, 24 Mart 2017
Cemaatimi mahallemi kaybettim

7052

Cemaatimi, mahallemi kaybettim

Mahalleden medeniyete giden yola 'uygar birey' taş koydu.

İlgili Yazılar
Çıkmaz sokaklar insana çıkıyordu
Çıkmaz sokaklar insana çıkıyordu!

Şehirlerin isim değiştirip 'kent'e dönüşmesi, sadece bir varlığın isim değiştirmesiyle sınırlı kalmadı asla.
28/06/2011 13:01
Nesneye aşık olduk yağmaladık geleneği
Nesneye aşık olduk, yağmaladık geleneği!

Hepimizin büyüdüğü, hepimizi büyüten bir mahallemiz vardı. Şimdi neye dayanacağız?!
28/02/2012 13:01
Evimiz Çalınmıştır Buradan Başlayalım
Evimiz Çalınmıştır, Buradan Başlayalım

''Ev hakkı madde ile değil doğrudan ve sonuna kadar insan olmanın köküyle ilgilidir ve adalet düşüncesi tam olarak ‘ev’den başlar.'' Yağız Gönüler, Ömer Erdem'in 'Ev Meselesi' başlıklı yazısını alıntıladı.
14/02/2017 10:10
Taşranın ahengi bir yeraltı nehri gibidir
Taşranın ahengi bir yeraltı nehri gibidir!

Mustafa Kutlu’nun ‘Mavi Kuş’undan çalıntıladığımız ‘ahlak risalesi’nde neler diyor Kutlu?
20/03/2012 15:03
Müslümanlar Apartman Yığınlarını Mahalle Zannediyor
Müslümanlar Apartman Yığınlarını ‘Mahalle’ Zannediyor

''Mahalle, kırk haneden oluşur. Kırk kapı komşu birbirine kefildir. Avarız akçası da bu kefaletin senedidir. Bir şehir, mahallelerden oluşur. Şehir inşa edemezsek medeniyet de inşa edemeyiz.'' Lütfi Bergen, 'Şehir Sünnettir' kitabı etrafında Yağız Gönüler'in sorularını cevapladı.
08/11/2016 12:12
Bahçe istiyorum Rabbim bahçe
Bahçe istiyorum Rabbim, bahçe!

Daralan yalnız odalar değil elbette apartman hayatında. Daralan kültürümüz, medeniyetimiz, saadetimiz ve hatta ahlakımız..
24/11/2010 08:08

Eski devlet felsefesinde devletin “kamusal alan doktrini” çerçevesinde sosyal hayatı ihata etmeye çalışmadığı biliniyor. Osmanlı’da devletin “vatandaş” kavramı üzerinden sosyal alanı inşâ etmediğini de söylemek gerekiyor. “Vatandaş” kavramı daha çok Fransız İhtilali neticesi bizde telaffuz edilmeye başlanıyor. Osmanlı’da devlet ile “birey” arasında sözleşme (sosyal akit) olmadığından “birey” gibi modern zamanlara mahsus bir kimlikle karşılaşmamız da mevzu bahis değil. Devlet sosyal alanda kendine “cemaat” diye tanımladığı sosyal grupları muhatap alıyordu. Osmanlı’da yaşayan her birey bir anlamda hangi dinden olursa olsun bir cemaate müntesip idi. Bu şartlarda devletin, günümüzdekinden daha özgürlükçü sosyal alanlar verdiğini söylemek mümkün.

Hoca Ali Rıza'dan
(+)

