, 22 Ocak 2017
Türk Dünyasının Aydınlarına Dair Ufuk Açıcı Bir Çalışma

Burana Kulesi - Kırgızistan

3205

Türk Dünyasının Aydınlarına Dair Ufuk Açıcı Bir Çalışma

''Türk Dünyasını Aydınlatanlar'' kitabına, muhtasar bir modern Türk aydınları çalışması diyebiliriz. Kimler yok ki bu kitapta: Azerbaycan’dan Ahmet Cevat; Kazakistan’dan Mustafa Çokay; Kırım’dan Numan Çelebi Cihan; Kırgızistan’dan Toktogıl Satılgan; Özbekistan’dan Abdürraif Fıtrat; Tataristan’dan Ayaz İshaki; Türkistan’dan Abdülhamit Çolpan; Türkiye’den Mehmet Akif Ersoy... Muhammed Özbey yazdı.

İlgili Yazılar
İnancı kav olanların ölçüsü amelleridir
İnancı kavî olanların ölçüsü amelleridir

Merhum Nevzat Kösoğlu ile akademisyenler, yazarlar, gazeteciler ve yakın mesai arkadaşlarının kaleme aldıkları yazılardan oluşan 'Nevzat Kösoğlu’nun Ardından' adlı kitap, ismini de eserlerini de pek bilmediğimiz bu münevver şahsiyetin samimi çabalarını hatıralarla biraz daha yakından tanımamıza imkân sağlıyor. Yavuz Ertürk yazdı..
31/05/2014 16:04
Osmanlı'yı İman-Amel İlişkisi Bağlamında Okumak
Osmanlı'yı İman-Amel İlişkisi Bağlamında Okumak

''Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler'' adlı 4 ciltlik kitabında Nevzat Kösoğlu, Türk tarihini Osmanlı’yı merkeze alarak akıcı ve farklı bir üslupla ele alıyor. Melih Turan yazdı.
03/04/2016 15:03
Biyografileriyle de bir döneme tanıklık etti
Biyografileriyle de bir döneme tanıklık etti

Sosyolojik çözümlemeleri, edebi yeteneği ve verdiği onlarca eserle Türk milliyetçiliğinin yüzakıdır Nevzat Kösoğlu. Muaz Ergü yazdı..
10/10/2014 15:03
Tanıdığım birkaç ahlaklı adamdan biriydi
Tanıdığım birkaç ahlaklı adamdan biriydi

Geçtiğimiz günlerde vefat eden yazar ve fiklir adamı Nevzat Kösoğlu hakkında dostu Mehmed Niyazi gazetedeki köşesinde bir yazı kaleme aldı. O yazıyı ç-alıntılıyoruz.
21/10/2013 16:04

Türk Dünyası, Türkiye’de Türk Milliyetçileri’nin bile hakkıyla tanımadığı bir dünya. Korkular, yüzeysel bilgiler, ideolojik takıntılar ve siyasi engeller gibi sebepler ne yazık ki Türk ülkelerini hem birbirinden hem Türkiye’den ayrı düşürmüştür. 21. yüzyılda her türlü imkâna karşın Anadolu ile Türk Dünyası arasındaki bağlar 20. yüzyılın başlarıyla karşılaştırıldığında, özellikle kültürel alanda yerinde sayıyor. Bu durgunlukta dönemler arası siyasi durumun etkisi olabilir.

20. yüzyılın başında Osmanlı yıkılmamak için, Türk Dünyası ise boyunduruğa girmemek için direniyordu ve bunun da etkisiyle birbirlerine bir anlamda kucak açtılar. Ayrıca Osmanlı’da 20. yüzyılın başındaki yaygın ideolojilerin birbirine yakınlığı da bu bağların kuvvetli olmasının sebepleri arasında gösterilebilir. Bir müddet için, ideolojik grupların Türk Dünyası ya da İslam Dünyası ayrımı yoktu. Bir İslamcı, bir Türkçü, bir Osmanlıcı; Buhara’da olup bitenle ve Sibirya’daki eğitim konusuyla ilgilenebilmekteydi.

Modern Türkiye’de ise Türk Dünyası Ülkücülerin omuzlarında kaldı, İslamcılar bu dünyaya sırt çevirdi ya da çevirttirildi. Sosyalistler için sadece Rusya ve Çin, Batıcılar içinse sadece Avrupa ve Amerika vardı.

