En Çok Okunanlar
Son Yorumlananlar
Namaz Vakitleri
Not Defteri
Not Defteri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Erzurum'da 33 kişi!
Erzurum'da 33 kişi!
'Biz erzurumda otuz üç kişiydik' kaydını düşüren şair Arif Ay ile akşairlerimizden değerli büyüğümüz Nureddin Durman güzel bir söyleşi yaptı bizler için.
Güncelleme: 14:19, 28 Ocak 2009 Çarşamba

Garibin mekânı kahveler hanlar denildiği gibi, benim de mekânım İstanbul Cağaloğlu"ndaki kitapçılar oldu yazma eylemine giriştiğimde. İçimdeki şiir yazma ateşini nerede harlayarak yatıştırabilirdim acaba? Tabii ki ilk önce edebiyat dergileri… Sonrasında şiir kitapları… Dergiler daha çok genç şiir heveskârının önünü açıyor diyebilirim. Orada zamanını buluyorsun çünkü. Yakınında neler oluyor görüyorsun. Şairleri dergilerden tanıdım daha çok. Değerli şair Arif Ay"ı da Edebiyat dergisi okumalarımda tanımış oldum. Sanıyorum ilk aldığım kitabı Hıra (1978) adlı şiir kitabıdır. Çünkü bir ara Nuri Pakdil"in “Umut (1974), ile “Put Yapımevleri (oyun, 1980) ile İsmail Kıllıoğlu"nun “Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı -1974) ve Arif Ay"ın “Hıra- 1978)  kitaplarını ısmarlamış ve öylece daha bir şiire ve yazmaya önem verir olmuştum. Tabii zaman zaman kırgınlığımı da eklemeliyim bu zamanlara. Başarısızlıklarımı da anmalıyım… Sonrasında şiirler, yazılar, dergiler, kitaplar derken zaman geçip gitti.

 

Daha sonraları 1995 falan olmalı Konya"da yüz yüze tanışmış olduk Arif Ay ile. Bir de 1996 Temmuz ayında Kütahya"da buluştuğumuzda Mürsel Sönmez, Hüseyin Akın, Recep Garip, Arif Dülger ve Süleyman Çelik ile birlikte diğer şairlerden izin alarak bir tenhaya çekilmiş ve doyasıya bir sohbet halkası oluşturmuştuk ağaçların arasında. Arif Ay sevdiğimiz, önemli bulduğumuz bir şairimizdir. Ankara"da yaşamaktadır. Sohbet tadında bir söyleşiye imkân tanıdığı için sağ olsun var olsun..

 

Ne zamandır “Güne Doğan Koşu” adlı toplu şiirleri hakkında bir yazı kaleme almak istiyordum. İnşallah onu da yapacağım. Ama önce bir söyleşi yapalım istedim. Sıcak, samimi bir söyleşi…

 

Nurettin Durman 

 

 

Sevgili şair, biz Beylerbeyinde iki arkadaş edebiyat dergisini takip ediyorduk. 1975–76 gibiydi yıl. Daha Mavera dergisi yayın hayatına girmemişti. Bir sade hayatı kabullenmek gibi olmuyordu tabii bir heyecan, bir hareket içinde olmalıydık o vakitler. Arif Ay ismi o günlerden kalmadır aklımda. İbrahim Demirci bir de Cahit Yeşilyurt. Şiirin yakıcı ateşi içinde arayışlarımı sürdürürken oluyordu bunlar. Ali Göçer ismi de o yıllardan kalmadır aklımda. Neyse ben meraklandığım bir şeyi sormak istiyorum. Edebiyat dergisinde ilk şiiriniz yayınlandığında neler hissettiniz? Dergi sayfasında şiirinizi gördüğünüz ve okumaya başladığınız o ilk anı merak etmekteyim!

