, 23 Temmuz 2018
Haziran 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

1295

Haziran 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Düşünen Şehir, Temmuz, Seyyide ve Tahrir dergilerinin Haziran 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.

İlgili Yazılar
Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2
Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış-2

Ayasofya, Türk Edebiyatı, Şehir ve Ayasofya Çocuk dergilerinin Temmuz 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
16/07/2018 10:10
Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış
Temmuz 2018 Dergilerine Genel Bir Bakış

Şehir ve Kültür, Yarın, Cımga ve Dil ve Edebiyat dergilerinin Temmuz 2018 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
11/07/2018 09:09
Dil ve Edebiyat Dergisinin 115 Sayısı Çıktı
Dil ve Edebiyat Dergisinin 115. Sayısı Çıktı

Dil ve Edebiyat dergisinin Temmuz 2018 tarihli 115. sayısı okurlarıyla buluştu.
10/07/2018 16:04
Temmuz Dergisinin 24 Sayısı Çıktı
Temmuz Dergisinin 24. Sayısı Çıktı

Temmuz dergisi, Temmuz 2018 tarihli 24. sayısıyla ikinci yılını doldurdu.
09/07/2018 13:01
Bilimevi Kadın Dergisinin 6 Sayısı Çıktı
Bilimevi Kadın Dergisinin 6. Sayısı Çıktı

3 ayda bir yayınlanan Bilimevi Kadın dergisinin Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsayan 6. sayısı okurlarıyla buluştu. Dergi bu sayısında takipçilerine “Modayı ciddiye al!” diyor.
06/07/2018 15:03
Kitabın Ortası Dergisi 16 Sayısıyla Raflarda
Kitabın Ortası Dergisi 16. Sayısıyla Raflarda

Kitabın Ortası dergisinin Temmuz sayısı raflardaki yerini aldı. Derginin 16. sayısı yine birbirinden değerli dosyalarla, ilim ve sanat dünyasından kıymetli isimlerle yapılmış söyleşilerle ve kitap tanıtımlarıyla bizi yaz sıcağının rehavetinden kurtulup okumaya davet ediyor.
04/07/2018 16:04

Düşünen Şehir’den Akif Emre’ye vefa

Düşünen Şehir dergisi ölümünün 1. yıldönümünde Akif Emre’ye bir vefa örneği göstererek derginin 6. sayısını “Akif Emre Özel Sayısı” olarak çıkardı. Elbette Akif Emre’nin Kayserili olması tek sebep değildi özel sayı için. Bu sayının gerekçesi giriş yazısında açıklanıyor: “…Nihayet dergiyi çıkarmaya karar verdikten sonra ismi konusunda neler olabilir diye düşünmeye başladığımızda ‘Düşünen Şehir’ isimlendirmesi onun kaleminden ortaya çıktı. Derginin hem genel yayın danışmanlığını yaptı hem de başyazılarını yazmaya başladı. Dergide hangi konuların ele alınacağını ve kimlerin yazabileceğini en ince detaylarına kadar düşündü, yol gösterdi. Lakin adını koyduğu derginin ikinci sayısını göremeden rahmet-i rahmana kavuştu. Allah rahmet eylesin.”

Dergi 184 sayfa ve tüm yazılar Akif Emre için yazılmış. Akif Emre’nin objektifinden yansıyan fotoğraflara da dergi sayfalarında ulaşmak mümkün.

Hüseyin Su’dan Akif Emre tanımı

Dergiden ilk paylaşacağım yazı Hüseyin Su’ya ait. Akif Emre’nin düşünür kimliği ve İslamcılık düşüncesi üzerine yazmış Hüseyin Su. Yazısına bir tanımlama ile başlıyor. Bu tanım aslında bütün parçaların da tamamlayıcısı: “Dünya ona değil o dünyaya hükmeden, sonra da dünya karşısında kendisine hakim olmasını beceren, mümin bir insan olarak sınırlarını iyi bilen ve bu sınırlar içinde eklem yerleri son derece sağlam, sahih, mütevazı bir hayata razı, mutmain, insanların koşuşturmalarına, kapışmalarına ve dalaşmalarına katılmayan, kendisi de kimsenin önünden bir şey kapmaya, ihtirasla koşuşturmayan, dalaşmayan hatta bütün bu anlamdaki çekişmelere uzaktan ve isyankar sakallarının ağırlığına yakışan bir tebessümle bakıp sonra da arkasını dönerek çekip giden mustağni bir insan.”

