, 21 Nisan 2018
Sert Eleştirel ve Derinlikli Thomas Bernhard ve Otobiyografik Anlatısı

Thomas Bernhard

1325

Sert, Eleştirel ve Derinlikli: Thomas Bernhard ve Otobiyografik Anlatısı

1931-1989 arasında yaşayan Thomas Bernhard, yaşamının son on yılı içerisinde, hayatının ilk yirmi yılını kaleme alır. Beş ciltlik otobiyografik anlatısında çocukluk ve ilk gençlik yıllarına Nazizm’in nasıl tesir ettiğini, savaşın insan hayatını nasıl tarumar ettiğini ortaya koyar.

İlgili Yazılar
Mizah Aklın Sanatıdır Geçmişten Günümüze Mizah Kültürü
Mizah Aklın Sanatıdır: Geçmişten Günümüze Mizah Kültürü

İki kitaptan hareketle antik çağlardan Selçuklu dönemindeki mizah kültürüne, oradan da Osmanlı’ya ve günümüzde mizah algısına uzandık. Dosya içerisinde Osmanlı’da çıkan ilk mizah dergisi olan Diyojen de olmak üzere Akbaba ve Gırgır dergilerine de değindik.
15/04/2018 10:10
Anjelika Akbar İnsanlar İç Barışa Kavuştuklarında Dünyadaki Savaşlar Biter
Anjelika Akbar: İnsanlar İç Barışa Kavuştuklarında Dünyadaki Savaşlar Biter

''Doğu eserlerini Batı enstrümanlarına, Batı eserlerini Doğu enstrümanlarına uyarlıyorum zaman zaman. Ama bunun nasıl bir çalışma olduğunu tam olarak ben bile anlatamam. Bu daha çok iç keşif, bilinç ve kalbin birleştiği bir yerden gelen bir silsile... Batı’nın rasyonalizmi ile Doğu’nun gizemli duygu dünyası bir noktada buluşuyor.'' Anjelika Akbar, müzik yolculuğu üzerine Sevinç Şatıroğlu'nun sorularını cevapladı.
06/04/2018 11:11
Betül Zarifoğlu Çocuklar İçin Yazarak Babamın Hayalini Gerçekleştiriyorum
Betül Zarifoğlu: Çocuklar İçin Yazarak Babamın Hayalini Gerçekleştiriyorum

''Babamın bana imzaladığı kitapta bir hayali vardı; “Bir gün senin de çocuklar için yazacağını hayal ediyorum.” Bu kitabı imzaladığında okuma ve yazmayı bilmiyordum. Yazdığım ilk kitabın bir masal oluşu da nasip oldu.'' Cahit Zarifoğlu’nun kızı Betül Zarifoğlu, yazdığı Muga Zıp Zıp kitabı ve Cahit Zarifoğlu’nun pek bilinmeyen yönleri üzerine Ezgi Aşık'ın sorularını cevapaldı.
14/04/2018 11:11
Melike Günyüz Kütüphanesiz Okul Kurulmamalı
Melike Günyüz: Kütüphanesiz Okul Kurulmamalı

Erdem Yayın Grubu Genel Yayın Yönetmeni Melike Günyüz, Türkiye’deki çocuk kitapları yayıncılığını ve mevcut okuma kültürünü değerlendirdi.
10/04/2018 11:11
Mehmed Kısakürek Üstad Yaşıyor Olsaydı Hiçbir Şey Bugünkü Gibi Olmazdı
Mehmed Kısakürek: Üstad Yaşıyor Olsaydı Hiçbir Şey Bugünkü Gibi Olmazdı

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmed Kısakürek; Büyük Doğu Yayınları’nı, Necip Fazıl Kısakürek Kültür ve Araştırma Vakfı’nı ve hayata geçirmeye çalıştığı projeleri Kitabın Ortası dergisine anlattı.
09/04/2018 12:12
Başak Sayan Okumayı Seven Bir Gençlik Var
Başak Sayan: Okumayı Seven Bir Gençlik Var

