aslında bir şeyler söylemek için çıldırıyorum ama...

 

dunyabizim'e de anlatmazdım ama...

Ama ben bunları Cecilia’ya söylemem, çünkü kendi ülkem hakkında yabancı basının atıp tutmasını istemem, ben Ahmedi Nejat’a kızabilirim, bu ülkede her türlü haksızlık, hırsızlık ve yalan ve dolanın bu dört sene içinde tavana vurduğu gerçeğini içime sindiremeyebirim, ama bunu Cecilia gibilere anlatmam. Hatta dunyabizim.com’a da yazmam. Zaten yanlış sebeplerle Ahmedi’yi çok ama çok seven bazı Türk gençlerinin yorumlarıyla ya da editör’ün mütereddit tutumuyla uğraşamam. Zaten bitecek, Musevi gelicek ve herşey yine güzel olacak, sevgili Hatemi’nin başlattığı, İran’ı, İran halkını ve gençlerin hayallerini doğru yere doğru doru götüren hareket, koptuğu yerden devam edecek. Haksızlıklar, sansürler, çapulculuklar, gözünün içine baka baka yalan söyleyişler bitecek. Dinimizin bize öğrettiği tüm güzel değerler geri gelicek ve ve ve... Yani, dün sabah uykudan kalkıncaya kadar öyle düşünüyordum.

 

Dün ne mi oldu?

Sabah 9’da kalktık ve gece 3'te genel olrak açıklanan oy yüzdelerinin mucizevi bir şekilde hiç değişmediğini ve aynı yüzdelerde seyretttiğini gördük. Zaten ülkenin bir kaç tanecik devlet kanalı var, birinde üniversiteye giriş sınavı ile ilgili bir program yayınlanıyor, birinde Çinli bir dizi, diğerinde çocukların telefonla katıldığı bir yarışma, diğerinde alakasız bir tartışma programı.

Ve işte haber kanalı, orda da alakasız haberlere yer verilirken, sunucunun yan tarafında genel yüzde ve oy sayılarının yazdığı bir tablo beliriyor arasıra. Ama hangi şehirde nekadar ne açılmış, nerdede Musevi nerede Ahmedi, hiç öyle bir şey yok. En komiği de, sol kanat aday Kerrubi’nin, 300.000 oy aldığını yazmalarıydı, yani yalanın daniskası, yani Kerrubi’yi desteklediklerini açık açık belirten 5 milyondan çok Kürt ve Lor halkını hiçe saymak ve dalga geçmek. İran kanallarında bir suskunluk, umursamazlık.

 

Sanki daha dün o heyecanla seçim yapılmamış, ülkede tarihi olabilecek bir olary gerçekleşmemiş gibi. Aradan 6 saat geçip ve kesin sonuçlar açıklanınca, yüzdeler gece üçtekilerle aynıydı!! Yani bu oylama bir senaryo bir kandırmacaydı ve zaten kazanacak kişi önceden belliydi. Sanki tanıdığım herkes Musevi’ye oy vermemiş gibi, sanki gittiğim sandık başında herkesin Musevi’ci olduğu açık açık belli değilmiş gibi, sanki otuz yıldır oy vermeyenlerin bile bu sefer gerçekten ümide kapılıp, sandık başına gitmesi hiç yaşanmamış gibi, sanki günlerce ve günlerce İran’ın heryerinde, yeşillere bürünmüş Musevi taraftarları her tarafta kendilerini göstermemişler gibi, sanki daha dün gece, Musevi’nin kesin zaferi, sandık başındaki müfettişleri tarafından açıklanmamış gibi. Yok hayır, önünde hala sıralar olan sandıklar kapanıyor, oy yazılan kağıtların yeterince bulunmadığı bahanesiyle insanlar dağıtılıyor, bunun benzeri bir sürü hilenin dışında, gece saat üçte, sandıkların kapanmasından 4 saat sonra açıklanan yüzdeler, 12 saat boyunca aynı kalıyor ve seçim bu şekilde noktalanıyor.