Zaman ve mekân içinde Akif Emre

Mekân, şehir, kültür kavramları üzerine kafa yorun bir isimdi Akif Emre. İnsanı merkeze alan bir bakış açısıydı onun düşüncesi. Dursun Çiçek, zaman ve mekân içinde Akif Emre’yi anlatıyor yazısında. Bu özel sayıyı daha özel bir noktaya getirense Akif Emre hakkında yazı yazan isimlerin çoğunun Akif Emre’yi birebir tanıması. Durum böyle olunca da yazılar samimi ve duygu yüklü.

Dursun Çiçek farklı zamanlarda ve mekânlarda Akif Emre portresi sunuyor okuyucuya: “Ona göre modern bir kafa ve zihniyetin başkasının tarihine değil, kendi tarihine bile arkeolojik ve antropolojik bir malzeme olarak bakması ve sadece insan olarak arzu ve özlem duyduğunda romantik boyuta girmesi çok doğaldır.”

Akif Emre’nin Göstergeler kitabından alıntıların da yer aldığı yazıda mekânlar bahsinde karşımızda bu kez seyyah Akif Emre var. Dünya coğrafyasını avcunun içinde tuttuğu haritadan izleyen ve soluk soluğa kıtalar aşan bir seyyah. Filistin, Kudüs, Mekke, Medine, Kırım, Türkistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, İran, Balkanlar, Endülüs ve daha birçok yer var onun izini sürdüğü.

Ve Medine. Belki de Akif Emre’ye göre şehirlerin başkenti: “Aslında Akif Emre tüm İslam coğrafyasında Medine’nin izlerini arıyordu. Ona göre Medine risaletin somut hali. Kudüs Medine’yi temsil eden yegâne gösterge. Bunun dışındaki şehirlerde de bu göstergeler ve izlerdi. Nitekim Üsküp camilerinin kubbelerinde yaşadığı metafizik ürperti ya da Blagay Tekkesi’nde hissettiği mavera hissi mekânla iç içeydi ve insana mekânın en soyut halini de yaşatıyordu.”

Akif Emre’nin Müslümanlara tavsiyesini de yazısına taşıyor Dursun Çiçek: “Bakma ve görme kabiliyetini tekrar kazanmak. … Bakmayı ve görmeyi öğrenerek, modernite tarafından yok sayılan ve yok edilen İslam âleminin göstergelerine yani temsillerine yeniden vakıf olacaklar ve bunların izinden giderek hatırlamak suretiyle hafızalarını mekân üzerinden yeniden dirilteceklerdir.”

Çağının hakikatli şahidi

Düşünen Şehir’den yapacağım son paylaşım İhsan Fazlıoğlu’na ait. İyi bir dostun kaleme aldığı bir yazı: “Yaşadığı zamanın şahidi olmak kolay değildir; bunun için tüm anları sürekli taramak; deyiş yerindeyse bir râsıd gibi sınırsız bir mekândaki olgu ve olayların hareketini gözlemleyip anlamlı cümlelere dönüştürmek ve sonra da geleceği ön görecek şekilde yorumlamak gerekir. Tüm bunları yaparken de hak ile olmak, hakikat ile yürümek; şahsî menfaati için yan yolları saptamamak… Ve Âmentüsünün bedelini ödemeyi göze almak. Akif Emre, istikameti muhkem, hakikatli bir şahidi; çağının, zamanının, ânının şâhidi…”

Düşünen Şehir’de bunların dışında; Köksal Alver, Cemal Şakar, Alev Erkilet, Cihan Aktaş, Leyla İpekli Ayşe Olgun, Mustafa Kirenci ve daha birçok ismin Akif Emre üzerine yazılarına ulaşacak okuyucular.

Peyami Safa’da Doğu-Batı

Sinan Ön, Temmuz dergisininHaziran 2018 tarihli 38. sayısında “Peyami Safa Düşüncesinde Doğu-Batı Diyalektiği” adlı yazı ile Cumhuriyet sonrası düşünce yapısındaki değişimlere Peyami Safa penceresinden bakıyor.

Batılılaşma olgusu bizde dillendirilmeye başlandığı andan itibaren yanlış algılarla büyüyen bir sorunlar yumağı halini almıştır: “Batının siyasi esaretinden kaçış yine Batılılaşmakla mümkün görülür! Bu ironik durum hayatta kalmanın zarureti gibi algılanır.”