 

Sevgili Durman, aradan otuz üç yıl geçmiş. O anda neler hissettiğimi tüm ayrıntılarıyla hatırlamam çok zor. Çok heyecanlanmıştım. Her yanım ateşe kesilmişti. Bu dünyada bir şeyler yapabileceğime dair kendime güvenim gelmişti. Büyük bir sorumluluk altına girdiğimi o anda hissettim. Şiirimi okuyan herkesin beni sorguya çekeceğini düşünmüştüm. Yazdıklarım, Tanrı"nın hoşuna gitmiş miydi acaba? Bunun korkusunu o zaman da, şimdi de hep duyuyorum. Benim için, yazmanın en çileli yanı bu. Birilerinin beni tanımasından, beğenmesinden çok, Tanrı"nın rızasını kazanmak önemli benim için. 

 

Şiirinizde hep mülayim bir tavır içinde olduğunuzu görüyorum. Yani sert kelimelerden de kaçınıyorsunuz. “Güne Doğan Koşu - Toplu Şiirler (1974 – 2006) kitabınızdaki ilk şiir olan “Mavi Koşar Kuşlar”ın ilk dizeleri “akşam kuşlar kıyamda / açarlar kanatlarını kahrına fabrikaların” ile başlıyor.

Bu zorlu, zahmetli bir eylemi açarken daha başlarda bile sert bir girişten kaçınmış oluyorsunuz. Hâlbuki "fabrika" ile "kahır" bir araya geldiğinde yüksek dozda bir hareket çekmek icap etmez miydi? Ama siz öyle girişmiyorsunuz, öyle başlamıyorsunuz şiirinize.

 

Bu tavrı bir izlek halinde benimsemiş olduğunuzu da görüyorum. Yani “Gökyüzü Saatleri - 1986” şiirinizde de aynı halim selim tavır mevcut. “cıvıltının en mavisini soluyan / çınarların ucunda / hışırtısını duyuyorum yükselen ayın” dizelerini uzun bir aradan sonra söylerken "şairin hayatı şiirine dâhil" denilen bir sözü de düşünmüyor değilim. Siz ne dersiniz? Sert mizaçlı kelimeleri sevmiyorsunuz galiba. Yanılıyor muyum acaba?

 

Yapma olmayan, gerçek şiir, şairin mizacını yüzde yüz yansıtır. Buradan hareketle, benim şiirlerim de mizacıma uygun bir yapıyı, bir sesi içerir. Şiirlerimde öfke de var ama bu öfkede bile yumuşak bir söyleyiş hâkim. “Öfkemiz sevgimizden sıcak şimdi.” diyerek öfkeyi bile yumuşatmaya çalışırım. Tabii, “Dosyalar”da söylemin ve sesin sertleştiği şiirler hayli fazla. Şiir, şairin kalp “eko”sudur. Kalbinin bütün halleri şiire yansır. Onun için “şairin hayatı şiire dâhildir.” Sözü,  şiir için söylenecek en güzel sözdür. Şeyh Galip"in şairler için “Onlar ki kelama can veriler.” sözü de şiirin ve şairin ne olup olmadığını ortaya koyan bir sözdür.

 

Biraz da edebiyat dergileri ve dergicilik üzerine konuşalım. Birçok dergide yazdınız sorumlu müdürlük yaptınız ve halen Edebiyat Ortamı dergisinin içerisinde bulunuyorsunuz.  Günümüz edebiyat dergileri işlevlerini yerine getiriyorlar mı? Yoksa her dergi kendine bir hâkimiyet alanı mı açmak istiyor. Dergiler arasında bir rekabet var mıdır? Bu hep böyle mi olagelmiştir, yoksa zaman zaman nükseden bulaşıcı bir şey midir edebiyat hayatında? Dergilerin rekabet içersinde olmaları bir değer ifade ediyor mu acaba?