 

Burada yaşadığım 12 yıl içinde, hiç bu kadar açık bir şekilde diktatörlük ve baskı rejimini hissetmemiştim. Hep bir ümit vardı, iyi olabilir diye, hep özgürlük ve insan haklarına açılan küçük de olsa bir pencere kalmıştı. Ama bu sefer, ellerimin kollarımın dört taraftan bağlandığı hissine kapıldım, ilk defa, gerçek bir diktatörlüğü hissettim, İlk defa nefretle doldum. Evet, nefretle.

Bu seçim değil, bu bir aldatmaca, ve Musevi’nin ve Kerrubi’nin açıklamaları da bu yönde.

 

5425

 

Meydandayız ve karşımızda işte Polis!

Ama bitmedi. O sabahtan itibaren devlet tarafından SMS sistemi tamamen kapatılmış olan Tahran gençleri, facebook kanalıyla Venek meydanında Musevi’nin konuşma yapacağını birbirlerine ilettiler. Ben de gittim, tanıdığım tüm arkadaşlarım geldi. Ama Musevi görünmedi, halk arasında, önünün kesildiği söylentileri dolaştı durdu. Halkın her kesiminden insanların bulunduğu meydandan, yapılan şaka gibi seçim’in uyguluyıcısı Vezaret- i Kişver, yani İçişleri Bakanlığının bulunduğu Fatemi Meydanına yürümeye karar verildi. Heyecanla “Musevi, Musevi, Oyumuzu Geri Al” diye bağıran insanların arasında ben de vardım. Meydanın karşı tarafında polisler vardı, zırhlı, siperli, coplu. Ama varlıkları gerçek gibi değildi. Allahu Ekber diye bağıran bu insanlara niye birşey yapsındı ki polis? Hem polis, herzaman halkın koruyucusu değil midir?

 

Evet, ben saftım.

 

Polisin başındaki bir adamın, ileri doğru bir kol hareketi yaptığını gördüm. Ve sonra yaklaşık 30 tane siperin bize doğru koştuğunu. Ama algılayamıyordum, ta ki bana doğru gelen kocaman bir taşı farkedene kadar. Herkes kaçıyordu, ben de arkamdaki sokağın içine doğru koştum ve taş, arkadan bacaklarıma çarptı. Yere düşecek gibi oldum ama bir adam kolumdan tuttu ve ileri doğru itti beni. Bir köşeye sığındım, polisler taş atmaya ve coplarını sallaya sallaya ilerlemeye devam ediyorlardı. Sonra insanlardan da taş atanlar oldu polise, ve bir an, hep uzaktan takip ettiğim ve acılarını hissettiğimi sandığım Filistin halkını görür gibi oldum, ve o zaman anladım bu zırhlı makineler karşısında nasıl savunmasız olunabileceğini, taş atmanın ne demek olduğunu..

 

İçimdeki nefret büyüdü!

İçimdeki nefret büyüdü. Taş atan insanların arasına girdim. O sırada polisler sokağa daldılar ve insanlara coplarla saldırdılar. Bir polisle burun buruna geldim, elindeki copu yere paralel bir şekilde göğsüme vurdu iki kere, “İlerle, geri git” dedi bana, ben açıklamak için ağzımı açtım, ama “Sana git dedim, özgürlük kadar başına taş düşsün.” Ve göğsümde müthiş bir ağrı hissettim. O an, ama sadece bir an için, herşeyi boşverip saldırmak istedim o laftan anlamayan, özgürlük gibi bir kelimeyi yıkanmış beyninde algılayamayan polise, orda ölmek istedim. Ama sadece bir andı, kendimi tuttum, "tamam, gidiyorum pislik, ne vuruyorsun" dedim ve döndüm. Arkamdan da bir darbe indi ve yere düşmek üzereyken dengemi sağlamayı başardım.

 

O senin namusun, vurma! dedi sakallı ve Hizbullahi adam!