Sinan Ön, yaşanan değişime Peyami Safa’nın fikirleri eşliğinde açıklık getiriyor. Peyami Safa, edebiyatçı kimliği ile tanınan bir isim. Onun bu kimliğiyle birlikte ilerleyen diğer bir alan da Batılılaşma üzerine ortaya koyduğu fikirler. Daha da önemlisi yanlış Batılılaşmaya dikkat çeken bir isim Safa. Cumhuriyet sonrası Batılılaşma, İslamcılık, Kemalizm, Türkçülük gibi kavramların değişen düşünce yapısı içerisinde nerede durduğunu görmek için bu yazıyı tahlil etmekte fayda var. Ben bir alıntı ile konuya dair bir ipucu vermiş olacağım: “Safa, Türk inkılâbını izah etmeden önce Garp ve Şark medeniyetlerini izah etmeye çalışır. Mademki Türk inkılâbı Doğu’dan Batı’ya geçiştir, önce bu medeniyetler anlaşılmalıdır. Safa’ya göre Kemalizm ne din, ne de gelenek düşmanıdır! Ancak laiklik, ezanın ve Kuran’ın Türkçeleştirilmesi bu sanıya neden olmuştur!”

Tutunamayanlar ve romanımızın halleri

Temmuz dergisinde önemsediğim birçok nokta var ama özellikle inceleme yazılarındaki üslup dergiyi daha da dikkate değer kılıyor. Bu tür yazılar dergiye bir ağırlık da kazandırıyor, bu muhakkak. Bir dergiyi kalıcı kılan ve kaynak eser konumuna getiren de yetkin inceleme yazılarıdır.

Murat Koç Temmuz’da Oğuz Atay ve Tutunamayanlar merkezinde roman türüne dair bir yazı ile yer alıyor dergide. “Edebiyatımızda Oğuz Atay” girişiyle başlıyor yazı. Bu önemli çünkü Oğuz Atay entel görünmeye çalışan sosyal medya kurtlarının profil fotoğraflarını süslemenin çok ötesinde bir edebiyat adamı: “Oğuz Atay’ın yaşamı çalkantılı geçmiş; evlilikleri, ayrılıkları, yaşadığı psikolojik sorunlar onun sanatsal yönünü de fazlasıyla etkilemiştir.”

Oğuz Atay’ın romancılığa başladığı 70’li yılların edebiyat ortamını anlatan Murat Koç, özellikle roman tekniğindeki yenilik hareketlerine dikkat çekiyor. Romandaki gelişmeler, klâsik roman anlayışından uzaklaşarak yeni tekniklerin ortaya çıkışı, Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’ın bu değişimdeki etkileri ayrıntılı olarak ele alınıyor: “70’li yıllara kadar standartlaşan roman anlayışıyla oluşturulan müktesebattan farklılaşan ilk romancılar Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay’dır. Bu isimlerden önce özellikle geç Cumhuriyet döneminde Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Attila İlhan gibi isimler öykü ve roman dalında kimi modern teknikleri kullanmış olsalar da 70’li yıllardan önce romanı kuşatan genel bir modernist etkiden bahsetmek pek mümkün değildir.”

Yazının daha geniş bölümü de bu değişimden payını alan Tutunamayanlar romanına ayrılmış.

Kudüs hep Kudüs

İçimizdeki Kudüs sesinin daima diri tutulması için her fırsatı değerlendirmekte fayda var. Bu bağlamda dergilerde Kudüs üzerine yayınlanan her türdeki yayını çok değerli buluyorum. Temmuz’dan yapacağım son paylaşım Burhan Sakallı’ya ait Kudüs Gazeli şiiri: “Bir dağ büyüyor içinde, şimdi zulüm her yerde / Hesap dediğin şey nerde nasıl görülür / Uzun süren bir çölde kalakaldık ey Musa / Ansızın bir şehir ölür, Kudüs ölür

Peygamberi örnek almak

Seyyide dergisinin 54. sayısı “aile içi şiddet” dosyası ile çıktı. Söyleşiler, deneme ve makaleler ile ele alınan konunun hakkını veren bir sayı var karşımızda. Seyyide dergisi dosya konularına iyi hazırlanan bir dergi. Geçiştirmeden, okuyucuyu tatmin edecek yetkin içeriklerle elden düşmeyecek sayılar hazırlıyorlar.