''Yazı yazmak benim için ilginç bir süreç, eşim buna çok şaşırıyor. Kafamda başı ve sonu olan bir fikir oluyor, fakat onların ortasını doldurmakla alakalı aklımda en ufak bir fikir olmuyor. Yazı masasına oturduğum zaman hikâye kendisini yazdırmaya başlıyor.'' Başak Sayan, yazma süreci, annelik ve ‘Rüzgar Olmak İsteyen Çocuk’ kitabı üzerine Ezgi Aşık'ın sorularını cevapladı.
08/04/2018 08:08

Avrupa çapında ırkçılığın ve İslâmofobinin yükselişine, farklı ülkelerde gerçekleşen seçimlerin benzer sonuçlarından ve göçmen krizine yönelik birbirinden farklı olmayan dışlayıcı politikalardan aşinayız. Bu tutumu destekleyen Fransa’daki FN geçtiğimiz seçimlerde ikinci sırayı almışken, komşusu Almanya’da benzer kulvarı temsil eden AFD, yakın zamanda belli olan seçim sonuçlarına göre üçüncü sırada yer alarak büyük bir yükseliş göstermiş oldu. Hollanda ve Avusturya’da aynı kökenden gelen partilerin konumu da farklı değil. Hollandalı ırkçı milletvekili Welders, bu tabloyu Avrupa’nın yeniden doğuşu olarak tanımlıyor.

Gerçekten de Avrupa siyasetindeki bu sosyal farklılaşma, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın “öteki”ni ayrıştırarak birleşme yolunda olmasına dair bir temeli teşkil edebilir. Şüphesiz ki öteki karşısında beraberliği ve yeniden doğuşu hazırladığı düşünülen bu farklılaşmanın temeli, günümüzden çok daha öncesine dayanıyor. Avrupa sathında yükselen ve ırkçı eğilimler taşıyan siyasal oluşumların en uç noktasını temsil eden Nazizm, rasyonalitenin teknolojiyle cisimleşmesi yoluyla, ırkçılığın toplumsal boyutta sistematik bir yapıya büründüğü bir döneme damgasını vurmuştu.

Yaşlı Kıta Avrupası’nın bu eski toplumsal kültürünün tezahür ettiğini düşünebilmek için güncel olana hapsolmuş bir gözlemde bulunmaktan çok, henüz savaşın hemen ertesinde olup bitenleri incelemek, olmakta olanı anlayabilmek açısından daha sağlıklı bir yol. Almanya’yı yerle bir eden Amerikan bombardımanları, Alman halkının Nazi kültüründen ayrı bir kültür inşa etmelerini sağlayabilmiş miydi? Dilenen özürler, herkesin dil ile olanları ayıplaması, acaba ne kadar gerçekti?

İnsanın benliği üzerinde düşünmeksizin siyasetin ve sosyolojinin kökenlerine nüfuz etmenin mümkün olmadığı kanaatini taşıyanlar, arayışlarını sınırlandırmazlar. Toplumsal vaziyeti idrak etmenin başlıca yollarından birisi de bir dönemin koşulları altında doğup büyümüş bireyleri tekil olarak anlama çabasıdır. Bu veçhesiyle edebiyatın varlığı, gündelik sanıların ötesine geçebilmek adına elzemdir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman Edebiyatı’nın dünya çapındaki önemli yazarlarından Thomas Bernhard, beş ciltlik anlatısında bu hakikati yansıtmaktadır. 1931-1989 arasında yaşayan yazar, yaşamının son on yılı içerisinde, hayatının ilk yirmi yılını kaleme alır. Kitaplarında çocukluk ve ilk gençlik yıllarına Nazizm’in nasıl tesir ettiğini, savaşın insan hayatını nasıl tarumar ettiğini ortaya koymaktadır. Otobiyografik beşlemesinin ilk kitabı olan “Neden – Bir Değini” ortaokul ve lise yıllarını; “Kiler – Bir Kaçış” liseyi terk edip bir bakkal çırağı olarak geçirdiği zamanları; “Nefes - Bir Karar” ve “Soğuk - Bir Soyutlama” veremle geçen yıllarını; anlatının son kitabı olan “Çocuk” ise doğumundan ilkokula uzanan yılları kapsamaktadır.