O zaman bir adam, sakallı ve Hizbullahi görünen bir adam öne geldi ve aynı polis’e, "o da senin namusun, vurma" dedi. Ama ona da bir darbe indi, "sen konuşma ilerle" diye. Ben, fiziksel acıdan değil ama hak arayan ruhuma inen darbeden dolayı gözyaşları içinde, biraz ilerde kaldırıma oturdum. Bir kadın eğilip, “iyi misin” dedi. Konuşamıyordum ama başımı salladım, beni koruyan adam da yanıma geldi.

 

Kadın ona va yanımızda toplanmış bir kaç kişiye, bunlar Sepah’dan, hepsi İsrail'de eğitim görmüş bunların, domuzlar, vicdansızlar... dedi. Beni koruyan adam bir kart çıkarttı ve “hanım, ben de Sepah’danım, benim arkadaşlarım hep Musevi taraftarı, Halkın yanında. Bunların memleketi, devrimi, Humeyni’nin yolunu nasıl saptırdığını ve ne hale getirdiğini en iyi biz biliriz. Bunlar Niru-ye Entezami, Sepah’la alakası yok. Bunlar Zedde Şureş (İsyan karşıtı) polisler, dedi. Ben hala inanamıyordum olanlara. Hala bir polisten dayak yemiş olabileceğime inanamıyordum.

Saf olan ben.

 

Biraz sonra Polisler ortada yoktu ve insanlar girdikleri sokaklardan çıktılar ve meydandan yukarıda, Veli-asr caddesinde toplanmaya başladılar. Çok fazla, çok fazla insan vardı, polisler bu sefer sadece barikat yapmakla yetiniyorlardı cadde kenarına. Herhalde etrafda beliren yabancı muhabirlerin kameralarına şirin gözükmek için olsa gerek. Yine slogan atan insanlar, bu sefer “Diktatörlüğe Ölüm” , ve “Nasrun minellah, ve Feth-un Garib, merg ber in dovlet-i Merdüm ferib” diye slogan atmaya başladılar. Bu ikincisi, devrim sırasında, şah için kullanılan bir arapça – farsça karışık slogan ve manası şöyle: "Zafer Allah’tandır ve fetih yakındır, Bu halkı kandıran Devlete Ölüm”. Devrim’i, Filistin'i, herşeyi hissettim iliklerime kadar, slogan atan, elini yumruk yapan, hakkı yenilmiş ama bu kadar açık bir şekilde yenilmiş olan bendim bu sefer. Arkadaşlarımdan biri aradı ve Fatemi meydanına yakın, Veli Asr caddesine ciddi çatışmalar olduğunu söyledi. Zaten o taraf doğru giden bir topluluk vardı ve ben de onlara katıldım. Polisler meydanın dört bir tarafındaydılar. Meydanda zırhlı bir otobus varı ve bir kaç kişiyi döve döve içine sokuyorlardı, korktum, acaba eve mi gitseydim?

 

5426

 

"Sen dayak yememiş miydin?!"

Kararsızlık içinde taksi beklermiş gibi yaptım. O sırada arkamdan biri bağırdı “Şu hanım sabahtan beri meydanda dolaşıyor, sana söylüyorum” önümde belirdi ve tehditkar bir şekilde parmağını bana doğru salladı, “sen dayak yememiş miydin? Ne arıyorsun hala burda?” Etrafta insanlar bize bakıyorlardı. Yine bana bir cesaret geldi ve şöyle dedim: “Beni döven sen miydin? Adın ne senin?” adam bana garip garip baktı hatta galiba bir an korktu, sonra copunu havaya kaldırdı ve “Bir daha seni burada görürsen gözünü çıkarırım.” dedi ve ileriye doğru gitti. Arkasından bağırdım: “Adını söylemedin, adın ne?” İnsanlar bana sus bırak, diyorlardı. Bu sefer bana gerçekden bir cesaret gelmişti ve yürüyerek Fatemi meydanına doğru indim Veli Asr caddesinden.

 

Orda da bir kaç kere kovalandık. Motorsikletle halkın arasında dehşet salmaya çalışan polisler vardı kaldırımlarda coplarını sallaya sallaya dönen. Havaya ateş ediyorlardı. Kovalanınca insanlar bize kapılarını açıyorlardı ve evlere sığınıyorduk. Biraz yatışınca tekrar çıkıyorduk.

