, 22 Ekim 2017
Haluk Dursun İstanbul'un Şiiri Boğaziçi'ni Yazmış

Haluk Dursun

648

Haluk Dursun İstanbul'un Şiiri Boğaziçi'ni Yazmış

Haluk Dursun, İstanbul’a ilk geldiği günlerdeki şaşkınlığını ve Boğaz’ın güzelliğine ne kadar çarpıldığını anlatarak okuruna selam veriyor ''Boğaziçi'nde Kırk Yılım'' kitabında. Sonra geldiğinin ilk yıllarındaki İstanbul’u, 70’lerin insan sıcaklığını ve kaybolan değerlerini okuruyla paylaşıyor. Sedat Palut yazdı.

İlgili Yazılar
Sarayın gülhanesi Efendimize bir hediye
Sarayın gülhanesi Efendimize bir hediye

Türk Edebiyatı Vakfı'nın gelenekselleşen Çarşamba sohbetlerinin 19 Şubat Çarşamba günkü konuğu, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Haluk Dursun idi. Haluk Dursun konuşmasında klasik Osmanlı dönemindeki saray ve şehir münasebetlerine değindi. Ahmed Sadreddin yazdı.
24/02/2014 12:12
Haluk Dursun anı defterlerini okura açtı
Haluk Dursun anı defterlerini okura açtı

Haluk Dursun, önceleri sadece kendileri için yazdığı anılarını 'İncir Çekirdeği- Hereke’den Çıktım Yola' adıyla kitaplaştırmış. Mustafa Uçurum yazdı.
07/02/2014 14:02
İşte modern Evliya Çelebi
İşte modern Evliya Çelebi

Fethi Gemuhluoğlu'nun bir sözü üzerine seyyah oldu
08/11/2009 17:05
Kaç çiçek kaç ağaç kaç balık ismi biliyorsun
Kaç çiçek, kaç ağaç, kaç balık ismi biliyorsun?

Prof.Dr. Ahmet Haluk Dursun’un sana, bana, insana, memlekete, tabiata, eşyaya dair yazıların bulunduğu 'İncir Çekirdeği : Hereke’den Çıktım Yola' kitabını Ümit Savaş Londra’dan yazdı.
20/02/2015 15:03
Haluk Dursun'dan gençlere altın değerinde 20 öğüt
Haluk Dursun'dan gençlere altın değerinde 20 öğüt

İstanbul'da Yaşama Sanatı, İncir Çekirdeği gibi enfes kitapların yazarı, Kültür Bakanlığı müsteşarı Prof. Dr. A. Haluk Dursun, gençlere altın değerinde 20 öğüt verdi. Önemine binaen bu yazıyı ç-alıntılıyoruz.
13/10/2015 08:08
Bir kitap için saraya gelen cumhurbaşkanı
Bir kitap için saraya gelen cumhurbaşkanı

Kültür Bakanlığı müsteşarı Prof.Dr. Ahmet Haluk Dursun, Yunus Emre Enstitüsü Londra Şubesi'nde İstanbul'da yaşama sanatını anlattı. Ümit Savaş, etkinlikten notlarını aktarıyor..
01/11/2014 12:12

Napolyon’un sözü olduğu iddia edilir, dünya bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu, diye. Bizans’a ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, her yanında farklı uygarlıklara ait güzide eserlerin bulunduğu önemli, büyük bir şehir. Orhan Veli’nin ifadesiyle kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir şehir ya da tam tersi kelimelerin birbirleriyle mutluluktan dans ettiği…

Üzerine çokça kitaplar yazıldı bu şehir için: Romanlar, araştırma eserleri, öyküler, şiirler… Ama sanırım içinde yaşadığımız bu şehri en güzel anlatan anı kitapları ve seyahatnamelerdir. Zira zamanı olmayan bu şehrin içindeki yaşanmışlıklar, şehrin gizli kalmış her köşesine sinen insan hayatları, köşedeki bakkaldan çıkan bir çocuk anısı, parktaki yaşlı teyzenin geçmişe dalıp hayal kurmaları, eski şarkılar, büyük bir imparatorun şehirle ilgili düşünceleri, bu şehri hem canlı tutuyor hem de gerçek anlamda “geçmiş”i hatırlatıyor.

İstanbul’un Boğaz’ını anlatan anı kitaplarından birisini de Haluk Dursun yazmış. Haluk Dursun hocamız, anılarını “Boğaziçi’nde Kırk Yılım” başlıklı bir kitapta toplamış. Kitap, Kapı Yayınları arasından çıktı. Prof. Dr. Haluk Dursun hocamız bir kültür tarihçisi. Marmara Üniversitesi’nde profesör oldu. İBB’de kültür danışmanlığı yaptı. Ayasofya Müzesi müdürlüğü ve Kültür ve Turizm Bakanlığı müsteşarlığı görevini sürdürmüş. Bunun yanında İstanbul’u anlatan kültür gezilerine devam edip, Boğaz’ın tarihsel dokularını insan hikâyeleriyle birleştiriyor.