Fatma Toksoy dosya konusuna Peygamber Efendimizi (sav) merkeze alan bir yazı ile yaklaşıyor. Her konuda rehberimiz olan Efendimizin aile yaşantısından kesitler ile günümüze göndermeler var yazıda. Yazının girişinde de bir soru ile başlıyor anlatısına Toksoy: “Hiç düşündünüz mü, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) eşlerine nasıl davranmıştır?” Bütün zihinlere kazınması gereken, ailenin temeline kazınacak Efendimizin bir mesajı baş tacı edilse bugün yaşanan şiddet olaylarını yaşamamış olacağız. Rehberi peygamber olmayan dizi ve sosyal medya düşkünleri ne yazık ki yüzünü hakikat yerine batıla döndüğü için yaşanıyor tüm bunlar. Yargı gayet sevgi dolu ve net: “Kadınlar, erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir. Hanımlarınızı dövmeyiniz.” Eşini döverek hem insanlıktan uzaklaşan hem de peygamberi inciten bir insanlıkla karşı karşıyayız.

Şiddete meyledilmesinin nedenleri, eşlerin tutumları ve Efendimizin örnek davranışları var yazıda. Her şeyin merkezinde sevgi ve sevgisizlik yatıyor. Bu muhakkak. Peygamber Efendimizin Hz. Aişe’ye söylediği bir sözü başlık yapıyor Fatma Toksoy. Ne kadar ince, ne kadar derin anlam içeriyor sevginin tarifini arayanlar için: “Hz. Aişe Peygamberimize sordu: ‘Ya Resulullah, beni nasıl seviyorsun?’ Peygamberimiz: ‘Kördüğüm gibidir.’ diye cevap verdi. Bu cevap Hz. Aişe’yi çok sevindirdi. Çünkü kördüğüm açılmazdı.

Modern insan ve şiddet

Modern ve şiddet kavramları yan yana pek hoş durmasa da böyle bir gerçek var ne yazık ki. İnsanlık modernizmin çarkına girdiğinde yükseleceği beklenen insanlık ivmesinin hızla aşağılara doğru kayması, yaşadığımız çağın insanlara bir kötü şakası gibi; hem modern hem ilkel.

Ayla Abak yazısında modern insan bağlamında yaklaşıyor şiddet ve saldırganlık tutumlarına: “Anlamsız ihtiyaçların çeşitlendiği bir ortam, bolluk olsa bile huzursuzluğu arttırırken, yolunda gitmeyen işler ve ilişkiler için gerginliklerin sonu gelmezken hangi güç insanı sakin, adil, anlayışlı ve değerbilir kılar?” Modern insanın toplum tarafından denetleniyor olması, iç huzursuzluğun ve tatminsizliğin sürekli artması gibi nedenleri sıralıyor yazısında Abak.

Beşiği sallayan ve dünyaya hükmeden eller

Seyyide dergisinden son paylaşımım Necla Ceylan’a ait. İslam’daki kadın medeniyetine dikkat çeken bir yazı bu. Havva annemizden başlayıp ailenin kutsallığına gelen, oradan da “eş olma” kavramını açıklayan yazısında Ceylan, İslam medeniyetinin kadına verdiği değeri örnek isimler eşliğinde anlatıyor.

Halid bin Velid’in ordusundaki komutan Havle binti Malik Ezver, Oruç Reis ve Barbaros Hayreddin Paşa ile yan yana mücadele eden Seyyidü’l Hurra, Fas’ın Fez kentinde üniversite kuran iki kardeş Fatıma El-Firhi ve Miriam, 10. yüzyılda bir kadın mucit ve fabrikatör Meryem El-İcliyye, ilk anaokulunun kurucusu Aziz Haydar Hanım Necla Ceylan’ın anlattığı lider ruhlu kadınlar. Bütün bu isimlerin hikâyeleri yer alıyor yazıda. Son söz Ceylan’dan gelsin: “Birbirimizi bir nimet gibi görmeyi öğrendiğimizde daha saygılı, daha sevgili bir dünyada yaşayabileceğiz. Cinsiyet tartışmalarındaki laf kalabalıklarına gerek kalmadan tarihin ışığında hareket edersek dünya bir cennete dönüşebilir. Özellikle Havca annemiz misali hanımların elleriyle.”

“İyi bir metin, okuruna daima seviye kazandırır”

Tahrir dergisi yeni bir tasarım ile selamladı 13. sayısında okuyucularını. Dergilerin kendilerini yenilemeleri iyidir. Heyecanı ve dergi ruhunu diri tutar bu tür değişimler.

