, 17 Temmuz 2018
Anjelika Akbar İnsanlar İç Barışa Kavuştuklarında Dünyadaki Savaşlar Biter

2119

Anjelika Akbar: İnsanlar İç Barışa Kavuştuklarında Dünyadaki Savaşlar Biter

''Doğu eserlerini Batı enstrümanlarına, Batı eserlerini Doğu enstrümanlarına uyarlıyorum zaman zaman. Ama bunun nasıl bir çalışma olduğunu tam olarak ben bile anlatamam. Bu daha çok iç keşif, bilinç ve kalbin birleştiği bir yerden gelen bir silsile... Batı’nın rasyonalizmi ile Doğu’nun gizemli duygu dünyası bir noktada buluşuyor.'' Anjelika Akbar, müzik yolculuğu üzerine Sevinç Şatıroğlu'nun sorularını cevapladı.

İlgili Yazılar
Hayri Turgut Uyar Matematik Sanat Hissi Veriyor
Hayri Turgut Uyar: Matematik, Sanat Hissi Veriyor

Hayri Turgut Uyar, Tomris Uyar-Turgut Uyar çiftinin mühendisi oğlu. Kendisiyle Türk edebiyatının iki usta kalemiyle aynı evde yaşamanın ve onların çocuğu olmanın kendisine neler kattığını konuştuk. Onlarla ilgili hatıralarını dinledik. Ezgi Aşık’ın röportajı.
14/07/2018 13:01
Estetik ve Mahremiyetin Herc-ü Merci Klasik Türk Evi
Estetik ve Mahremiyetin Herc-ü Merci Klasik Türk Evi

Türklerde oda kavramı tarihteki ataları¬nın yaşadığı çadır ile aynı misyonu üstlenir. Nasıl ki çadır tek başına oturma, dinlenme, yemek hazırlama, yemek yeme, ısınma gibi tüm eylemleri karşılayabilecek donatıya sa¬hipse; odalar da olabildiğince düzgün geo¬metrik formlarla bu işlevlerin hepsini birden yerine getirir. Hacer Yeğin yazdı.
15/07/2018 13:01
İbn Haldun'un Kendi Dilinden Hayatı ve Hatıraları
İbn Haldun'un Kendi Dilinden Hayatı ve Hatıraları

et-Ta’rîf bir otobiyografi olmasından başka İbn Haldun’un içinde yaşadığı siyasi, toplumsal, kültürel ve tarihi olaylara da yer veren bir eser olma özelliğine sahip. İbn Haldun’un buraya aldığı 380 beyitlik kendisine ait olan şiirleri ile de et-Ta’rîf bir bakıma edebî bir eser konumunda. Yusuf Sami Kamadan yazdı.
12/07/2018 10:10
Devrim Erbil İstanbul un Her Köşesi Benim Farklı Bir Şiirsel
Devrim Erbil: İstanbul’un Her Köşesi Benim Farklı Bir Şiirsel Yanımı Kucaklar

''Her yeni sanat eseri, yeni bir gün gibidir. O yeni gün başladığı zaman, sizin o güne yeni bir cevap vermeniz gerekli. Bir satranç oyunu gibi düşünün, her yeni başlayan günde karşı taraf size bir hamle yapmış, siz ona bir hamle yapacaksınız. Sanat böyle bir şeydir.'' Ressam Devrim Erbil, sanatın dününü, bugününü ve resimlerinin detaylarını Ezgi Aşık'a anlattı.
08/07/2018 07:07
Kitabın Ortası Dergisi 16 Sayısıyla Raflarda
Kitabın Ortası Dergisi 16. Sayısıyla Raflarda

Kitabın Ortası dergisinin Temmuz sayısı raflardaki yerini aldı. Derginin 16. sayısı yine birbirinden değerli dosyalarla, ilim ve sanat dünyasından kıymetli isimlerle yapılmış söyleşilerle ve kitap tanıtımlarıyla bizi yaz sıcağının rehavetinden kurtulup okumaya davet ediyor.
04/07/2018 16:04
Fatmanur Altun Günümüz İnsanı Sömürü Çarkının Kölesi Olduğunun Farkında Bile
Fatmanur Altun: Günümüz İnsanı, Sömürü Çarkının Kölesi Olduğunun Farkında Bile Değil

