, 19 Ağustos 2017
Hatıraların Yek nu Hep Anneler

Mustafa Başpınar

3037

Hatıraların Yekûnu Hep Anneler

Yazmak kolay. Okumak, göze almaktır kelimelerin çağrışımlarını. Okumak, bir hudutsuzluktur, bir yerlerde bir şeyler unutulsun gitsin diye bekleyenlere. İşte böyle bir okumayı Mustafa Başpınar'ın ''Annemin Gözleri’'nde yaşadım. Sefa Toprak yazdı.

İlgili Yazılar
Mustafa Kutlu nun Paltosundan Son Çıkan İki Kişiden Biriyim
Mustafa Kutlu’nun Paltosundan Son Çıkan İki Kişiden Biriyim

Mustafa Başpınar, 'Meleğin Gölgesi' adını taşıyan ilk öykü kitabının ardından ikinci öykü kitabı 'Annemin Gözleri’yle okurlarını selamladı. Başpınar, ikinci öykü kitabı 'Annemin Gözleri’ vesilesiyle öyküleri üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.
12/08/2016 09:09
Y nus dilinin hik ye biçimi karşımda sanki
Yûnus dilinin hikâye biçimi karşımda sanki

Mustafa Başpınar’ın ‘Meleğin Gölgesi’ kitabındaki hikayelerde özellikle üzerinde durduğu mesele insanın kendisi..
01/03/2013 10:10
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Temmuz 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Temmuz 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri yeni çıkan kitaplarından neleri göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Temmuz-2017 döneminde Dünyabizim'e gönderilen yeni kitaplar...
01/08/2017 11:11
Tanpınar'ı Bir de Böyle Okuyalım Hep Aynı Boşluk
Tanpınar'ı Bir de Böyle Okuyalım: Hep Aynı Boşluk

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gazetelerde, dergilerde kalmış yazılarının bin bir emek verilerek bir araya getirilmesinden oluşuyor 'Hep Aynı Boşluk'. Sedat Palut yazdı.
28/06/2017 08:08
Damsız Duvarsız Mekteplerin Öğrenci ve Öğretmenleri
Damsız Duvarsız Mekteplerin Öğrenci ve Öğretmenleri

Mustafa Kutlu’nun son kitabı ''İyiler Ölmez'', önceki birçok kitabıyla örtüşen, benzeşen hatta birbirini tamamlayan özellikleri ile ön plana çıkıyor. Küçük hikayeciklerden müteşekkil bir uzun hikaye. Yavuz Ertürk yazdı.
09/06/2017 09:09
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar Mayıs 2017
Çeşitli Yayınevlerinden Yeni Çıkan Kitaplar / Mayıs 2017

Her ay başında, sitemize hangi yayınevleri neler göndermişse onları toplu olarak siz okurlarımızla paylaşıyoruz. İşte Mayıs-2017 döneminde Dünyabizim'e gelenler...
01/06/2017 08:08

Okumak zor bir eylem aslında, yazmak okumaktan kolay gelir bazen. Çünkü okumak, karşınıza neyin çıkacağını kestiremediğiniz bir yolculuktur. Bilemezsiniz nelerle karşılaşacaksınız. Okudukça ilerler yolculuk. Yorulur insan okumaktan, çünkü ağrıyan sadece gözler değildir. Aslında, uzunca bir cümlede hiç beklenmedik bir kelimeye denk gelinmiştir ki kapansın diye beklenen yaralara dokunur bilmeden. Habersizce kavlar kabuklar yer ettiği yaradan. Yazmak kolay. Okumak, göze almaktır kelimelerin çağrışımlarını. Okumak, bir hudutsuzluktur, bir yerlerde bir şeyler unutulsun gitsin diye bekleyenlere. İşte böyle bir okumayı Annemin Gözleri’nde yaşadım.