Ali Ayçil ile yapılan bir söyleşi var dergide. Cengizhan Genç ve Taner Sarıtaş gerçekleştirmiş söyleşiyi. Şiir kitaplarından bahsederek, Ayçil’in şiirsel yolculuğuna ışık tutarak başlayan söyleşide Ayçil’in hem okurlara hem de genç edebiyatçılara şair, yazar ve dergi editörü zaviyesinden dikkate değer mesajları var: “İyi bir metin, okuruna daima bir parça seviye kazandırır. Duygusal olarak da zihinsel olarak da kazandırır. Örneğin bu metinleri ve bu şiirleri okuyan birisi Bulgakov’u hiç duymamışsa ama bu şiirleri önemsiyorsa, o bir Bulgakov kazanacaktır. Ya da Marek Brzozowski’yi duymamışsa bir Marek kazanacaktır. Sadece isimler aracılığı ile değil, aynı zamanda ifade ettiğimiz durumları, ifade ettiğimiz biçimleriyle de okura ‘Demek bu da böyle görülebiliyormuş.’ duygusunu vermemiz gerekiyor.”

Ali Ayçil söyleşisinde biraz da kendime pay çıkardığım bir bölüm var. Şair, hikâye ve deneme yazarı Ayçil’in farklı türlerde yazmakla ilgili tespitlerini buraya almak istiyorum. Ayçil’in referans gösterdiği iki isim var; Sezai Karakoç ve İsmet Özel: “Bir şair edebiyatın içerisindedir, yeri geldiğinde deneme ve eleştiri yazabilmelidir. Çünkü düzyazı metinle meramını anlatmak istediği durumlar daima olacaktır. Bundan dolayı düzyazıyı da yabana atmamak lazım.”

Unuttum Yalnız ve Senem Gezeroğlu

Tahrir dergisi ekip olarak sıkı bir dergi. Deneme yazarı, şair, öykücü gibi birçok türde kalem oynatan isimler var derginin mutfağında. Bu da derginin içerik olarak zengin ve yetkin olmasını sağlıyor. Senem Gezeroğlu ile söyleşiyi öykücü Selim Bâki gerçekleştirmiş. Söyleşinin temelinde Gezeroğlu’nun yeni öykü kitabı “Unuttum Yalnız” var. Selim Bâki öykü tahlili tadında bir söyleşi sunuyor bizlere. Söyleşi için şunu söyleyebilirim: Gezeroğlu’nun öykü dünyasının kodlarına ulaşmak isteyenler bu söyleşiyi mutlaka okumalı: “Unuttum Yalnız’daki yaşanmışlıklar ve acılar ilk öykü kitabımdakinden çok daha fazla. Ama onları yazmak için birebir yaşamış olmama gerek yok. Mesela annem hiç hafızasını kaybetmedi ama ya bir gün kaybederse ya bir gün beni hiç hatırlanmazsa diye düşünüp hüzünlendiğim çok olmuştur. Ya bir gün ölürse diye üzülüp bu hüzünle ağladığım bile olmuştur.”

Müzik Kutusu’nun konuğu Zeynep Arkan

Tahrir’de en sevdiğim bölümlerden birisidir Müzik Kutusu. Şairlerin, yazarların gönlünden kopup gelen ritimleri terennüm ettikleri tınıları yakalıyorum bu yazılarda ben. 13. sayının konuğu şair Zeynep Arkan. Şiirler eşliğinde notalara dokunuyor Arkan. Yalnızlığın bestesi bu: “İnsan, karşısında ikinci bir kişinin olmadığını içten içe hissettiği zaman müzik refleksif bir arayıştan doğar.”

Başlıklar eşliğinde müziğin sesine kulak veriyor Arkan. Bazen bahtına “Ne yapsam ne yapsam düşmese şarkı / Göğün katlarından, kanatlı her varlıktan” dizeleri düşüyor; bazen de Tokat’a doğru bir gece vakti yol alırken “Ben hiç türkü bilmezdim. Yol öğretirmiş” dizeleri eşlik ediyor şaire. Müzikle olan bağını da son cümleler olarak paylaşıyor Arkan: “Müzikle ilişkim hayatım boyunca müziğin beni ele geçirmesine izin vermek veya vermemek şeklinde oldu. Müziği eskiden hangi bilgi ve ölçülere göre tercih ederdim bilemiyordum. Fakat ruhuma iyi gelen iyi müzikler olduğunu hissederdim. Tıpkı iyi bir şiirle karşılaşmak gibi: Kuralları tek kaynaktan belirlenmemiş ve yazılmamış gibi değişken fakat kesinlikle kuralsız değil…”

 

Mustafa Uçurum