Salzburg: İntiharlar başkenti

“Neden” adlı ilk cilt, yazarın Salzburg’taki deneyimlerini içerir. Alplerin eteklerinde kurulu bu şehirde Bernhard’ın gördüğü, herkeste hayranlık uyandıran mimarisinin içinde gizli sahte sanatperestlikten ve “kendini habisliğe adamış, adilik ve alçaklıkla donanmış” bir insan güruhundan başka bir şeydir değildir. Nasyonal Sosyalist Öğrenci Yurdu yatakhanelerinde geçen bu yıllarında yazar, Salzburg semalarında görülen bombardımanların yarattığı dehşeti tecrübe etmiştir. Bir yandan okulda ve yurtta gördüğü şiddetle, bir yandan da sığınaklardaki keşmekeşle mücadelesinde, karakterinde açığa çıkan direncin sebeplerini dile getirmektedir.

İnsan vücudundan kopan parçaların arasında koştuğu sığınakların ölüm kampına dönüşümünü henüz çocuk yaşta öğrenmiştir. Moloz yığınları ve kaçtığı bombaların altında savaşa tanıklık ederken, aynı zamanda –deyim yerindeyse- hayatın anlamına yaklaşmıştır. Savaşın bitmesiyle nasyonal sosyalizmin gündelik hayattaki izleri silinmiş gibi görünse de yerine ikame edilen Katolik kültürünün ve Amerikalıların egemenliğinin altında aslında hiçbir şeyin değişmediğini, ırkçılığın, dışlamanın, bir yapı olarak hâlâ nasıl sapasağlam kaldığını anlatır. Namlunun yöneldiği hedef sadece Nasyonal Sosyalist Parti’nin politik iktidarı olmuştur; başka bir şey değişmemiştir. Yüksek konumda olanlar yerlerini korumuş, yeni gelenlerin uygulamaları ise sadece kıyafet değişikliğinden ibaret olmuştur.

Tersine gitmek: Çıraklık yılları

“Kiler” ismini taşıyan ikinci ciltte ise Bernhard, okula gitme fiilini sorgulamaya başlar. Nasyonal sosyalizm ve Katolik ahlakı ile şekillenen okul yıllarında ileriye, geleceğe doğru gidişteki anlamsızlıklardan bunalan Bernhard’ın yegâne amacı artık tersine gitmektir. Yazar, okulu terk eder ve ait olduğu küçük burjuva kültüründen sıyrılmak adına herkesin kaçtığı, küçümsediği insanların hayatlarıyla iç içe olmak ister. Bu fikirle en azılı suçluların yaşadığı bir mahallede bakkal çırağı olarak işe başlar. “Hayatımın en verimli yılları” olarak nitelediği bu süreçte yazar, küçücük bir bakkal dükkânında, toplumun dışlanmış yüzlerce insanının hayatlarına tanıklık ederek, onlarla komşuluk ilişkisi içerisinde, yaşamı boyunca kendisine tesir eden bir dönem yaşar. Bu çıraklık yılları istemeden son bulur: Bir kar fırtınası esnasında kilere taşımak üzere yüklendiği patates çuvallarını yerleştirdikten sonra hastalanır ve birkaç yılını hastanede geçirmesine sebep olacak akciğer hastalığına tutulur.

Bedenin hastalığı; ruhun hastalığı

Akciğerindeki rahatsızlık nedeniyle hastaneye yatırılan Bernhard, “Soğuk” adlı ciltte hastaların birbirleriyle ilişkilerini, doktorların hastalara muamelelerini dile getirerek yaşanan yozlaşmayı gözler önüne serer. Hastanenin başhekimi Nazi döneminden beri koltuğundadır, savaş sonrasında da değiştirilmemiştir. Asistanların, sanatoryumu bir cezaevinden farksız kıldığını dile getiren yazar, başhekimin kalın kafalılığına bağlı hükümleri altında yıllar geçirdiğini yazar. Ayrıcalıklı hastaların ilaçları gerekli olan dozda verilmekteyken, Bernhard gibi fakir ve destekten yoksun hastalara verilen doz hiç’e yakındır.

