, 25 Kasım 2017
Hikayesiz Değiliz ya da Mustafa Çiftçi'den 'Ah Mercimeğim' Üzerine

3174

Hikayesiz Değiliz ya da Mustafa Çiftçi'den 'Ah Mercimeğim' Üzerine

Bir insana kendi diliyle konuşulduğunda o insanın kalbi fetih için açılmış olur. Mustafa Çiftçi, 'Ah Merccimeğim'de okurlarının zihin ve kalp dünyasını fethedecek hikâyeleri 'yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından' anlatır. Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

İlgili Yazılar
Mustafa Çiftçi 'Ben Kütüphanelere Değil Pazar Yerlerine Talibim'
Mustafa Çiftçi: 'Ben Kütüphanelere Değil, Pazar Yerlerine Talibim'

2016 Yılı Necip Fazıl Ödülleri’nde 'İlk Eser' dalında ödüle layık görülen Mustafa Çiftçi, ''Adem’in Kekliği ve Chopin'' ve ''Bozkırda Altmışaltı'' kitaplarında Anadolu insanının saflığını, sıcaklığını anlatır; taşra ve şehir hayatını öyküsüne taşır. Çiftçi, öyküleri, öyküye bakışı, öykülerini besleyen unsurlar hakkında Hatice Ebrar Akbulut'un sorualrını cevapladı.
09/12/2016 10:10
2016 Necip Fazıl Ödülleri sahiplerini buldu
2016 Necip Fazıl Ödülleri sahiplerini buldu

Necip Fazıl Ödülleri'nin üçüncüsü sahiplerini buldu.
08/10/2016 10:10
Hik yelerinde hain ağa mazlum köylü yok
Hikâyelerinde hain ağa, mazlum köylü yok

‘Adem’in Kekliği ve Chopin’, Anadolu insanının saflığını ve masumiyetini görmek ve tanımak isteyenlere de bu kapıyı sonuna kadar açacağını vaad ediyor.
17/11/2012 08:08
FETÖ Konusunda Bir Erken Uyarıcı Can Kozanoğlu
FETÖ Konusunda Bir Erken Uyarıcı: Can Kozanoğlu

Can Kozanoğlu’nun özel kaynakları yok. O basını takip etmiş ve malzemeyi basından toplamış. ''İnternet Dolunay Cemaat'' kitabında Can Kozanoğlu kendi tespitleriyle gazeteci öngörüsünü birleştirmiş ve tarihe not düşmüş. Zamanında fark edilmemiş. Kâmil Yeşil yazdı.
08/09/2017 08:08
Cami baş köşede minare her anımıza tanık
Cami baş köşede, minare her anımıza tanık

Caminin, ezanın ve minarenin başkahraman olduğu bir roman 'Minare Gölgesi'. Engin Ergönültaş'ın beş yıllık emeği olan bir roman.. Ahmed Sadreddin yazdı.
03/03/2014 08:08
Madonna nın Anlatıldığı Değil Yazdığı Kitap
Madonna’nın Anlatıldığı Değil, Yazdığı Kitap

Bay Peabody'nin Elmaları, su-i zannın ve gıybetin kötü olduğunu anlatan bir kitap. Kitabın yazarı Madonna bu kelimeleri biliyor mudur dersiniz? Meryem Uçar yazdı.
31/10/2016 08:08

Hikâye anlatma ve dinleme eylemi manevi bir ihtiyaçtır. İki insan bir araya geldiğinde, birbirlerine hayatlarına ilişkin bir şeyler anlatmaktan zevk duyar. Basit bir konudan en mühim bir meseleye kadar aklımızda, kalbimizde, dilimizde bir sürü anlatılacak şey olur. Tümü, içimizde büyüyen hikâyelerin parçalarıdır. Düşünceli ya da duygusal bir ânımızda, iç geçirişimizde, içimizi dökmek istediğimizde, hassas bir süreç geçirdiğimizde, bir sohbet sırasında hikâyelerimizin sayfalarında geziniriz. Farkında olalım ya da olmayalım, böyledir. Manevî hayatımızı bir ihtiyaçlar hiyerarşisine tabi tutsak, muhtemelen hikâye anlatma ve dinleme ihtiyacı en başta gelir. Burada Barry Lopez’in şu sözlerini de anmak gerekir: “Eğer hikâyeler size gelirse, onları sevin. Ve ihtiyaç hâlinde onları başkalarına verin. Bazen bir insan hayatta kalmak için bir hikâyeye yiyecekten daha çok ihtiyaç duyar.”