 

Dergi geleneği içinden gelen bir insanım. Dergilerin mutlaka bir çıkış amacı vardır. Kimi yazarlar, şairler bir araya gelerek, bir dergi etrafında toplanarak, farklı bir sanat anlayışını topluma sunarlar. Ekol ya da akım dediğimiz hareketler böyle başlamıştır. Bir de tarihi bir misyonu yerine getirmek amacıyla çıkan dergiler vardır. Örneğin; Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat gibi… Günümüzde çıkan dergilerin çoğunda ne yazık ki bu iki amacı da göremiyorum. Özellikle seksen sonrasının idealsizliği; kaypak, bulanık, duruşsuz bir edebiyat alanı oluşturdu. Sanat anlayışından ya da toplumsal sorumluluktan çok, çeteleşmenin, birbirine sırt dönmenin, birbirine fiyaka atmanın bir aracı oldu dergiler. Kısacası, meselesiz ve çilesiz…

 

80"li yıllar dergileri bizi heyecanlandırırdı. Heyecanla bekler, arar, soruşturur ve bir yerde sevgiyle açardık sayfalarını. Hele şiirimiz, yazımız varsa daha bir şevklenirdi içimiz. Günümüz dergilerinde böyle bir heyecan sezilmiyor. Hadi biz yaşımız itibariyle durulduk diyelim. Bu heyecansızlık durumunu gençlerde de görmek mümkün.  Neden böyle oldu. Bu heyecansızlık sorunu nerden kaynaklanıyor acaba? Bu bir modernizm hastalığı olabilir mi acaba? Ya da internet dergiciliğinin ortaya saldığı virüs mü edebiyat hayatına kasteden?

 

Bu sorunun cevabını yukarda verdiğimi düşünüyorum. Evet, modernite dünyada insanlığın ruhunu çölleştirdi. İnsanı nesne haline soktu. İnsan öz değerlerini yitirdi. Tanrı"dan kopmuş bir çağda yaşıyoruz. Her şey göstermelik ve içi boş… Heyecan insani bir duygudur. Bütün duygularımızı yitirdiğimiz için heyecanımızı da yitirdik elbet. Bütün bu olumsuz tablo karşısında bunları konuşuyorsak bir çıkış umudu var demektir. Böyle durumlarda rahmetli Cahit Zarifoğlu"nun söylediği bir söz vardı: “Biz işimize bakalım.” İşimizi iyi yapıyorsak mesele yok.

 

Bir de bir mesele olarak usta çırak ilişkisinin sona erdiği, ahi teşkilatının sona erdiği gibi edebiyat işliğinde de ustaların artık yok sayıldığı bir zamanı yaşamaktayız. Gerçi ben şiirin Türkçenin imkânlarını kullanarak gün be gün ileriye ulaşacağını, giderek kendini iyi kuracağını, iyi bir şiir dili yakalayacağını düşünüyorum. Lakin ustasız olmaz diye de düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 

Sanat bir yetenek işidir. Yeteneği olmayan biri, kırk yıl ustanın dizinin dibinde otursa ne çıkar? Öncelikle insanın, kendi becerilerini, yeteneğini gözden geçirmesi gerekir. Yazarlık, şairlik, bedeli hayat olan bir iştir. Yani, yetenekle birlikte hayatınızı koymanız gerekir ortaya. Elbette ustaları takip etmek gerekiyor. Bu, onları taklit etmek değil, dili nasıl kullandıklarını kavramak ve uygulamak. Okul da, usta da kitaplar. Günümüz gençlerinin az okuduklarını gözlemliyorum. Üniversitede hoca olarak yıllardır onlarla iç içeyim. “Hocam şiir yazıyorum. Getirsem bakar mısınız?” diyor. “Hangi şairleri okudun?” diyorum. Cevap alamıyorum. “Getirme kalsın.” diyorum. Bugün, kitap yayınlamış pek çok genç şairin medeniyetimizi temel kitaplarından kaçını okudukları konusunda kuşkularım var. Çünkü yazdıkları, derinliksiz… Hemen ele veriyor kendilerini. Bir de içtenlik yok. Yürümeden uçmaya kalkıyorlar. 

