, 22 Haziran 2018
Lame İllüzyonlu Yıllar 80 ler

1226

Lame İllüzyonlu Yıllar: 80’ler

Bugün şikâyet edilen ne varsa, hepsinin tohumları o yıllarda atıldı. Önce nesil yetiştirecek genç kızlar bozularak, kafaları karıştırılarak, amaç edinmesi engellenerek... Ama güle oynaya, kendi rızasıymış gibi göstererek, ama korkutarak... Banu Yüm yazdı.

İlgili Yazılar
Sen Yine de Ağla Miranda
Sen Yine de Ağla Miranda

Elindeki bu gücü kaybetmemek için sahip olmak zorunda olduğu bu “erkeksi” duygusuzluk, çıkarcılık, kötülük ve bencillik, bu mekanik yaşam, uygarlığın ve kapitalizmin Miranda’nın ruhundan aldığı intikam olsa gerek.
10/06/2018 15:03
Sen Kimin Neyin Reklamısın
Sen Kimin, Neyin Reklamısın?

Önce kendimizdeki mensubu olduğumuz bu dine yakışmayan her türlü yanlışı temizlemeye gayret etmeliyiz. Buraya gelen Müslüman Türkler, yemeğe götürdüğümüzde yemekte domuz eti olup olmadığını soruyorlar ama sipariş verirken ünlü markaların kopyalarını yapmamızı istiyorlar; sizin dininizde domuz eti yemek yasak ancak sahtekârlık helal mi diyen bir Çinli’ye yapmış olduğunuz reklam nasıl bir reklamdır?
10/06/2018 13:01
Ne Kadınlar Gördüm Zaten Yoktular
Ne Kadınlar Gördüm Zaten Yoktular

Reklamlardaki metalaşmış kadın imgesi hepimizi rahatsız eden bir konu. Peki ya reklamların içinde hiç kadın kullanılmasaydı? Ya da reklam sahibi kadın yerine bu sefer de kutsalımızı bir satış aracı olarak kullansaydı, yine rahatsız olur muyduk?
10/06/2018 12:12
Ev Hanımlığından Distribütörlüğe
Ev Hanımlığından Distribütörlüğe

Geçen zamanlarda kulağıma gelen şeyler pek hayra alamet değildi. Kâbusum olan ABD kaynaklı firmaların kiliseye yaptığı hatırı sayılır yardımlar, İsrail için ayırdığı fonlar… Hakeza bu finansal desteği sağlayanların mahallemdekiler gibi Müslüman çoğunluk olduğunu hatırladıkça daha da şaşırıyordum.
10/06/2018 11:11
Reklam Figürleri 'Ben Ürün Satmak İçin Tasarlandım'
Reklam Figürleri: 'Ben Ürün Satmak İçin Tasarlandım'

Artık geniş omuzlu Sylvester Stallone, Arnold Schwarzenegger gibi koruyan, gerektiğinde geyik avlayıp getiren, fetheden, mütehakkim erkek tipi satmıyor. Onların yerini David Bechamlar, Carlos Martinler aldı. Artık Biscolata erkekleri de Pirelli kadınları kadar popüler.
09/06/2018 13:01
İbn Sina Felsefesinde Haz Kavramı
İbn Sina Felsefesinde Haz Kavramı

İbn Sina: ''Nefs bedendeyken söz konusu haz alma her bakımdan yitirilmiş değildir. Aksine, ceberut âleminin düşüncesine dalanlar, meşgul edenlerden yüz çevirenler (bedenin süflî çağrılarına kulak vermeyenler), bedenlerde oldukları halde bu hazdan bol bir paya ulaşırlar. Bu pay onlara yerleşir ve böylelikle kendilerini her şeyden meşgul eder.''
11/06/2018 14:02

