En Çok Okunanlar
Son Yorumlananlar
Namaz Vakitleri
Not Defteri
Not Defteri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Fetih şehidleri kabirleri ne oldu?
Fetih şehidleri kabirleri ne oldu?
Sadeddin Ökten Hocanın Şehir Üniversitesindeki seminerinin (daha doğrusu tatlı ve derin sohbetinin) notlarını sunmaya devam ediyoruz.
Güncelleme: 11:23, 19 Mart 2011 Cumartesi

İstanbul’a kapital akmaya, fabrikalar kurulmaya başladığı zaman işçi sınıfı gelmeye başladı. Bu işçi sınıfının Batı’daki işçi sınıfı ile çok net bir alakası yok. Daha çok tarımdan kopup sanayiye gelen insanlar... İkinci ya da üçüncü nesil artık gerçek manasıyla işçi olmaya başladı. İngiltere sanayi devrimini yaptığı zaman gelen işçilerine iyi kötü lojman da inşa ediyordu. Bizde bu olmadığı için insanlar gecekondular yapıp onlara sığındılar. İlk gecekondular şehrin içindeki boş arazilere yapılmaya başlandı.

Teknoloji sizde yoksa Batı’nın tekniğine hayran olursunuz. Fakat sizde varsa mukayese etme imkanı doğar.

Türkiye’ye özgü bir Sanayi Devrimi

Bu farklardan bir problem meydana geldi. Türkiye bu problemi o zaman göremedi. Çünkü Türkiye Sanayi Devrimini, sanayileşmeyi kendi bünyesinden çıkarmamıştır. Batı’da Sanayi Devrimi belli sosyal aşamalardan sonra ortaya çıkan bir olgudur. Batı toplumları o aşamaları geçirmiş, Sanayi Devrimi ondan sonra ortaya çıkmıştır. Türkiye o aşamaları yaşamadan, tarım toplumunda mutlu, huzurlu bir şekilde yaşarken baktı ki aradaki fark çok açıldı, dolayısıyla bir sanayi kurulması gerek. Sanayi kurmak demek fabrika yapmak demek değildir. Bir mantaliteyi almak gerek fakat o mantaliteyi biz hala alamadık. Bana sorarsanız Sanayi Devrimi yapmış bir memleket gibi çok rasyonel ve çok maddi olmayalım. Mümkün mü? Deneyeceğiz, onun sancılarını çekiyoruz.

Osmanlı bakiyesi İstanbul halkı bu yeni yapılanmadan hiçbir şey anlamadı. Mesela benim anneannem hiç akıl erdiremedi bu yeni düzene. Yeni gelen müteahhitler binalar dikmişlerdi. “Ben ne yapacağım katlı daireyi! Halimden memnunum; işte bir evim var, oturuyorum, bir de kedim ve sardunyalarım var. Ben böyle çok mutluyum.” diyordu. Ama ondan sonraki nesil daha rahat, daha konforlu yaşayacağım diye bu zokayı yuttu. Yaşayamadı. Çünkü yeni yapılan binaların halkı görgü bakımından o İstanbullularla kesinkes uyuşmuyordu. Hayata bakışları farklıydı. Çünkü farklı bir görgü ile siz hayata yaklaşıyorsanız, daha doğrusu İslam medeniyetinin bütüncül yorumunu terkedip sadece şekilci bir takım şeyleri yerine getiriyorsunuz ama zihniniz ve görgünüz farklı bir istikametteyse o kırılma, o kopmayı yaşamak bir kaderdir. Böylece eski İstanbullular bu şehirden çekildi.

İstanbul’dan fetih şehitleri kayboldu!

Surlara yakın bölgelerde bir takım kabirler vardı. Bunlar fetih şehitleriydi ve yaklaşık 500 yıl orada muhafaza edilmişti. Dikkat edin! Devlet muhafaza etmiyor, bu çok enterasandır, insanlar muhafaza ediyor, mahalleli muhafaza ediyor fetih şehitlerini. Bugünkü insanın bunu anlaması biraz zor. Mahalleli fetih şehitlerine hürmet ediyor ve bu nesilden nesile böyle devam ediyor. Bu yazılı bir kültür değil, dille nakledilen bir kültürdür. Değerler değiştikçe, fetih şehitlerinin kabirleri yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Neden? Çünkü yeni inşaatlar yapıldıkça ‘üç metre oradan, iki metre buradan’ derken bu kabirler kayboldu. En hürmetlisi üzerine apartman yapıp kabri katın altında bıraktı. Bu tipik bir örnektir. Buna benzer evliya kabirleri ve yatırlar da kaybolmaya başladı. 