Mustafa Başpınar’ın Annemin Gözleri’ni okurken zaman zaman uzunca üzerinde durduğum yerler oldu. Dergâh Yayınları’ndan çıkan kitapta peşi sıra geliyor hikâyeler; önce kitaba ismini veren öykü “Annemin Gözleri” çıkıyor karşımıza, ardından yine ilk hikâyeye bağlı olarak yazılan iki hikâye ile devam ediyor kitap. Sonrakiler artık müstakil, kendi başına bir olayı taşıyorlar. Yazarın bu okuduğum ilk kitabı. Daha öncesinde öykülerini de pek okumamıştım. Kitap güzel bir tanışma oldu benim için. Birkaç ay önce okumuş olmamla birlikte, aradan geçen zamana rağmen birkaç cümle, bir iki diyalog ve son hikâyeden birkaç can alıcı sahne aklıma gelip durur. Özellikle de “Yaralarınız iyileşti mi?” sorusunun cevabı kolay kolay verilesi değildir.

Anılar insanların saklı bahçeleri

Kitapta okumanın handikaplarıyla baş başa kaldım. Okudukça bir şeyleri yeniden andım, hatırladım. Bunun kerameti kimdedir hâlâ bilmem; yazarda mı, yazıda mı, okuyanda mı, yoksa yazma eyleminin kendinde mi? Peki neden her zaman olmaz da, en olmadık yerde olur bu iş. Kırmızı her zaman aynı kırmızı iken neden okuyunca yutkunur insan, zor gelir hemen bir sonraki kelimeye geçmek… “Dış kapı açık”, “Kapıları açık odalar”, “Çocukluk arkadaşları”, “Anne..”, “Issız ve babasız bir ev”… Annemin Gözleri’nde çocukluğumun unutulmaz anılarıyla buluştum, kitabın son öyküsü “Yaralarınız İyileşti mi?”de ilk yılları gençliğimin daha dün kadar yakın olsa bile şimdi çok uzaklarda bıraktığım yarım kalmışlıkları gördüm.

Bir defasında sormuştum hocama; bu şairler ve yazarlar nereden biliyorlar insanların ortak duygularını, ya da insanlar okudukları bir eserde kendilerinden izler buluyorlar ya, bu, dedim nasıl bir büyüdür? İnsanoğlunun mayasındaki ortaklıkmış meğer her şey. Farklı yerlerde farklı zamanlarda büyümek bir şeyi değiştirmiyor. Ruh bütünlüğü denen hadise bir ekmek, üç yumurta ile de kazanılmıyor. Sorduğum şey hava gibi, su gibi varlığı kabul edilen fakat H2O gibi tarif edilemeyen bir şeydi aslında.

Anılar insanların saklı bahçeleri. Hüzünler, muziplikler, kaçamaklar, hatalar, yanlışlar, kahkahalar; ne ararsanız bulunur bu sonsuz döngüde. Hiç dolmaz içi, kapağı hiç kapanmaz. Ne kadar karanlıkta kalırsa kalsın mutlaka ortaya çıkıp boy vereceği bir ışık huzmesi bulur kendisine. İşte bu hatıralar yükünün büyük bir kısmını çocukluk çeker. Çocukluk ve ilk gençlik çağları. Haliyle bu zamanın en muteber nesnesi arkadaşlık gelir, onlarla yaşananlar gelir bu günlere.

Arkadaşlar ve aile ikilemi hep zor duruma düşürürdü bizi. Evden dışarı çıkma diyen anne ve arka bahçede seni bekleyen sözleştiklerin. Kaçamak bakışlarla çıkış yolunun teftişi, heyecanlı kaçış, neşeli buluşma, kaygısız gezme, efkârsız oyunlar, hesapsız ipe sapa gelmez laflar, fındık kabuğunu doldurmaz kavgalar, büyük adam edasıyla edilmiş yeminler, verilmiş kararlar; günün akşamında düşünceli ve ürkek eve dönüşler, cezaya razı ama merhamet dileyen bakışlar. Kimi zaman birkaç yüksek sesli kızmalar, kimi zaman da hafifçe yenilen dayak ile biten günün sabahında yine aynı macera. Annemin Gözleri’nde o arkadaşların kendi aralarında kurdukları dünyada aldıkları kararlar. Kimin neyi ne kadar yapabildiğine karar vermek ve vazife dağılımındaki esaslar. Savunmak arkadaşını gözü pek bir şekilde veya koyuvermek ne var ne yok anlatıp her şeyi, korkmak tam da o yaşın gereğine uygun olarak. Sayfalar arasında bulmak o küçük arkadaş dünyamı, benim için hem hüzünlü oldu hem de neşeli. Öyle ya, nerede şimdi o çocuklar; bugün düşünüyorum da kiminin adını bile hatırlamak ne mümkün.