Muhtasar bir modern Türk aydınları çalışması

Her şeye rağmen, Türkiye’de Türk Dünyası derinlemesine olmasa da kabaca tanınmaktadır fakat bu tanınma kişiler üzerinden olmuştur diyebiliriz. Osmanlı’yı ve Türkiye’yi gören isimlerden Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Musa Akyiğitzade, Zeki Velidi Togan, Abdürreşid İbrahim, İsmail Gaspıralı gibi aydınları tanırız ama memleketleri hakkında pek bilgi sahibi değilizdir. Bu olumsuz bir durum mudur ya da olağan mıdır bilemiyorum fakat yüz senedir bu konuda değişen bir şeyin olmadığı aşikâr.

Halen Türk Dünyası’nı ya siyasilerin ya da meşhur sanatçıların ismiyle tanıyoruz. Ebulfeyz Elçibey, Cengiz Aytmatov, İsa Yusuf Alptekin bunlardan birkaçı. Belki de bu yüzden bilinçli bir tercih olarak adı “Türk Dünyasını Aydınlatanlar” olan bir sempozyum düzenlenmişti. Bu sempozyumu düzenleyen Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, 2011’den 2014’e dek 4 defa bu yükün altına girmiş. 2012’deki sempozyum ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin himayesinde İstanbul’da gerçekleşmiş, ardından da sempozyum İBB Kültür Müdürlüğü tarafından kitaplaştırılmış.

Kitaba, muhtasar bir modern Türk aydınları çalışması diyebiliriz. Kimler anlatılmış bu sempozyumda? Azerbaycan’dan Ahmet Cevat, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Ali Ekber Sabir, Şehriyar, Bahtiyar Vahapzade; Kazakistan’dan İbrahim Abay, Ahmet Baytursunoğlu, Mustafa Çokay; Kırım’dan Bekir Çobanzade, Numan Çelebi Cihan, Cengiz Dağcı, İsmail Gaspıralı,  Seyit Ahmet Kırımer; Kırgızistan’dan Cengiz Aytmatov, Toktogıl Satılgan, Torokul Aytmatov Kasımbek; Özbekistan’dan Abdürraif  Fıtrat, Ali Şir Nevai; Tataristan’dan Musa Carullah, Abdürreşit İbrahim, Ayaz İshaki, Gabdulla Tokay, Rızaettin Fahrettin, Sadri Maksudi Arsal; Türkistan’dan Abdülhamit Çolpan; Türkiye’den Mehmet Akif Ersoy konuşulmuş.

Dünyanın en önemli film yönetmenlerinden biri

Kitapta, dolayısıyla sempozyumda, Türk Dünyası’ndaki bilindik isimlerin bilinmeyen yönlerinin yanı sıra, hiç bilinmedik isimlere de rastlanabiliyor. Benim bilmediğim ve tanımadığım isimlerden biri, Tölömüş Okeyev idi. Arslan Küçükyıldız’ın deyimiyle Okeyev “Sadece Kırgızistan’ın değil, dünyanın en önemli film yönetmenlerinden biridir.”

Okeyev, 1935’te Issık-Köl Bölgesi’nde Bokonbayevo köyünde doğar. Çocukluğunda çobanlık yapar. “Çocukluğumuzun Gökyüzü” filminde de o zamanlar yaşadığı hayatı anlatır. “Kurt Sultanı – Bozkurt” filmi ile Oscar’a aday gösterilir. “Kar Leoparının Soyu” ile Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü alır. Kırgızistan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk Türkiye büyükelçisi oluşu da Okeyev’i Türkiye için önemli kılan unsurlardan biri.

Okeyev’in ismini kitaptan öğrendikten sonra hemen en yakın kaynağa, Google’a başvurdum ve Beşir Ayvazoğlu’nun 1995’te yazdığı bir yazıyı buldum. O yazıda da belirtildiği üzere, Halit Refiğ’e göre Okeyev bir Kırgız Türk’ü olmasaydı da Rus olsaydı, hatta Avrupalı ya da Amerikalı olsaydı dünyaca meşhur bol ödüllü bir yönetmen olurdu. Ayvazoğlu’na göre de Okeyev, Tarkovski ve Kurosawa ayarında bir yönetmen. Tarkovski’nin ve Kurosawa’nın filmlerini izleyen biri olarak ne yazık ki Okeyev’den yeni haberim oldu. Bunun sebebi kişisel cehaletim olabilir elbette, fakat yazının başında belirttiğim sebebe de bahane olarak sarılabilirim: Türk Dünyası’nı tanımıyoruz.