Eksikliği duyulan bir şeyi belirtmenin, nasihatin, ikazın, yermenin, övmenin, iltifat etmenin, sevdiğini hissettirmenin ifadesi, en iyi, hikâye anlatma işiyle olur. İnsan hikâyelere şahit ola ola yaşar ve kendi hikâyesiyle büyür. Hikâyesiz insan yoktur; hikâyesinin farkında olmayan insan vardır. Nerede başıboş, komleksli, kendine özeni ve güveni olmayan, yaşadığından lezzet almayan insan varsa, işte o kesinlikle hikâyesinin farkında değildir. Mustafa Çiftçi’nin “Ah Mercimeğim” kitabındaki hikâyeleri de, kompleksli insan tipine “Hikâyesiz değilsiniz” diyen bir bildiri gibidir.

Kendi elinin emeğinden daha lezzetli ne var?

Çiftçi için “son dönem öykücülüğünün öne çıkan ismi” yerine, “son dönem öykücülüğünde, bu toprağın hikâyelerini anlatmak üzere notaya sağlam basan bir sestir”, denirse daha yerinde olur diye düşünüyorum. Çünkü son dönem öykücülerinin büyük çoğunluğu, kendi iç dünyasının kırıntılarını ve hüzünlerini anlatma peşinde. Bir eleştiri ya da küçümseme olarak söylemiyorum bunu. Acı gerçeğimiz olarak söylüyorum. Kendi taşrasına/kültürüne yabancı bireyler oluyoruz giderek. “Taşra mı kaldı!” ifadesini kullanmayı metropol şehrin insanı çok seviyor. Ekrandan ve mantar gibi türeyen kafelerden başımızı çıkardığımızda, şöyle bir etrafımıza iyice bakıp kulak verdiğimizde taşranın sesini duymamız işten bile değil. Toplumda müthiş bir dönüşüm var. Zihniyet ve yaşantı olarak taşra ve metropol insanı arasında sınırlar kalktı; ama uçurumlar var. Sözgelimi, taşralı biriyle kentli insanı aynı hamburger restoranında görebiliyoruz. Ya da uçakta şehirli ve taşralı birçok insana rastlayabiliyoruz. Bir aradayız, ancak birbirimizi görmüyoruz. Birbirimizin hikâyesine değmiyoruz.

Çiftçi, bu durumu en iyi “Köfte Ekmek” hikâyesinde yakalamış. Yaşadığı yeri beğenmeyen, taşrada olmaktan şikâyet eden, hırslı bir annenin karşısında, aza kanaat eden, özveriyle çalışan, çocuklarının en iyi okulu olarak evin içini gören bir baba. Hikâye bu iki karakter üzerinden işler. Taşradaki köfte ekmek, şehrin merkezindeki hamburgerci dükkânına değişilir. Ancak değişen yalnızca nesneler olmaz. Hayatlar, düşünceler, konuşmalar, yaşantılar da değişir. Baba, bu olumsuz değişimin acısını yaşarken, anne sürekli bir şeyleri kanırtma derdindedir. Kendi elinin emeğinden, kendi kültürünün lezzetinden daha güzel bir şey var mı diyor Çiftçi “Köfte Ekmek”le.

Masum bir dostluğun hikayesi: Bacanak

Bir zamanlar, “metrekaresi büyük evlerin birbirinden uzak insanları” gibi bir tanımlama yapılırdı. Bunun günümüzdeki versiyonu, “metrekaresi küçük evlere yalnızlığı, buhranı sığmayan insanlar” şeklinde düşünülebilir. Her şeyin orijinalinden, sevgi ve güven ortamından, dostluk ve merhametten mahrum; ikiyüzlülük, kibir, ego, yalan, dedikodudan yana muzdarip olan bireylerin sayısı küçük evlerin metrekaresine sığamaz olduğundan ve bir arkadaşa “anlattıklarımı döker saçar mı” endişesiyle dert açamama tedirginliğinden bunlar öyküye, şiire dönüşmeye başladı. Metropol şehrin insanına, Avrupai insanlar daha tanıdık gelirken, taşra insanı “tanımsız” geliyor artık. Günümüz insanının taşraya ait olan değerlere ilgisi, onun otantik olduğu düşüncesinden ve ara sıra özlemi çekilen bir diyardan başka bir şey değil. Çiftçi, hâlâ bu topraklarda, dumanı üstünde bir taşra hayatının olduğunu anlatır hikâyelerinde.