Sabaha karşı bir vakitti. Alışılmışın dışında erken uyanmıştım. Hatta sonradan anlayacağıma göre, alışılmışın dışında bir güne uyanmıştım. Rahmetli babam, her zamanki çizgili pijamasının altı ve kısa kollu beyaz atleti ile pencerenin önünde oturuyordu. Perdeler sımsıkı kapalıydı ama babam küçücük bir aralıktan sokağa bakıyordu. Radyoda, sonradan adını öğreneceğim Hasan Mutlucan, “Yine de şahlanıyor aman...” türküsünü okuyordu. Teyzemlerin İstanbul’daki evindeydik. Salon kesif bir sigara dumanı altındaydı. “Selamünaleyküm baba. Ne yapıyorsun bu saatte? Ne oldu?” diye sorduğumda, anlamını yine sonradan öğreneceğim cevabı aldım: “Darbe oldu kızım. Asker, yönetime el koydu.”

9 yaşındaydım. Siyaset, dünya işleri, geçim elbette çok bildiğim konular değildi ama uzun zamandır kötü şeyler olduğunu biliyordum. Her gün insanlar ölüyordu sokaklarda. Terör öldürüyordu onları. 1 Mayıslar sorunlu günlerdi mesela. Büyüklerin gözlerinde, hareketlerinde hep korku vardı. Ama darbe de neydi? “Asker el koyduysa daha iyi olmaz mı baba? Çok insan ölüyordu, belki durdururlar” dediğimde, beni yanına çağırdı. Yüzü gergin ama cahilliğime anlayışlı bir tavırla, daha da araladığı perdeden sokağı gösterdi.

Sokakta onlarca cemse (Askerî kamyon) siteye yanaşmış, ellerinde tüfeklerle askerler sıraya dizilmişti. Apartmana ikişer üçer girip, yanlarında ikişer üçer gençlerle dışarı çıkıyorlardı. Gençlerin elleri arkadan kelepçeli, askerlerin bazılarının kolunun altında, sonradan “yasadışı örgütsel dokümanı” olduğunu öğrendiğim dosyalar vardı. “Bu görüntülere iyi bak Banu” dedi babam, “ve sakın unutma; darbe, en kötü yönetimden daha kötü bir şeydir. Bir daha asla bunun olmasına izin verme. Gücün yetmiyorsa yanında durma. Yaşarsam isteğim, ölürsem vasiyetimdir.”

“Sen önemlisin, her istediğini yapabilirsin” 

80’li yıllar böyle başladı güzelim ülkemde. Darbenin getirdiği baskıyı ilk yıllar iliklerimize kadar hissettik. İlk yıllar diyorum çünkü sonra bir şeyler oldu. Önce yavaş yavaş, sonra hızlanıp büyüsüne kaptıran, dönüştüren bir şeyler. Çocukluktan genç kızlığa geçtiğim, üniversitenin ilk yılına kadar süren zamandı. Büyüyorduk. Sözüm ona hayata hazırlanıyorduk ancak yanlış giden bir şeyler vardı. Ailelerimizle iletişimimiz kopmuştu mesela. Konuşuyor ama anlaşamıyorduk. Aileler, darbenin baskısı ile feci bir travmaya maruz kalmış, sinmişti. Gençlerin önüne ise, tam tersi, parıltılı, “Sen önemlisin” merkezli, “Her istediğini elde edebilirsin hatta etmelisin” mottolu bir hayat serilmişti.

Televizyon yayınları, tek kanallı da olsa, hızlı bir şekilde renklenmeye başladı. Önce içerik, sonra gerçekten renklilik girdi yaşantımıza. Boyalı basın, gençlik dergileri, TRT FM sayesinde Amerika ve Avrupa listelerindeki en son şarkılar ve bu şarkıları seslendirenlerin hayatı halka ulaşmaya başladı. Pazen, basma, jorjet kumaşlardan dikilen elbiselerin yerini, parlak, daha parlak, en lame, pek dore kıyafetler aldı. İnsanlar, “New wave” dalgaya uymaya çalışırken, mikrodalga fırına girmeye hazırlanan alüminyum folyoya sarılmış patateslere döndü. Bütün bunları yapabilmek için para gerekiyordu ki, işte “para için her şey mübah” anlayışı da, bana göre, o yıllarda merkeze oturdu.