''Bizler çok büyük potansiyele sahibiz; hem dünyayı imar etmek hem de fikri, ruhi ve manevi derinleşme anlamında çok büyük kabiliyetlere ve potansiyellere sahibiz. Biz insanın her anlamda potansiyelini küçümsüyoruz.'' Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı (TÜRGEV) Yönetim Kurulu Başkanı Fatmanur Altun, geçmişten bugüne içinde bulunduğu sivil toplum faaliyetleri, modern dünyanın getirdiklerinin çocuğa, aileye ve topluma etkileri üzerine Kitabın Ortası dergisine konuştu.
06/07/2018 10:10

Anjelika Akbar, bine yakın bestenin, Doğu-Batı kucaklaşmasının en hisli bestekârı… Müzisyen ve filozof bir ailenin 2,5 yaşında nota bilen ve piyano çalan, 4 yaşında “mutlak kulak” yeteneği fark edilen kızıydı… Yılları piyanonun ona hissettirdiği derin duygular eşliğinde maneviyat ve kültürel birlikteliklerin yoğurduğu eserleri yorumlamakla geçti. Sohbet ederken, gözlerinin derinliğinde, samimiyetini dinliyorsunuz.

“Piyano çalarken egomu bir kenara koyup, müziğin kendisi oluyorum.” diyor. Piyanoyu gözlerini kapatarak, ruhunun derinliklerinde hissederek çalması da bundan…

Doğu-Batı sentezinde eserler vermeye ve konserler düzenlemeye sizi yönelten şey ne oldu?

Öncelikle o tür çalışmalarıma “sentez” demiyorum. O bir kucaklaşma. Beni buna yönlendiren ise tam da dünyada hissettiğim “kucaklaşma eksikliği”. Bach A L’Orientale albümümün (2003) kapağında şöyle yazdım: “Bu, bir müzik deneyi değil. Çağın ihtiyacıdır. İnsanlar birbirleri ile kucaklaşmadan önce müzikleri kucaklaşsın istedim.” Ben gönlümde birlemeyi, ne kadar yaşamayı başarırsam, onun yankıları, yaptığım müzikte ve projelerde o kadar yankı bulur...

Kültürlerin ortak noktası müziğinize nasıl yansıyor? Tüm kültürlerde insanlığın ortak noktası ve ortak sorunu nedir?

Müzik, bizim hayatımızda düşündüğümüzden daha önemli bir rol oynuyor. Ve müzik insanların öncelikle duygu dünyasına etki ediyor. Bizim modern dünyada en çok sıkıntısını çektiğimiz, ifade edemediğimiz için hastalandığımız bir konu: Duygular. Onun için müzik, dinleyicilerin kendi içine bakmalarını kolaylaştıran bir araç... Ve müzik insanlarına bu anlamda önemli bir görev düşüyor...

“Batı’nın Rasyonalizmi ile Doğu’nun Gizemli Duygu Dünyası Buluşuyor”

Bach A L’Orientale kaydında, Bach’ın müziğini Doğu ritimleriyle birleştirdiniz, ney gibi mistik bir enstrüman kullandınız. Neden Bach’ı seçtiniz? 

Proje tamamen spontane gelişti ve Bach’a isabet etti. Bir yerde Doğu ritimlerini dinlerken birdenbire Bach’ın bir eseri ile ilginç bir şekilde birebir örtüştüğünü gördüm. Birleştirdim. Şaşırdım. Sonra devam ettim. Büyük bir atölye çalışmasına dönüştü o proje. Batı ve Doğu dünyasından önemli müzisyenler çok zevkle projede yer aldı. Hatta orada da inanılmaz kültürel kucaklaşmalar oldu. Mesela Rotterdam’da albüm kaydı için oda orkestrası stüdyoya girdi. İsimlerini yazmaya başladığımızda gördük ki 12 kişinin hepsi farklı ülkedenmiş! Doğu ve Batı’dan… Veya mesela meşhur Avrupalı soprano Djoke Winkler Prins, bu projedeyken ilk kez ney sesini duymuş. O kadar etkilendi ki albüm ve konser performanslarında sürekli gözleri ıslanıyor, zaman zaman ağlıyordu.

Bach ile İbn-i Sina’yı nasıl bir araya getirdiniz?