Okurun kalbini titretmeyen edebiyatın ne gereği var?

Tanımadığım bir Türk Dünyası aydını ile daha karşılaşıyorum: Adil Yakubov. Yakubov 1927 yılında Kazakistan’ın Türkistan Şehri’nde, Karnak köyünde dünyaya gelir. Özbek olan Adil Yakubov, Cengiz Aytmatov’un “üstad” dediği bir yazardır. Uluğbey’in Hazinesi kitabı 25 dile tercüme edilmiş. Yakubov’u anlatan Prof. Dr. Babahan Muhammad Şerif, Yakubov’un eserlerinde adalet konusunu ele alıyor. Bir kitabının adı da “Adalet Menzili” olan Yakubov, Şerif ile yaptığı bir röportajda şunları söylüyor: “Hakiki edebiyatın millet kalbini, dertlerini yansıtması, hak ve hakikat için mücadele vermesi lazım. Okurun kalbini titretmeyen, onu iyiliğe, adalet için mücadeleye yönlendirmeyen, güzelliğe çağırmayan edebiyatın ne gereği var?”

Türkler’in dünyaya söyleyeceği bir sözü olmalı

Sempozyum konuşmacılarından ikisi, adaş olan iki zat, Hakk’a yürüdü: Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Nevzat Kösoğlu. Merhum Yalçıntaş konuşmasında İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik!” vecizesini vurguluyor. Gaspıralı bu sözü 100 seneden fazla bir zaman önce söyledi fakat Türk Dünyası olarak ne yazık ki ne dilde ne fikirde ne işte birliğimiz var. Bana göre devletler arasında oluşturulan resmi kurumlar bile tamamen vitrin çalışmalarından ibaret. Olaya duygusal ya da muhayyel bir maddi açıdan değil, reel politikten bakarsak bile Türk Dünyası’nın işbirliği avantajlı gözükmektedir. Buna rağmen söylemlerin bir türlü eyleme dönüşmemesi, konuyla ilgili pek çok insanı düşündürmektedir.

Merhum konuşmacılardan diğeri, Nevzat Kösoğlu ise konuşmasında Türk Birliği’ne insan ve mefkure odaklı bir yaklaşım sergiliyor. Dünyada bir ahlak ve maneviyat problemi zuhur ettiğini, Türkler’in bu noktada dünyaya söyleyeceği sözünün olması gerektiğini belirtiyor. Kösoğlu, Mümtaz Turhan’dan bir alıntı yapıyor. Turhan’a göre; İslam Medeniyeti’nin kuruluşunda büyük katkıları olan Araplar ve Farslar zamanla tarih sahnesinden çekilmeye başlar, bu “bir çeşit yorgunluk”tur ve sonucunda İslam Medeniyeti Türkler’in omuzunda kalır. Kösoğlu’na göre böylece medeniyetin dayandığı taban, yani insan unsuru daralır. Konuşmasından anladığım kadarıyla Nevzat Kösoğlu, Türk Birliği hedefine insan kaynağı açısından da yaklaşıyor. Bu, pek karşılaşmadığımız fakat bir hayli ufuk açıcı bir bakış açısı. Osmanlı’nın son demlerine doğru İstanbul’a gelen Kazan Tatarları ve diğer unsurların katkılarını hesaba katarsak, Kösoğlu’nun demek istediğini daha rahat anlayabiliriz. Konuşmaları vesilesiyle bu iki isme Allah’tan rahmet dilerim.

İnşallah bu tür sempozyumların, çalışmaların, ortaklıkların sayısı çoğalır. Biz de bu konuda üzerimize düşeni bireysel olarak yapmalıyız. Örneğin ben, önce “Kar Leoparının Soyu”nu, sonra da “Kurt Sultanı – Bozkurt”u izleyeceğim. Kitap olarak da Uluğ Bey’in Hazinesi’ni temin edip okuyacağım. Olandan bitenden şikayet ederken, kendi çapımızda da olması gerekenleri yerine getirmiş olalım.

 

Muhammed Özbey