Bütün bunlar ne yazık ki, öncelikle kız çocuklarına yönelik faaliyetlerdi. Sonradan, iş işten geçince anlayacaktık. Tıpkı ailelerimiz gibi. Pek çoğumuzun hayali, büyüyüp, okuyup, gelin olup, babalarımız gibi erkeklerle evlenip mutlu olmaktı.

İlginçtir, yine o yıllarda iyice alevlenen feminizm dalgasına önce annelerimiz kaptırdı kendini. Kafaları karışıktı üstelik. Hem kızları okusun, para kazansın, koca eline bakmasın istiyorlardı; hem evlensin, çocuk doğursun, üstelik de mutlu olsun. Fonda o dönemlerin ikonu, iç çamaşırını pantolonunun üzerine giymiş Madonna’dan “Papa Don’t Preach” çalıyordu. Evlerde sürekli tencere, tava, paspas, su arıtma cihazı gibi malzemeler birikiyordu. Gazeteler kupon karşılığı tabak veriyor, karşılığında değerlerimizi alıyordu.

“Özgürlük, daha çok özgürlük”

Okullar da bir âlemdi. Notlarınızın iyi olması, terbiyeli, düzenli bir öğrenci olmanız asla öğretmenlerinize yetmezdi. Onlar daha çok çorapların dengesi, saçların iki örgüsü ve tırnakların bakımı ile ilgilenirlerdi. Çünkü ailelerimiz gibi öğretmenlerimiz de mutsuzdu. Bizim içinse fonda Foreigner’dan “I Want to Know What Love Is” çalıyordu. Birileri ile falan çıkmak hayaldi. “Konuştuğumuz çocuk” olabilirdi en fazla, o da olmasa daha iyiydi. Öğrencinin öğrenciyi ispiyonlama sistemine dayalı, üstelik okullar açısından yasal, “Haysiyet Divanı” vardı ki; kaç genç kızın öğrencilik hayatı, kendisini kıskanan bir başka öğrenci tarafından, bu korkunç müessese sayesinde bitirildi. Bir ihbar yetti. O kızlarla adı aynı hadisede geçen erkek öğrenciler ise, hafif yollu nasihat ve bıyık altından gülüşlerle okullarına devam etti.

Parlaklıktan göz alan elbiselerle birleşen iri, en iri, son tahlilde devasa vatkalar büyümeyi sürdürürken fonda, Bobby McFerrin’den “Don’t Worry Be Happy” çalıyordu.

“Özgürlük, daha çok özgürlük, siz bunu hak ediyorsunuz ey kadınlar! Genç kızlar! Giyinin, süslenin, bakım yapın, gezin ama sakın 30’unuzdan önce evlenmeyin” fikri pompalanıyordu sürekli. Fotoromanlar, yabancı diziler... Beyaz dizi romanları o dönem verildi elimize. Aynı dönemlerde ellerine müstehcen erkek dergileri verilen yaşıtımız erkeklerle aramızdaki uçurum, giderek açılıyordu. Fonda Jon Bon Jovi’den “You Give Love a Bad Name” çalıyordu.

Yavaş yavaş uyuşturuluyorduk

Bilgiye ulaşmak zor, ulaşılan bilgi sorguya açıktı. Gerçi kimin umurundaydı. Tıkır tıkır işliyormuş gibi görünen sistemde “Az bilen çok yaşar” felsefesi hemen herkesi sarmıştı. Daha dün kitaplarını kalorifer kazanlarında, termosifonlarda yakmamışlar mıydı? Seçimler yapılır, sonucunu çok az kimse önemserdi. Hangi partiye oy vereceğini sormak da, söylemek de ayıptı. Bu gizlilik, bir tür demokrasi namusu sayılırdı ama kimse gerçekte bir partiye niye oy vereceğini bilmezdi. Sorulduğunda “Ben oyumu verir seçerim. Bir yanlışı olursa, ordu çekidüzen verir zaten” denirdi. Korkunç değil mi? 80’lerde öyle değildi.