Bacanak” hikâyesinde, terziye pantolon-ceket takımı dikmesi için kumaş götüren karakterin provanın ne olduğunu bilmemesi, Anadolu insanının saflığını anlatmıyor mu? Ancak bunu, modernizasyon süreci geçiren beyinlere anlatamazsınız. Onlara göre bir insanın bunu bilmemesi cahilliktir, geri kalmışlıktır. “Bacanak” hikâyesi, masum bir dostluğun da hikâyesidir. Modern insanın menfaati uğruna en yakın dostunu harcamasına şaşırmıyoruz artık. Hikâyenin ahretlik dostları arasında geçen şu konuşma, içtenliğin, muhatabımızın sızısını hissetmenin hayatımızdaki başka şeylerin gerisinde kaldığını gösteriyor: “Hoşgeçlik geçmek ne demektir? Bir adamdan bir beklediğin, umudun, menfaatin olursa sen de o adama yağcılık edersin, hoşgeçlik geçersin yani. Senin benden ne menfaatin var? diye yanıtladım. Epeyce sustu. O susmalarını bir iki damla gözyaşı bozdu. Elinin tersiyle yaşı sildi. Ben ne yapacağımı bilemedim. Ayağımla yere bir şeyler çizer gibi oynadım. İnsanın arkadaşı üzülürse kendi de çok üzülüyormuş…” (Ah Mercimeğim, s.51)

Bir gelenek aktarıcısı

Bir yazarın/ şairin/ hikâyecinin çizgisinden ödün vermeksizin yazması ve kendi imzasını cümlelerine gizlemesi her kaleme nasip olan bir şey değildir. Bunun, Çiftçi’ye nasip olduğunu düşünüyorum. Adem’in Kekliği ve Chopin, Bozkırda Altmışaltı ve Ah Mercimeğim… Bu üç kitabın hikâyelerinde, Mustafa Çiftçi’nin kurgusu, dokusu, anlatımı ve ifade etme tarzı açıkça fark ediliyor. Çiftçi, hikâyesini teknik takıntılarla zedelemiyor. Biçim ve anlatım olarak tahkiye geleneğimiz, Çiftçi’nin hikâyelerinde tütsüleniyor.

Çiftçi’nin hikâyeleme/anlatma şekline şu sözler eşliğinde bakabiliriz: “Bir hikâye bilgi aktardığı zaman; bazı şeyleri nasıl yapacağımızı söylediği zaman; geleneği ileriye taşıdığı zaman; neden insanların şu şekilde davrandıklarını ya da neden işlerin böyle olduğunu açıkladığı zaman öğretir.” (William L. Randall, Bizi Biz Yapan Hikâyeler, s. 126) Çiftçi, hikâyelerinde, taşrada kullanılan bir kelimeyi “yani” diyerek açıklaması yönüyle bilgilendiricidir. Kritik anlarda yapılan seçimlerin kararsızlıktan yeğ olduğunu belirterek kişinin kendi hayatının düzenleyicisi ve kaderinin belirleyicisi olduğunu söylemesi yönüyle gerçekçidir. Geleneğimizin izini, bugüne ait bir damardan işlemesi yönüyle bir gelenek aktarıcısıdır. Hikâye karakterlerinin insanî ilişkilerde duyguyu önemsemesi yönüyle de romantik ve liriktir.