Bach, Batı dünyası tarihinde beni etkileyen bir figürdür, bir müzik devi bana göre… İbn-i Sina ise Doğu dünyasının beni etkileyen bir başka devi… İsmini duyduğumda bile içim titriyor, sanki şahsen tanıyor gibi bir heyecan duyuyorum. Bu iki muhteşem insanı bir müzik köprüsünde buluşturmak istedim. Ayrıca biliyorsunuz, İbn-i Sina, Batı tıbbının babası unvanını taşıyor: Avicenna (Batı’da İbn-i Sina’ya verilen isim). O da bu anlamda hem Batı hem Doğu için aynı şekilde önemli biri.

Bir Batı eserini, Doğu’nun enstrümanlarına, ritimlerine nasıl uyarlıyorsunuz? Nasıl bir çalışma yapıyorsunuz keşif için? 

Aslında her ikisini de birbirine uyarlıyorum. Doğu eserlerini Batı enstrümanlarına, Batı eserlerini Doğu enstrümanlarına uyarlıyorum zaman zaman. Ama bunun nasıl bir çalışma olduğunu tam olarak ben bile anlatamam. Elbette gerektiğinde işin teknik ve araştırma kısmı muhakkak bulunuyor. Ama bu daha çok iç keşif, bilinç ve kalbin birleştiği bir yerden gelen bir silsile... Batı’nın rasyonalizmi ile Doğu’nun gizemli duygu dünyası bir noktada buluşuyor.

Her Batı eseri, Doğu enstrümanlarına uyarlanabilir mi?

Evet. Ama tersine her bir Doğu eseri Batı enstrümanlarına her zaman uyarlanamayabilir.

Doğu’nun Batı enstrümanlarına uyarlanan eserlerinde nasıl bir değişim hissediyorsunuz?

Bazen çok güzel tınılar oluşabiliyor. Taze bir bakış açısı her zaman güzeldir. Maksat orijinalini değiştirmek değil, oraya sadece yeni bir bakış açısını kazandırmak, bu her zaman bir zenginliktir.

“İnsanlar İç Barışa Kavuştukları Zaman, Gönüllerinde Barış Noktasını Bulunca Dış Dünyadaki Savaşlar Biter”

Doğu’yu ve Batı’yı eskiye göre birbirine daha mı yakın yoksa daha mı uzak görüyorsunuz? Dünyadaki terör ve siyasi konular, kültür ve sanattaki Doğu-Batı sentezini etkiliyor mu?

Global olarak bir şeyin değişmediğini düşünüyorum; sentezler ve etkileşimler olduğu gibi, çatışmalar da her zaman yaşanmıştı. Şu anda da yaşanıyor. Hangi terim veya sözcüğü kullanırsak kullanalım o global hareketler için, sonuçta her şey insanlar ile yapılıyor, insandan çıkıyor. Sentezler ve kucaklaşmalar nasıl birer birer insanların uğraşları sonucunda olduysa, aynı şekilde çatışmaların merkezinde de insan var ve insandan çıkıyor. Kulplar değişiyor. Kucaklaşan veya savaşan ise insanlardır. İnsanların nefs alanı var ve bilinci hangi nefs bilincine yakınsa, oradan hareket ediyor. O yüzden ben bu tür olaylara hep insan faktörü açısından bakıyorum, diğer etkenlerden ayıklamaya çalışıyorum.

Bir sanatçı olarak dünya üzerindeki savaşlar ve çekişmeler sizi nasıl etkiliyor?

Üzülüyorum, kalbim ağlıyor. Fakat şunu da biliyorum: İnsanlar iç barışa kavuştukları zaman, gönüllerinde barış noktasını bulunca dış dünyadaki savaşlar biter. Ve bu tüm insanlarda aynı anda olamayacağına göre, savaşlar ve çatışmalar hep olacak maalesef. Çünkü insanların o barış noktasına ulaşma zamanları birbirilerinden farklı oluyor. Ben yine de en azından kendi içimde o barışa yolculuk yapmaya çalışıyorum. Çünkü sadece ben değişirsem dünyanın değişmeye başlayacağını biliyorum.

Bu Doğu-Batı kucaklaşmalarını hazırlarken ve dinleyicilerinize sunarken yaşadığınız ilginç duygular ya da olaylar oldu mu?