 

Fatemi meydanına yakın, İnsanlar iki polisi yakaladılar ve motorsikletlerini ateşe verdiler.  Ortam çok kızışmıştı bakanlığın yakınlarına doğru. Gerçekten öldürme amaçlı dayak atıyorlardı polisler, kafam büyüklüğünde taşlar havada uçuşuyorlardı. İntifada sahneleri vardı, insanlar sadece gözleri açıkta kalıcak şekilde suratlarını gizliyor ve kucak kucak taş taşıyorlardı. Çöp tenekeleri ateşe verildi, bir otobüsün yanmasına şahit oldum, gaz bombaları atıldı. Camlar kılırdı, sokaklar cam kırıklarıyla örtüldü. Tepkiler kontrolden çıktı. Arkadaşlarımın biriyle haberleştim ve güç bela kendimi bir arkadaşın babasının ofisine attım, tanıdığım bir çok insan da öyle yapmıştı.

 

Rehberin açıklamasına inanamadık

Facebook’dan haber alamaya çalıştık, filmler izledik, hemen çekilmiş ve youtube’a konulmuş olan. Bir kaç saat önce Rehber Hameney, oylamanın geçerli olduğunu söylemiş ve Ahmedi Nejad’ı tebrik etmişti! İnanamadık, bu kadar açık bir riyakarlık, diktatörlük ve halkı hiçe saymaya inanamadık. Başka şehirlerden haber alıyorduk,  İsfahan'da pazarcılar pazarı kapatmışlardı ve halk dışarı dökülmüştü. Tebriz, Urmiye, Babol ve ve.. herbirinde benzeri olaylar vardı. Tahran etrafındaki yerleşim bölgeleri de kızışmıştı. Bir süre sonra Facebook filtrelendi, aynı zamanda youtube. Telefon açalım derken, anten gitti herkesin. Hatlar kesildi. Değişik haberler geliyordu, yok Musevi yakalandı, Yok Haşemi istifa etti, yok Musevi Bakanlığın önüne doğru gidiyor. Ama doğru bir haber vardı ki, o da Musevi'nin seçim merkezi olan ve tebliğlerini ve ilamiyelini halka duyuran mekanın kapatılmış olması ve Musevi’nin halka ulaşabileceği her türlü aracı etkisiz hale getirmeleri. Resmi websitesi kapatılmış, taraftarların siteleri filterlenmişti.

 

Yorgundum, kızışmış olan bedenim yavaş yavaş anlıyordu dayak yiyen yerlerin acısını ve saatlerce yürümüş, koşmuş va kaçmış olan ayaklarım zonklamaya başlamıştı. Ofisi yakınlarda olan babama sabit hattan ulaştım, beni almaya geldi ve eve gitmek için zar zor bir taksi bulduk.

Etraf polis kaynıyordu ve her geçene kötü kötü bakıyorlardı. Dönüş yolunda tüm şehirde aynı izleri gördüm. Aynı zamanda eli sopalı olan Besic denen Ahmedi Nejat tarafında olan dayak atma makinelerini. Başlarına İran bayrağı dolamış, nerde Museviciler varsa oraya doğru sürüyorlardı motorlarını, sopalarını sallaya sallaya. Ama artık görmek istemiyordum, sadece yazmak istiyordum, 12 yıllık suskunluk yeterdi.

 

İnsanların bilmesi lazım. Musevi, Kerrubi, Haşemi ve Hatemi bu işin peşini bırakmayacaklar, biz de bırakmayacağız. Devrim bunun için yapılmadı. Gücü elinde tutmak için her türlü düzenbazlığı yapacak olan insanların halkı hiçe sayması için değildi. En acısı da, insanlarda bir ümit oluşması ve bu sefer, devrim tarihinin başından beri en fazla insanın oy vermesi, ama bu yalancı devletin, bunu dünya basınında kendi lehlerine bir şeymiş gibi sunması, Kerrubi’nin de dediği gibi. Ama bu iş burda bitmedi, daha yeni başladı. Şu anda devlet, halkla ilişkilerinin kesilmesi için elinden geleni yapsa da, Müşariket partisinden yüzden çok insanı tutuklamış olsa da, İran televizyonunda, sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi bir hava varsa da, biz, Musevi’nin sonraki adımı bekliyoruz va hakkımızı alacağız. Kimse diktatörkükle 4 sene daha bu ülkenin başında kalamaz. Bugün yine sloganlar ve çatışmalar devam etmekte. Bugün hakkını arayan her kesimden İran Halkı, sokaklarda. Ben değil sadece, bu ülkeye, millete, devrime, dine ve insanlığa saygısı olan ve içi acıyan herkes sokaklarda.