Ah Mercimeğim kitabının hikâyeleri dâhil olmak üzere, diğer hikâye kitaplarında da duyguyu vermekte en başarılı olduğu iki husus, çocuk ile baba arasındaki çekimser ilişki ve aşk temasıdır. Küçükken en çok duyduğum cümlelerden biriydi, “Büyükler sevgilerini göstermezler.” Bu cümle, Çiftçi’nin hikâyelerinde bir ukde duygusuna bürünmektedir. “Karanlık yerde babaya sarılmak kolaydı. Oda ışıklı olsa cesaret edip yüzüne bakamazdım ama karanlık, elimden tuttu. (…) Babam kocaman eliyle başımı okşadı. (…) Yani o nasırlı, yaralı ellerinin saçımdaki hışırtısı benim için en güzel sesti.” (Baba Neredesin, s. 40)

Bir insana kendi diliyle konuşulduğunda…

Ah Mercimeğim hikâyesi, bir oğlanın kendinden yaşça büyük bir kıza âşık oluşunu, sevdiğine yakın-uzak olmanın acısını, sabrın sonunda selâmet olduğunu anlatır. Hikâyelerindeki gösterişsiz ve doğal dil, insanı şaşırtır; nasıl oluyor da konuştuğumuz dil, böylesine bir ahenk unsuru hâline gelebiliyor hikâyelerde? Kuşkusuz bunda, dilin esaslı bir ırmaktan beslendiği etkilidir. Halk hikâyelerinde anlatılagelen âşık ve mâşuk hâlleri, âşığın ve mâşuğun sevdaları yüzünden aileleri ile yaşadıkları diyaloglar, Çiftçi’nin hikâyelerinde karşımıza çıkar. Ah Mercimeğim’deki âşığın Aslı’ya olan sevdası yüzünden ailesiyle olan ilişkisinde birtakım sallantılar olması ve âşığın ev halkıyla konuşmaları, halk hikâyelerindeki sahneleri anımsatır. “Bacılarım vulu vulu ederek ağlaştılar. Ben kapıyı çarpıp çıkarken, anam ‘Bu oğlan kudurmuş, büyülenmiş,’ diyordu.” (Ah Mercimeğim, s.20)

İnsanın en halis destekçisi ailesidir. Çiftçi’nin babasından cefa gören çocuk karakterleri ve kocasından yana gün yüzü görmeyen kadın karakterleri, her şeye rağmen evine, aşına sahip çıkar. Kadın, evin tadı kaçmasın, aile mahremiyetine dil uzatılmasın için sineye çeker her şeyi; çocuk, anne ve babasını incitmemek için özveriyle çalışmaya verir kendini. İnsanın karakteri, öfkelendiğinde, yalnız kaldığında, eğlence anında ya da kritik bir kararda ortaya çıkar derler. Çocuk karakterler, bıçak kemiğe dayandığında, tepkilerini verirler, “Baba Neredesin” hikâyesindeki Baki karakteri gibi. Bu, Anadolu insanının mayasındaki civanmertliğin hikâyede ifade edilişi olarak okunabilir. Baba karakteri, tüm öykülerde abus çehreli çizilmez. “Bahar Eyyamında Bülbül Sesinde” ve “Köfte Ekmek” hikâyelerindeki baba karakterleri, çocuklarını karşılarına alıp konuşan, pişmanlıklarını, üzüntülerini paylaşan baba karakterleridir.

Çiftçi’nin karakterleri, hayatın sillesini yemiş, türlü acıyı tadarak olgunlaşmış, düştükleri sevda peşinde iflâh olmamış ama insani anlamda pişmiş, sevdikleriyle imtihan olmada boncuk boncuk terler dökmüştür. “Uykucu Duman ve Ben” hikâyesi, hayatları acı paydasında kesişen iki kadını hikâye eder, bu hikâye içerik itibariyle güncel ve yüzyıllar geçse de güncel kalacak bir yaraya dokunur.

Çiftçi’nin hikâyelerinden anladığımız, küçücük bir ayrıntının, bir hikâyenin en sansasyonel parçası olabileceğidir. Görüntüde küçük ya da yükte hafifmiş gibi görünen şeyler, bir hikâyenin en temel parçası olabilir.

Bir insana kendi diliyle konuşulduğunda o insanın kalbi fetih için açılmış olur. Çiftçi, okurlarının zihin ve kalp dünyasını fethedecek hikâyeleri “yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından” anlatır.

Mustafa Çiftçi, Ah Mercimeğim, İletişim Yayınları.

 

Hatice Ebrar Akbulut