Batı dünyası temsilcileri yıllar önce bu çalışmalarıma şiddetle karşı çıktı; Türkiye’deki klasik müzik müzisyenlerinin bazıları… Yurt dışında ise tam tersi alkışla karşılandı. Ciddi hakaretlere bile maruz kaldım ve çok da üzülmüştüm bir zamanlar. Sonraki yıllarda ise beni eleştiren bazı müzisyenlerin kendilerinin bile bu tür çalışmaları yapmaya başladıklarını gördüm. İlk olmanın onuru ve zorluğu...

“Gönül Alanımız Aklın ve Duygunun Hem Birleştiği Nokta Hem de Her İkisinin de Çok Ötesinde ve Derininde Bir Özel Mahal”

“Zarafetin olağan olduğu bir dünya” temenniniz var. Dünyada sanat ve toplum zarafeti unuttu mu?

Belki de... Bir ihtimal teknoloji ve hız, insanların duygu ve davranış inceliklerini kısıtlıyor. Duygu dünyası ikinci plana düşünce, ortaya çıkan sonuç zarafete uzak kalıyor. Ama yine de bu konuda da genelleme uygun olmaz. Her zaman dünyada zarif ve pek zarif olmayan insanlar vardı. Bu yine her bir kişinin farkındalığı ve iç dünyasının durumuna bağlı...

Bir sanatçı olarak akıl, nefis ve gönlün yan yana gelişini nasıl anlatırsınız? Aklı sınırlayan ve gönlü kapatan şey nedir? Akıl ve gönül süzgecinden süzülüp tecrübe kumbaramızda biriken her şeyden gerekli dersi alabiliyor muyuz? Gönül deyince ne anlıyorsunuz?

Öncelikle teşekkür ediyorum, beni sosyal medyada ne kadar dikkatle takip ettiğiniz sorduğunuz sorularınızdan belli... Bu kavramlar bir iki cümle ile konuşulamaz elbet. Ama şöyle denilebilir: Gönül alanımız zaten aklın ve duygunun hem birleştiği nokta hem de her ikisinin de çok ötesinde ve derininde bir özel mahal. Hepimizde var ama onun farkında olmadığımız zaman henüz “oradan” hareket edemiyoruz. Aslında gönül, hepimizin hazinesi. Hem kişisel ama aynı zamanda birleşik olduğumuz alan. Akıl ise doğası gereği kısıtlama ve sınırlara ihtiyaç duyar. Ve maksat akıldan kurtulmak değil, asla. Onun özelliklerinden faydalanarak daha geniş alanlara uzanabilmek. Ama bir yer vardır ki oraya sıradan ve hatta gelişmiş akıl giremez. İşte orada hakiki anlamda gönül mahalli başlıyor. Duygu ve aklın birleşip başka bir niteliğe dönüştüğü bir mahal bir anlamda...

“Zanlarımız bizi öylesine yanıltıyor ki dostu düşman gösterecek kadar kalın bir perde oluşturuyor. Farkında bile değiliz.” Ne söylersiniz bunun için, zanlarımız için?

Zaten hayatımız ta ki hakikate ulaşana kadar zanlar ile dolu. Bilinç derinleşince zan ve perdelerimiz birer birer kalkıyor. Bu, bir keşif ve bir seyir. Zor ama güzel…

Dini pratiklere dayalı yaşam biçimleri ile varlığın hakikatine dair arayışların birleşmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Zaten aslında dinin varlığı, hakikat arayışından kaynaklanıyor ve özünde buna yol veriyor. Kişiye bağlı olarak, duyduğu ihtiyacına göre neyi tecrübe etmek istiyorsa o hakikati bulmak için, o dönemde onu seçiyor. Hiçbir “ilahi” kavrama inanmayan insanlar dahi bu yolculukta bulunuyor. Herkes için şekil ve tecrübe değişik oluyor, ama varılacak yer tek…

“Sanat, İnsanın Kendi Özüne Olan Yolculuğu ve Gönül Alanı ile Doğru Orantılı”

Sanattaki “insan” odağı ile bugün toplumlardaki “insan” arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Ben “insan” varlığına bakarım, her zaman ve her olayda. Benim için öyle bir fark yok. İnsan, insandır. Ve o faktör her zaman başrolde. Sanat da insandan çıktığı için maneviyat ile doğru orantılı. Tabii maneviyattan bahsederken herkes farklı bir anlam yükleyebilir. Ama ben genel olarak maneviyat denilince insanın kendi özüne olan yolculuğu ve gönül alanını kastediyorum.