Sosyal gruplar yaşadıkları mekânları grubun ortak kararı ile tayin edilmiş politikalarla inşa ederlerdi. Devlet, günümüz “devlet” felsefelerine nazaran geri plana çekilmişti. Osmanlı devleti, vatandaşının canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları beklemek, siyasî ve ekonomik düzenin devamlılığını sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor; bu tür hizmetler özel şahıs vakıfları tarafından yürütülüyordu. Osmanlı’da, modern zamanların “sivil toplum” kuramlarının hiçbir zaman ulaşamayacağı ufukları, Osmanlı devlet felsefesinin ürünü mekân (mahalle) ve ruh (vakıf) müesseseleri sağlamaktaydı. Osmanlı tebaası için bir mahalleye ait olmamak demek, gece karanlığında kurdun önünde bir çiğnemlik et olup atılmak demekti. Vakıflar, işte o mahallesiz yani cemaatsiz kalan ferde yatacak yer ve yiyecek ekmek demektir. ‘Baba’dır. Naçar birey için insanlık onuruna yaraşır korunma hissi veren siyaset tavrının neden “Devlet Baba” olarak yorumlandığı anlaşılır bir şeydir. Osmanlı’da din demek biraz da ve hatta çoğu zaman “devlet” demekti.

Osmanlı'da mahalle
(+)

Osmanlı: Yoksul doyurucu sofra sahipleri

Vakıflar karşılıksız yardıma yönelik toplum hizmetleri yürütmektedir. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısı olduğu söylenmiştir. Vakıf kurumu ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi en temel ihtiyaçları karşılayan müesseseler olduğu gibi, insanların toplum hayatı içinde karşılaşacağı tüm meseleleri insanca bir çözümle nihayete erdiren “merhamet” müesseseleriydi. Akla gelen her konunun, başa gelen her çilenin bir gönüllü adam, bir mahviyetkâr, bir hamiyetperver tarafından vakfa dönüştürüldüğü hayrete şayandır. Yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, fakir kızların evlendirilmesi ve çeyizlerinin temini, hayvanlara sığınak; sel, yangın, deprem afetlerinde yardım, acizlere dar’ul aceze açılması, borçlulara borcunun ödenmesi, işsize iş ya da sermaye bulunması gibi meselelerde “avarız vakıfları” kurulmuştu. Bir de padişah ya da sadrazamın kurduğu vakfiyeler vardır ki onlara “Selâtin Vakıfları” denmiştir.

Osmanlı’nın Anadolu’daki yürüyüşünde büyük yeri olan Ahilik, bir tür vakıf müessesesi gibi de çalıştığından Osman Bey zamanından itibaren Osmanlı, dervişler ve tekkeler vasıtasıyla hem halkın birliğini sağlamış hem de onların nabzını tutmuşlardır. Ömer Lütfi Barkan’a göre vakıflar, bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak işlev kazanmıştı. Osmanlı hükümdarları “yoksul doyurucu sofra sahipleri” diye anılmıştır.

Osmanlı'da mahalle
(+)

Tüm sokaklar mescide çıkardı

Osmanlı’da genelde şehirler vakıf bir külliyenin, mahalleler de vakıf camilerinin ya da vakfa ait hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de “kent”leri İslamîleştirmiş ve “şehir”lerin İslamî kimlikle temayüz etmelerini sağlamıştır. Şehirler 1856 yılına kadar belediye teşkilatından mahrumdu. Bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetleri vakıflar tarafından gerçekleştirilmekteydi. Cami, şehrin merkezini oluşturan bir veya birkaç mahalleyi birleştiriyordu. Camisi olmayan iskân bölgelerinde yaşayan insanlar Cuma namazı için buraya gelirdi. Cami çevresinde bedesten, pazarlar, kapalı çarşılar bulunurdu. Cuma kılınan yer İslam toplumunda “şehir” hükmündedir. Haftanın bir günü şehirdeki insanlar buralarda toplanır, haftalık ihtiyaçlarını temin ederdi. Diğer mahallelerde ise sadece mescit vardı. Mescitlerin yanında mutlaka okul öncesi ve ilköğretim seviyesinde eğitim veren bir muallimhane (dershane) vardı.

Tüm sokaklar mescide ve alışverişin yapıldığı bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı vs. küçük esnafa ait dükkân ve işyerlerine açılırdı. Mescit, mahallenin günlük ihtiyaçlarının merkezinde idi. İmam, camideki vazifesinin yanında, mahallenin asayişini sağlamakla ve ihtiyaçlarını karşılamakla görevliydi. Köylerde de, mahallelere benzer bir yönetim tarzı vardı. Doğal olarak köy ile şehir arasındaki fark teknoloji değil, idarî teşkilatlanmaydı. Mahalle teşkilatının idarecisi olan imam, bizzat padişah tarafından bir beratla tayin edilirdi. Padişah tarafından gönderilen emir ve fermanlar, imam tarafından halka duyurulur ve takibi yapılırdı. İmam, devlete karşı mahalleliyi, mahallede de padişahı temsil ederdi.