Sadeddin ÖktenMahallenin moral değerleri

İstanbul tekkeleri kapatılmıştı ama o tekke şeyhlerinin civar mahallelerde hala çok ciddi bir itibarı ve saygınlığı söz konusuydu. O tekke şeyhleri hayata maddi gözle kesinlikle bakmıyorlar ve sizin problemlerinizi her zaman çözmeye, en azından dinlemeye hazırlardı. Bir insanın problemini dinleyecek birisini bulması kadar güzel bir şey yoktur hayatta. Probleminizi dinler, ciddi manada alaka duyar, çözebilirse çözer ya da en azından paylaşırdı. Ve çatkapı gidebilirdiniz. Kapıyı vurursunuz, ‘Kim o?’ der, ‘Efendim ben felanca.’ dersiniz, ‘Gel!’ der, ipi çeker girersiniz. Odaya girdiğinizde farklı bir dünya... Neden böyleydi? Çünkü o insanlar bütün insanları kendilerine emanet edilmiş gibi görürlerdi. İnsan bu mutluluğu yaşıyor. Tabi, bu insanlar yeni dokuda yer almamaya, kaybolmaya başladılar. 

Mahallenin büyükleri mutlaka ve mutlaka küçüklerle alakadar olurlardı. Tapuda memur, mektepte muallim ya da mahallede esnaf... Bütün büyükler mahallenin çocuklarıyla dosttular. Her zaman ceplerinde şekerleri vardı çocuklar için. Çocuklar olarak onlar tarafından adam yerine konulmamız bizi çok mutlu ederdi. İnsanın adam yerine koyulduğunu hissetmesi kadar büyük mutluluk yoktur, onu hissediyordunuz. Fikirlerinizi soruyor ve bir özgürlük tanıyorlardı, sizinle dostça konuşuyorlardı. Bu nasıl oluyor? Hayat temposu yavaştı ve insanların hayata karşı büyük istekleri, meydan okumaları yoktu. O maddi imkan onlara yetiyordu. Şimdi bizlere bu maddi imkan yetmiyor. Bunun sonu yok ama biz hala ihtiyaçlarımızı tatmin peşinde koşuyoruz.

Türk kültüründe çok şey değişti!

Eskiden İstanbul’a gelenler İstanbul’un havasına bürünürlerdi. Sonradan gelenler İstanbul’u kendi havalarına büründürmeye başladılar. Mesela, eski zamanlarda ayakta yemek yemek hem günah hem ayıp sayılırdı. Günah, Allah(c.c.) katında; ayıp da toplum katında. 1960‘ların başında sandviççiler açılmaya başladı. 1964’te Coca Cola geldi İstanbul’a. Amerika’da Coca Cola’nın icadı 1909 veya 1907. Aradan yaklaşık 50 sene geçtikten sonra bize geliyor. Amerikan kültürünün Türkiye’ye nüfuz etmesi o kadar kolay olmuyor. Çünkü Türkiye’de ciddi bir bariyer var. O günlerde halk meşrubat içiyor, şerbet yapıyordu. İstanbul’un şerbetçileri meşhurdu. Yine o yıllarda bir lahmacun kültürü hakim oldu. Sonra aşevleri vardı, Restaurantlar daha çok Beyoğlu civarında olurdu. Aşevleri sahipleri öyle bakarlardı ki hayata “Ben bu insanları doyuruyorum, helal kazanmalıyım.” derlerdi. Her gelen şey hayatımızdan bir boşluğun yerini doldurdu veya bir şey gitti, onun yerine geldi. 