 

Bir de, usta – çırak ilişkisi değil de tapınmaya varan bir hayranlık içinde bazı gençler bazı şairlere karşı. Bu da hastalıklı bir durum... Birilerinin ismini çok anarak kendi şairliğini kanıtlama gibi ahmakça bir tutum.

 

Şu kuşaklar meselesi. Ne dersiniz? Siz kendinizi 80 kuşağı şairleri arasında görüyor musunuz? Yaşınız itibariyle de evet. Şiire başlama yaşınız, şiir yayınlama yılları falan oraya tekabül ediyor. Biraz da 80 şiirini ve o donanımla birlikte ortaya çıkan şairleri ve günümüzde 80 kuşağı hakkında yazılanlar için neler söylemek istersiniz. 80"li yıllar şiiri nasıl bir şiirdir?

 

Kuşak meselesinden hiç anlamam. Yetmişlerde yazmaya başladım, 1978 de ilk kitabım “Hıra” yayınlandı. Dolayısıyla, seksenlerde bir kuşak varsa ben onlardan değilim. Tuhaf bir anlayışımız var; meselelere hep yaş ya da onluk sayı sistemi içinde yaklaşıyoruz. Onun için de değerlendirmelerimiz havada kalıyor.


Kuşak muşak değil de her devirde olduğu gibi günümüzde de iyi ve kötü şiirler var. İyiler daha az tabii. Az oluşunun nedenlerini yukarıda söyledim zaten. Günümüzde şiir üzerine ciddi değerlendirmeler de çok az. Dediğim gibi, herkes kendine yer açmak için ötekine omuz vuruyor ya da çelme atıyor. Son yıllarda Turan Karataş"ın şiir değerlendirmelerini beğeniyorum ve önemsiyorum.

 

Konuşan: Nureddin Durman


  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylas
  • facebook'ta paylas
  • Haberi Paylaş
  • Yazdır
  • Arkadaşıma Gönder
YORUMLAR
İyi güzel de...2
Mustafa UĞURLU
dergilerinin isimleriyle halen ayakta duruyorlar. Yarın öbür gün bu sermayeyi tükettiğimizde halimiz ne olacak merak ediyorum. Gençler de heyecan yoksa bilinsin ki gençleri heyecanlandıracak Üstadlar da yok artık bunu lütfen göz ardı etmeyin. Hakkınızı helal edin. Kırdıysam affola.
10/02/2009, 08:26
İyi güzel de...
Mustafa UĞURLU
Güzel bir söyleşi yapılmış teşekkür ederim. Ancak bir nokta dikkatimi çekti Sevgili Arif Ay günün edebiyat dergilerinin amaçsız dertsiz olduğunu söylerken acaba kendilerinin de edebiyatçı olduğunun farkındalar mı? Böyle bir eksiklik varken gençleri taş atmak yerine neden kendileri bu taşın altına ellerini koymuyorlar. Hiç kimse kusura bakmasın şu an 'Dava Adamı' vasfını taşıyan -bir iki kişi hariç- kimse yok. Ve dava adamı olarak geçinenler de "Büyük Doğu" "Edebiyat" "Mavera" ve "Dirili
10/02/2009, 08:23
Teşekkür
İsmail BİNGÖL_Erzurum
Değerli Arif Ay hocamıza yaptığı tesbitlerden ötürü teşekkür ediyorum. Ama sözlerinin en can alıcı noktası şu olsa gerek:"Yazarlık, şairlik, bedeli hayat olan bir iştir. Yani, yetenekle birlikte hayatınızı koymanız gerekir ortaya." Yani yazmak; belli bir zamanla sınırlanabilecek bir eylem değil, hayat boyu devam etmesi gereken bir eylem... Nureddin Durman için de farklı bir iş olmuş. Zira; şiirlerinden ve yazılarından tanıyoruz onu...
09/02/2009, 00:18

İlgili Konular » Arif Ay |
dunyabizim.com on Facebook