İnsan ne yaşıyorsa mutlaka doğrudan sanatına yansır. Sanat dalı ne olursa olsun. Çünkü her şey sonuçta fiziki anlamda atom ve titreşimlerden ibarettir. Görünürde bağlantısı olmayan olguların hepsi birbirleri ile atomik bir bağ ile bağlı. Her şey fizik dili ile “birleşik alanda” var oluyor. İnsan var olduğu sürece sanat da var olacak. Sanat, insan için dünyayı tercüme etme sanatı, ifade biçimi ve aynı zamanda değişim/dönüşüm alanıdır.

Eskiden insanlar klasik müzik konserlerine giderken daha özel ve şık giyinirlerdi. Genç nesil sanatçılar ve dinleyiciler, daha rahat imaj ve stilleriyle dikkat çekiyor. Bu stilleri bir sanatçı olarak nasıl görüyorsunuz?

Her şey değişiyor, bu anlamda kıyafet ve stil tercihleri de değişime uğrar. Müzik mekânları ve dinleyicileri yüzyıllardan beri şık idi. Bu bir görsel ve işitsel şölendi, geleneği budur. İnsan ona da özenir, ama rahat bir stil, hatta spor, özenli olduktan sonra bence çok güzel. Her ikisi de aynı zamanda devam eder ve bu güzel. Sonuçta sadece dinleyicilerin stil ve kıyafet tercihleri değişmedi. Klasik müzisyenler de bazı zamanlarda sahneye spor çıkıyor ve ben onlardanım. Hatta öncülerinden diyebilirim...

“Ticari Kaygılar ile Kaybedilmiş Çok Müzik Var”

Müzik üretici ve yayıncılarının ticari kaygılarını düşününce dünyada ve Türkiye’de dinlenilen müziği nasıl yorumlarsınız?

Evet, her yerde kolay tüketilen müzik daha çok tercih ediliyor. Döngü de buna göre oluyor. Hem Türkiye’de hem de tüm dünyada... O yüzden sıklıkla ciddi ve önemli müzik eserleri ya piyasaya çıkamıyor ya da yeterince tanıtılmıyor. Bunun sebebi, kolay ve hızlı tüketim… Buna yapacak da bir şey yok bence… Herkes bulunduğu yerde inandığı şeyi en iyi şekilde yapmaya devam edecek. Ticari kaygılarla kaybedilmiş müzikler çok…

“İnsan Klasik Müziği Dinlemeye Hazırsa, Şartlar Oluşur ve Bu Müziği Keşfeder”

İnsanlar klasik müziği ne zaman sevmeye başlar?

İnsan seyir etmeye, duyguların içinde dolaşmaya, fikirleri keşfetmeye ve sesleri kulaklar ile değil kalbi ile algılamaya hazırsa, klasik müzik onun için bir hazine olur. Değilse değildir. Sonuçta dünyada sadece klasik müzik yoktur. Ve ben de asla klasik müziğin fanatiği olamam. Zaten insan klasik müziği dinlemeye hazırsa, şartlar oluşur ve bu müziği keşfeder. Bizim müzisyenler olarak tek yapacağımız, müziği elimizden geldiğince güzel sunmak ve kendi egomuzu kenara koyup müziğin kendisi olmaktır.

Çizginiz bundan sonra da Doğu-Batı kucaklaşması eserleri ile mi devam edecek? Yeni projeleriniz var mı?

Benim tek bir çizgim yoktur, çünkü müziğin sınırı yok. Ben sadece içimdeki müziği dinliyor ve buna göre hareket ediyorum...

Boyut Yayın Grubu ve ONE’S Medya Genel Sanat Yönetmeni Murat Öneş ile yakında prömiyerini gerçekleştirdiğimiz “AKIŞ/Su Bizden Ne Bekler” projesini ve benzerlerini gerçekleştireceğiz. Daha önce de beraber yaptığımız bir proje Cumhurbaşkanlığı Himaye Belgesini aldı. Bu proje de, Garip Ay’ın yaptığı değişik bir tür ebru, Murat Öneş’in hazırladığı videografi ve benim müziklerim ile canlı performanslar olarak umarım birçok ülkede gerçekleşir.

Kitabın Ortası dergisi, 7. sayı

 

Röportaj: Sevinç Şatıroğlu

Fotoğraflar: Hasan Eren Çalışkan