Çocukluğumun İstanbul’unda klasik Osmanlı sanatları o dünyanın içinden gelen insanlar tarafında yapılırdı ve o muhitlerde itibar görürdü. Toplumun genelinde, o yıllarda bu sanatlara genel bir itibar söz konusu değildi. Eski yazı gericiliğin sembolü olarak görülüyordu. Sonra insanlar yavaş yavaş bir kimlik arayışına girmeye başladılar. Fakat o kimlik arayışının sorusunu soruyorlar, cevabını arayacak, bulacak kadar sabır ve tahammülleri yok. ‘Dün mektebe gittim/ Bugün üstadım.’ diyor şair. Böylece klasik sanatlarda bir başka boyuta doğru kaymaya başladık. Bunun içinde musiki de var, hat da var, tezhip de var, edebiyat da var. Eski insanlar mutlaka şöyle ya da böyle bir iki şarkı bilir, bir iki deyiş söyler, bir iki fıkra anlatırlardı. O zamanlar beyit okumak, bir kıssa, bir fıkra anlatmak, yeri geldiğinde bir ilahi mırıldanmak, bir şarkıdan sözler söylemek bir insan tipini tanımlıyordu. O insan tipi değişti. Eskiden insanın ibadet ettiğini görmezdiniz, çok merak ederseniz görürdünüz. Çünkü o, ibadetini Allah’la (c.c.) olan bir ilişki olarak görürdü. 

Modern insan, hastalıklarına çözüm bulabilecek mi?

Şimdilerde ‘ben’ var. Eski insalarda (Size çok reel gelmeyebilir.) ‘ben’ yerine  ‘O’ vardı. Çünkü "‘O’ bütün varlığın kaynağıdır. Aklımı, fikrimi, imkanımı, imanımı ona borçluyum.” derlerdi. Bu bir kulluk, bir aklıyet bilinciydi. Şimdi Kıztaşı’nda sekiz katlı apartmanda 130m2 bir evde oturan bir insanın, aynı yerde bir asır evvel iki katlı ahşap bir evde, bahçesiyle, kuyusuyla, yazıyla, kışıyla oturan insandan çok farklı olduğunu görüyoruz. İnd-i ilahideki durumu ben bilemem, Allah(c.c.) bilir. Ama hayata yaklaşım ve hayatı sahiplenme olarak arada çok büyük farklar ortaya çıktı. Böylece bu şehir bütün mistik, manevi, kendine özgü ruh halini mazide saklı tutarak (Kitaplarda, sanat eserlerinde, kıssalarda, menkıbelerde hatta el vurulmamış bakir mezarlarda saklı tutarak) kendi üstüne büyük bir örtü çekti. 

2000’li yıllarda insanımız dünya ile tanışmaya başladı, bu Özal sayesinde oldu. Dünyayla tanışmaya başlayınca o dünyaya bir anlam yükledi ve bu anlamla beraber ‘Ben kimim?’ sorusu gündeme geldi. Şu anda ‘Ben kimim?’ sorusu yavaş yavaş netlik kazanıyor ama tam netlik kazanamadı. Fakat herkesin zihninde ‘Ben kimim?’ sorusu var. Çünkü Tanzimat’tan beri ‘Sen şusun!’ şeklindeki hitaplara muhatap olmuştuk ve bu hitapları şu veya bu şekilde kabul etmiştik. O tanımların çok geçerli olmadığını dünyayı tanıdıkça farkına vardık ve o eski İstanbul’un üzerindeki örtüyü hafifçe kaldırıp ‘Acaba kimliğimiz burada mıdır?’ diye bakmaya başladık. Erzurum’un, Edirne’nin, Konya’nın, Tokat’ın örtülerinin altında da aynı şeyleri aradık. Şu anda daha yeni bakıyoruz. Çünkü görüyoruz ve hissediyoruz ki bize öğretilen şipşak ruhlarla bu kimliği yakalamak mümkün değil. Bu kimlik çok uzakta gibi görünüyor, bizim de bu pragmatik, çile çekmeden elde edilmiş servetlerle ve bu zihin yapısıyla bu kimliğe vakıf olmamız çok kolay görünmüyor. Kendi kimliğinizi, kendinize ait olan insani kimliği inşa etmek istiyorsanız bu çileye katlanmak zorundasınız. Bu uzun bir yolculuktur. İnşallah uzun adımlarla, sabırla, iyi niyetle ve 'inayet-i Hak' ile bu kimliği tekrar ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Tarih ve olayların akışı bizi buna mecbur ediyor.

 


Abdullah Şahin barekallah, ne güzel not almış, haber yapmış


  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylas
  • facebook'ta paylas
  • Haberi Paylaş
  • Yazdır
  • Arkadaşıma Gönder

İlgili Konular » Sadettin Ökten | Mahallemiz | Mimari |
ANKET

Çizdiğiniz bir 'mahalle' resminde ilk ne yer alır?

Anket sonuçlarını görmek için tıklayınız...
Anket sonuçları getiriliyor. Bekleyiniz...

dunyabizim.com on Facebook