Hoca Ali Rıza'dan
(+)

Herkes birbirinden mesuldü

“Osmanlı Mahallesi” birbirlerine karşı mesul insanlardan müteşekkildi. Mahalleli, müteselsil (zincirleme) olarak birbirine kefildi. Burada meydana gelen öldürme, yaralama gibi olaylarda, olayın faili bulunamadığı takdirde, bütün mahalleli mesuldü ve mağdur tarafa ödenmesi gereken bir diyet varsa yekûn tüm sakinlere paylaştırılırdı. İmam, suçlu veya zanlıları güvenlik görevlilerine bildirir, mahallelinin bu yoldaki şikâyetlerinden ilgilileri haberdar eder, ancak suçlu veya zanlılara bizzat ceza veremezdi. Bu yapı sayesinde devlet, merkezden kilometrelerce uzaktaki yerleşimlere hâkim olabiliyordu.

Süheyl Ünver'den
(+)

Her mahallede bir “Avarız Vakfı” kurulmuştu. Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Günümüzde Ramazan ayında bu gelenek bazı İstanbul ilçe belediyeleri tarafından “hatırlatılıyor”,lakin aslından fersah fersah uzaktır. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Sokakların temizlenmesi, başıboş hayvanların korunması, kuşların barınması, sebillerin yapılması, umumî helâlar, aşevleri (imaretler) için vakıflar kurulmuştu. Mahalleyi koruyan bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakfiyeler hastaneler de kurmaktaydı. Buralarda ayrımsız her din ve ırktan insan tedavi edilir, ücretsiz ilaç verilirdi. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. Vakıflar hem insanlara hizmet götürür ve hem de istihdam kaynağı oluştururdu. Vakıfların gelirleri politik olmadığı için halkın kendi vicdanının sesidir. Zekât, sadaka, fitre gibi yardımlar yapılırken mahalleli tercih edilirdi.

Osmanlı'da mahalle
(+)

Günümüz bireyinin “uygarlıktan” çıkamaması

Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişimi onun askerî, dinî ve meslekî mimarları olan Gaziyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum ve Abdalân-ı Rum’a bağlanmıştır. Ahiler, imparatorluğun ruhî ve meslekî mimarlarıdır. Bu yapı nedeniyle hemen bütün şehirlerde vakıf ticaret hanları vardı. Şehirlerarası yollara, önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yapılmıştı. Böylece yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı sağlanmıştı. Kervansarayların vakfiyelerinden, buralara yerli-yabancı, hür-köle, erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiği; yolcuların gıda, ilaç, giyim, ayakkabı ihtiyaçlarının karşılandığı, hayvanlarına bakıldığı calibi dikkattir. Bu kültür hizmeti Ahiliğin prensipleri vesilesiyle tekâmül etmişti. Fütüvvet teşkilatları olan meslek örgütleri Anadolu’nun manevi ve maddi inşâsının mimarıdır.

Eski devlet felsefesinde dinî müesseselerin ve kamu hizmetlerinin büyük çoğunluğunun devletin vazifeleri arasına girmemesi, bu sorumluluğu, hayırseverlerin kurduğu vakıf kurumlarına mahsus kılmıştır. Osmanlı tebaası, modern zamanların bireyinden daha “sivil” ve daha korumalı bir toplum şemsiyesi altında yaşamaktaydı. İslam bir vakıf ve cemaat dini halinde medeniyet tesis etmişti. Günümüz bireyinin “uygarlıktan” çıkamaması cemaatini, mahallesini, sadaka-i cariyesini kaybetmesinden mütevellit gibidir.

 

Lütfi Bergen değindi






İlgili Konular