Hastane öncesindeki hayatının ağırlığı, hastane içerisinde de değişmemiştir. Ne ki bu koşullar Bernhard’ın direncini kırmamış, kendi deyişiyle kendisini dünyaya getirenlerin kökenleri, kendi kökenleri ve insan ile dünya arasındaki bağ hakkında arayış içerisinde olmuştur. Aile fertlerinin her birinin başka yerde doğmuş olması, daima yer değiştirmeleri, kendisine göre ailece yaşadıkları karakteristik huzursuzluğun başlıca sebebi olmuştur.

İlk kayıplar ve hayata devam etmek

“Nefes”te ise yazar, hastanede geçirdiği zamanların yanı sıra, hayattaki en büyük öğretmeni büyükbabasının ölümünü anlatır. Doktorların acımasızlık ve zihinsel soğukluktan başka bir şey sunmadıkları tedavilerinde, bu iki insanın yaşadığı psikolojik işkence sonucunda büyükbaba gözlerini yummuş; ancak genç Bernhard öğrenmeye, çabalamaya devam etmiştir. Aynı süreçte annesinin rahim kanserine yakalanmasıyla yazar, yalnızlaşmaktan kurtulamamıştır.

Bebeklikten itibaren yalnızlık…

“Çocuk” adlı son ciltte Bernhard, babasız geçen çocukluk yıllarını doğumunun ilk anlarından itibaren anlatır. Annesinin çalışmak zorunda kaldığını, kendisini bırakabileceği bir yer olmadığı için bebeklerin bakıldığı bir tekneye kendisini verdiğini ve hafta sonları görmeye geldiğini yazar. Deniz kokusunu her duyduğunda, henüz bebekken yaşadığı bu yalnızlığın canlanmasından kaçamaz.

Gayrimeşru doğumu ve ardından babasının kendisini reddetmesiyle bakımı annesi tarafından üstlenilir; fakat bu bakım şefkatten çok kırbaçla dövülmekle gerçekleştirilir. Annesinin tüm şiddetine karşın yazar, sevgisinden uzak kalamaz. Annesinin her kırbaç darbesinde aslında kendisini değil; kendisinin yüzünü taşıdığı babasını kırbaçladığını söyler.

Henüz altı-yedi yaşındayken bir çamaşır ipini ilmek yapıp boynunu ipe geçirse de ipin kopmasıyla hayatta kalmıştır. Türlü haşarılıkları nedeniyle okuldan alınıp yetiştirme yurduna gönderilir ve nazizmin ahlak anlayışını ilkokul sıralarındayken talim eder. Hayatındaki iki önemli insan olan dedesini ve annesini ömrünün ilk yirmi yılı içinde kaybetmiştir. Kimsesi olmadan ve parasızlık içerisinde, savaş koşulları altında hayatını idame etmeye çalışmış; aklın unutulduğu, barbarlığın hüküm sürdüğü harp yılları ve kıtlık zamanlarında çocukluğundan itibaren düşünmekten ve aramaktan ayrılmamıştır.

Bernhard’ın duruşu kanıtlamaktadır ki ırkçı kültürün dayatılmasına ve Yahudi veya dışlanmış diğer gruplardan olmamasına rağmen çocukluğundan itibaren direnmesini anlamaya yeniden ihtiyaç duyulmakta.

Bu kitaplarda yaşlı kıtanın felaketleri, bir çocuğun gözünden olanca açıklığıyla ve öfkeyle dillendirilmektedir; ancak yanlışların tekrarlanmayacağı ve büyüyerek devam etmeyeceği ise ne yazık ki hayalden öteye geçememekte…

“Irkçılığın İç Yüzü & Alman Edebiyatçı Thomas Bernhard’ın Yaşamı”, Kitabın Ortası dergisi, sayı 7.