Hatıraların yekûnu hep annelerdir

Yazar öyküye çocukluk anılarından başlamış ve gençlik yıllarına doğru geçiş yapmış, böylece de üç kısa öyküyü birbirine bağlamış. Üçüncü öyküde yani “Düşünde Olmasın”da ıssız evin soğuk karanlığını içimde hissettim. Annelerin yalnızlıkla imtihanını bir kez daha gördüm. Evlatlar büyükşehirlere varınca anneler köyde bir başına yalnızlığın evine gelin olurlar sanki. Bir başına bırakılırlar oracığa. Eşini kaybeden ana, evlatlarını da yolcu ettikten sonra ona bırakılan yalnızlık rolünü ne kadar iyi oynarsa, ne kadar az şikâyet ederse o kadar makbuldür. Öyle ya, o artık yalnızlık ile evlidir. Ve gözleri pencerede bayramda seyranda yol gözlemekle görevlidir. Diğer günler yol gözlemesi dahi beklenemez.

İşte öyle bir ana, yol bekleye bekleye yalnızlığın elinde yoğrulmuş, bir başına olmanın hafakanlarına yenik düşmüş ve kendi kendine konuşmalara başlamış. Sonra kendi başına konuşmalar da yetmemiş, ölen kocasının hayali ile konuşmuş. Gel zaman git zaman hayali hakikat telakki etmiş; onunla konuşmaya, yaşamaya başlamış. Görenler duyanlar akıl yükünü bıraktı demişler, “koş gel” diye oğluna haber salmışlar. Oğul gelmiş, gelmiş ya bunun kadına çaresi ne, oğula faydası ne?

İşler güçler bir anneden daha önemli değil elbet ama hayat akarsuyunun önüne kim set çekmiş ki biz çekelim, biz de onları bir köşede bırakıp çıktık gurbet yurduna. Hatırlayınca içi yakan en acı noktadır burası ama her zaman böyledir işte; genelde hatıraların yekûnu hep annelerdir.

Bu öyküdeki ana bana Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanındaki Çolak Salih’in anasını hatırlattı. Daha okur okumaz iki ananın da silueti geldi gözümün önüne. Salih Birinci Dünya Savaşı’nda tek kolunu kaybedip köyüne, evine döndüğünde annesi, karanlığın çöktüğü, soğuk, ıssız bir evin içinde bir başına oturmaktadır. Oğlunun dönüşünü fark edemeyecek kadar içi yanmış bir annedir o. Acı yüreğine öyle bir oturmuş ki neşe adına hiçbir şey kalmamıştır içinde. Bekleyişle geçen uzun yılların sonunda geriye kalan hissizlik ve donukluk olmuştur. İşte bu annenin gölgesi düşmüş Mustafa Başpınar’ın öyküsündeki anneye. O da beklemenin ve yalnızlığın getirisi olarak olayları ve durumu fark edememektedir. Artık o iki anne için de yaşam seyrini değiştirmek zordur. İşte iki anne arasındaki bağ.

Kitabın en can alıcı öyküsü

Kitabın ilerleyen sayfalarında nükteye dokunur, insanı tebessüm ettirir öyküler de var fakat son olarak bir öykü daha vardır ki aslında kitabın en can alıcı öyküsüdür bana göre. “Yaralarınız İyileşti mi?” başlığını taşıyan bu öykü aslında birçok kez duyduğumuz, dinlediğimiz, okuduğumuz bir aşk hikâyesi. Fakat her aşk mevzusunun elbet bir farklı yanı vardır ve yazar da burada o farklı oluşu okuyucusuna hissettirmeyi başarmıştır.

Mustafa Başpınar öyküleri ile tanışıklığımın başlangıcıdır Annemin Gözleri. Hikâyeleri okurken bir an için kendinizi Mustafa Kutlu hikâyelerinden birindeymiş gibi hissedebiliyorsunuz fakat yazar yine de kendi sesini ve anlatımını size sunabiliyor. Bu da yazarın hem beslenme kaynaklarının da sağlamlığını hem de kendi yorumunu başarıyla oluşturduğunu gösteriyor.

Mustafa Başpınar, Annemin Gözleri, Dergah Yayınları

 

Sefa Toprak