Yazarın kitabı ithaf şekli, kitabın içeriği gibi oldukça naif, İstanbul’un şiirine yakışır nitelikte: “Bu kitabı, 1968’in sonbaharında Hereke’den beni alıp Boğaziçi’ne, Ortaköy’e, Mekteb-i Sultani’ye getirerek okula kaydımı yaptıran ve bana ilk balık bilgilerini veren rahmetli dedem ‘Profesör’ Mesut Kılınç’a armağan ediyorum.”

İstanbul’un rengi erguvanın hikâyesi

Haluk Dursun hocamız İstanbul’a ilk geldiği günlerdeki şaşkınlığını ve Boğaz’ın güzelliğine ne kadar çarpıldığını anlatarak okuruna selam veriyor kitabında. Sonra geldiğinin ilk yıllarındaki İstanbul’u, 70’lerin insan sıcaklığını ve kaybolan değerlerini okuruyla paylaşıyor. Bunları sadece geçmişe bir özlemle yapmıyor yazar. Satır aralarında bunu hissetmiyorsunuz. Günümüzün kötü mimari anlayışına ve insanın değişiminin olumsuz yanlarına yazılarında pek değinmiyor.

Kitapta, benim dikkatimi çeken ve birçok okurun da ilk kez okuduğunu sandığım bir efsaneyi paylaşıyor yazar. İstanbul’un rengi erguvanın hikâyesi… “Erguvan, Hristiyan inancında çok önemli bir yeri olan, bir nevi kutsal bir ağaçtır. Hz. İsa’yı Romalılara ihbar eden Yahuda İskaryot daha sonra yaptığına pişman olup intihar etmeye karar verir ve kendisini beyaz çiçekleri olan bir ağaca ip atarak asar. Ağaç böyle bir tarihi muhbirin gelip kendisini seçmesinden ve bir şekilde Hz. İsa’nın katiline aracı olmaktan dolayı çok utanır, üzülür, kızarır, bozarır ve ondan sonra rivayet olur ki, beyaz yerine kırmızı çiçekler açan bir bitkiye dönüşür. Latince teknik adı cercis ciliquastrum olan erguvan, bazı Batı ülkelerinde Yahuda ağacı adıyla geçer.” (S.23) Haluk hoca, erguvanın rengine gönlünü kaptırmış olacak ki, Erguvan Muhibleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almış.

Sakıp Sabancı’nın en sevdiği iki ses

Yazar, çocukluğunun İstanbul’una okurları götürüyor: 68-69 yıllarının Ortaköy’ü, Boğaz’da insanlara selam veren lüfer ve kalkanlar, Şeref Stadı’ndan kaçan topları toplayan kayıkçılar, yalıların cihannümaları, düz beyaz ve karabaşlı martılar, yalıçapkınları, yunus balıkları, İstanbul yalıları, dönemin Galatasaray Lisesi, dönemin önemli şahsiyetlerinin (Sakıp Sabancı gibi) İstanbul’la ilgili söylemleri… Haluk Hoca, bir kanal için çekim yapmaya merhum Sakıp Sabancı’nın Emirgan’daki evine gittiğinde bahçedeki horozun keskin sesiyle karşılaşmış: “Meğer çocukluğundan beri her sabah iki sesten çok hoşlanırmış: Biri horozun ötüşü, diğeri müezzinin camiden gelen sabah ezan sesi.” (S.47)

Haluk Dursun, kitabın ilerleyen bölümlerinde İstanbul’un çeşitli semtlerinin öne çıkan tarihi unsurlarını okurlarına, size eşlik eden bir rehber gibi tanıtıyor. Bunu yaparken geçmiş İstanbul’un çok kültürlülüğünü unutmuyor: “Bahçıvanım Osmanlı döneminde olduğu gibi Arnavut, seyisim Bulgar, mürebbiyem Levanten, aşçım Bolulu, dudum Ermeni, kayıkçım İnebolulu, hamallarım Pötürgeli, balıkçım-dalyanım Rum olmak üzere seçilmeli.” (S.85)

Yazar semtleri tanıtırken mekânlarla ilgili görseller de kullanmış. Bu da kitabın naif yanına denk düşmüş ve tarihi hikâyelerle kitabın bütünleşmesini sağlamış.

Boğaziçi’nde Kırk Yılım, bir tarihçinin çocukluğundan yola çıkarak, hoş bir üslupla, İstanbul’un sokaklarında okurların kalbine dokunarak dolaşıyor. Bizleri de bu şehrin şiirine davet ediyor.

Haluk Dursun, Boğaziçi’nde Kırk Yılım, Kapı Yayınları

 

Sedat Palut

sedat.palut @ gmail.com