 

Lütfen kanmayın, doğru düşünün, propagandalara kanmayın. Bir tarafta devrim yapmış ve Humeyni’nin yandaşı olmuş, Irak savaşı sırasında ülkeye cumhurbaşkanlığı yapmış, halka hizmet etmeye can atan, kendini kültürel faaliyetlere verdiği halde, sırf bu millete ve devrime duyduğu sorumlulukdan dolayı siyaset meydanına geri dönmüş Mir Hüseyin Musevi, diğer yanda nerden geldiği belli olmayan, millete, vatana devrime acımayan, sadece güç peşinde hırsla koşan ve elinde tutmak için her türlü yolsuzluğa başvurmaya hazır çıkarcı bir kişi. Ahmedi Nejat’ın tarafında olmak, zulmün taraftarı olmak demektir. Devrim’e karşı olmak demektir.

 

Dört sene daha bu insanın başında olursa, ne devrimden ne de getirdiklerinden eser kalmayacaktır. İmam Humeyni’nin yolu açık açık ezilmekte, zora başvurularak iktidar sağlamak istenmektedir.

Türkiyeli kardeşlerimiz lütfen İran halkının yanında olun!

 

 

Salome Tahran'dan yazdı

YORUMLAR
salomeye
sumeyye
sevgili salome
türkiyeden bakıldığında iran bir islam cumhuriyeti olarak bizim en büyük umut ışığımız. islami yönetim bu zamanda nasıl olabilir, nasıl ideal olabilir gibi can alıcı sorular akıllarda dolanıp dururken humeyninin yaptığı devrimle hayal gücümüz önünde büyük birsomutlanış, hataları ve eksikleriyle de olsa bir örnek..
ben iranı idealize etmenin ne kadar yanlış olduğunu çok zaman once kabullendim. ama yazını okuyunca en çok da kendi hayallerim için gözyaşı döktüm. hassas mesele..
23 Haziran 2009 Salı 15:17
mir hüseyin musavi'yi destekliyorum.
m. fatih kutan
iran seçimlerini, birkaç siteden ve cihan aktaş'ın yazılarından takip ediyorum. ve seçimler yapılmadan, orada olsam musavi'yi desteklerdim demiştim kendime. şunu bir anlayalım: musavi taraftarlarının tepkisi rejime yönelik değil. bu insanlar din adamlarına filan saldırıyor değiller. bu batı medyasının çarpıtması. musavi'yi destekleme mesajı yayımlıyor devrilmiş şahın oğlu! olacak şey mi? dışarıdan karıştırmaya çalışıyorlar. devrim sürekli taze tutulan bir süreçtir, sonlanmaz. teşekkürler salo
16 Haziran 2009 Salı 18:16
Salome
Salome
millet uyanin, bunlar benim laflarim degil, devrimi yapmis insanlarinin laflari. 8 sene cumhur baskani olan Khatami, 8 sene cumhur baskani olan Hashemi, 8 sene hem de savas doneminde basbakanlik yapmis olan Musavi, Devrimi gerceklistirmis bir cok Kum mollasi, Ayetullah Sanei, Ayetullah Musevi ve daha o kadar cok insan ki.
Ben de, siz tum insanlar gibi propagandalarin ve popilstligin etkisinde kalmayasaniz diye yaziyorum, gozlerinizi acin.

Salome yahudi adiysa meryem, yakup, eyyup, yusuf vb.
16 Haziran 2009 Salı 09:41