Değildi çünkü, ülkenin doğusunda gece yarısından sonra sokağa çıkmak yasaktı. Batısında ise, Dallas başladığında zaten sokaklar boşalırdı. Pırıl pırıl, hareketli, eğlenceli görüntünün altında yavaş yavaş uyuşturuluyor, 80’lerin de sonuna geliyorduk. Fonda, Billy Joel’den “We Didn’t Start The Fire” çalıyordu.

Koca bir kuşak böyle ziyan edildi

Artık lise bitmiş, üniversite çağı gelmişti. Meslek seçmek gerekiyordu. Feminizm hülyaları ile donatılmış, kariyer ve para hırsı bürümüş, adam yerine konmak isteyen genç kızların yol ayrımı da burada başladı. Kimi siyah önlüğünü (evet 80’li yıllarda lise sona kadar siyah önlük giyildi) çıkarıp beyaz gelinliğini giyerek ev kadını olmaya zorlandı, kimi en yüksek üniversiteyi hedefleyip kariyer yapmaya.

O dönem kadınların en gözde mesleği öğretmenlik! Eğitim aşkıyla yanıp tutuşmaktan sanmayın, kolay görüldüğü için! Annelerin zoru ile... Öyle ya, senede üç ay yaz izni, 15 gün sömestr tatili, haftada 2 gün izin, bir de dersin olmadığı günleri sayarsak ohooo... Üstelik evleneceğiniz adamın işi nerede olursa olsun, eş durumundan yanındasınız, daha ne olsun? Teknoloji gelişmiş, ilgi alanları artmış, dünya başka bir yöne gidiyor dediğinizde “İcat çıkarma” ile karşılanıverirdiniz. Yaşça büyük, bir önceki kuşağa ait abla, ağabeylerle konuşmak zaten mümkün değildi. Onlar dudaklarını büküp, küçümseyerek “80 kuşağı işte” der, ne kadar okumaktan uzak, ilgisiz ve bilgisiz olduğumuzdan dem vurup arkalarını döner giderdi. Koca bir kuşak, böyle böyle ziyan edildi.

O günün genç kızları bugün üzgün

O dönem genç olmak zordu ama şimdi bakıyorum da, aslında insan olmak zormuş. Önce topyekûn bir toplumu deli gibi korkutup sindiriyorsunuz, sonra önüne bir temaşa perdesi açıp, üç yaşında çocuk beynine indirgeyip oyalıyorsunuz. Kısacası; bugün şikâyet edilen ne varsa, hepsinin tohumları o yıllarda atıldı. Önce nesil yetiştirecek genç kızlar bozularak, kafaları karıştırılarak, amaç edinmesi engellenerek... Ama güle oynaya, kendi rızasıymış gibi göstererek, ama korkutarak...

O günün genç kızları bugün üzgün. Onları yalnız bırakanlar da öyle. Dediğim gibi bir nesil, bu şekilde yok sayıldı. Elimizden gelen tek şey ise, “Sakın siz ipleri elinizden bırakmayın, gözünüzü dört açın” demek. Şimdiki gençlerden umutluyum. Biz kişisel tarihimizden onlara ne kadar ışık tutarsak, onlar da geleceğe o kadar parlayacaklar. Lameli, öreli kıyafetlerle değil, pırlanta gibi yürekleri ile.

Bir de şu akıllı telefonlardan kafalarını kaldırabilseler...

 

Banu Yüm






İlgili Konular