, 17 Temmuz 2018
Esir Olduk Urus a Sürdü Bizi Sibir e İrfanoğlu İsmail'in

2632

Esir Olduk Urus’a, Sürdü Bizi Sibir’e: İrfanoğlu İsmail'in Esaret Hatıraları

''Çayeli Beyazsu Köyünden İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Hatıraları & Sarıkamış, Esaret ve Sonrası'' kitabında, Molla İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Çayeli’nin Beyazsu köyünden başlayıp Sarıkamış’a ve oradan Sibirya’ya esaret günlerine uzanan, önemli, bir o kadar da ibretlik hayatından hatıralar yer alıyor. Kâmil Büyüker yazdı.

İlgili Yazılar
İsmail Kara İsyan Ahl kı İlk Bakışta Bireyci ve Anarşist
İsmail Kara: İsyan Ahlâkı İlk Bakışta Bireyci ve Anarşist Görüşe Daha Yakın Gözüküyor

Bugün, verdiği kıymetli eserler ve yetiştirdiği öğrencileriyle yakın dönem Türk düşünce tarihine damgasını vuran ahlak filozofu, mütefekkir ve yazar Nurettin Topçu’nun vefat yıldönümü. Nurettin Topçu’yu, ''İsyan Ahlakı Peşinde & Nurettin Topçu Albümü'' kitabı etrafında, ona talebe olma talihine ulaşmış ve çalışmalarıyla yakın dönem düşünce tarihimizin nabzını tutan İsmail Kara Hocamıza sorduk.
10/07/2018 09:09
Cinuçen Tanrıkorur Dilini Kaybeden Her Şeyini Kaybeder
Cinuçen Tanrıkorur: Dilini Kaybeden Her Şeyini Kaybeder

‘’Eğer Türk kültürü diye bir şey varsa bu muhteşem Türk dili sayesinde var olmuştur’’ diyen Cinuçen Tanrıkorur'un dil meselesi üzerine kaleme aldığı yazılar, Cemil Meriç’in söylemlerini hatırlatır bizlere. Bestekârlığının yanı sıra iyi bir müzikolog ve fikir adamı olan Tanrıkorur’a göre, dilini kaybeden her şeyini kaybeder.
28/06/2018 10:10
Belki Medeniyet Akyiğitzade nin Tarif Ettiği Gibi Bir Şeydir
Belki Medeniyet Akyiğitzade’nin Tarif Ettiği Gibi Bir Şeydir

Akyiğitzade Musa’nın ''İlm-i Servet Veyahud İlm-i İktisat'' adlı eseri, modern iktisadı ve iktisatçıları tanıtarak, tartışarak; Osmanlı iktisat literatürüne büyük katkılar sağlıyor. Akyiğitzade, eserinde medeniyetlerinin gelişiminde ilmin mi yoksa sanatın mı daha fazla katkı sağladığını da tartışıyor. Ömer Yüceller yazdı.
05/12/2016 10:10
İslam da Kamu Maliyesi ve Osmanlı'daki Yansımaları
İslam’da Kamu Maliyesi ve Osmanlı'daki Yansımaları

Ahmet Tabakoğlu'nun 'Osmanlı Mali Tarihi' kitabını okudukça bilhassa Osmanlı’nın iktisadi alanı yönetişine, maliye politikasına, detaylara hayran kalıyoruz. Çünkü ilkeleri belirli olan bir alanda nasıl incelikli bir yöntem izleniyor, buna şahit oluyoruz. Ömer Yüceller yazdı.
14/02/2017 13:01
Bir Osmanlı Askerinin Gözünden Japonya
Bir Osmanlı Askerinin Gözünden Japonya

XX. yüzyılın başında Rusya ile yaptığı savaşı kazanan Japonya bu alanda tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Osmanlı Devleti, 1905 yılında Rusya ve Japonya arasındaki savaşı yakından takip etmişti. Bizzat kendi isteği ve devletin de onay vermesi ile Miralay Pertev Bey bu savaşta yer almış, gözlemlerini devlet büyükleri ile paylaşmıştı. Pertev Bey’in gözlemleri yakın zamanda kitaplaştırıldı: 'Bir Osmanlı Kurmayının Gözünden Rus-Japon Savaşı' Sedat Palut yazdı.
08/06/2018 10:10
İsmail Kara'dan Ramazan ve Kadir gecesine dair
İsmail Kara'dan Ramazan ve Kadir gecesine dair

'Gök kapısı açıldı, hemen duanızı yapın.' İsmail Kara'nın, 'Aramakla Bulunmaz' kitabında yer verdiği Kadir gecesi ile ilgili bir hatırasını ç-alıntılıyoruz.
22/06/2015 12:12

Bu toprakların tarihinin acı ve hüzünle yoğrulmuş bir tarih olduğu bilinir, dile getirilir, anlatılır. Ancak bu işin yazılması hiç de o kadar kolay değildir. Hem yaşamak, hem yazmak en zor olanı olsa gerek. Sarıkamış Faciası ve Sibirya Esareti bunlardan sadece birisi…

Yakın tarihimizin acıklı sayfalarından birisi de hiç şüphesiz Sarıkamış’ta yaşanan büyük kırımdır. Manidar olan odur ki 1914 yılından bahis konusu edeceğimiz hatıratın yayınına kadar, bu konuda yayımlanan kitap sayısı maalesef 25’le sınırlıdır. Ne var ki İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Çayeli’nin Beyazsu köyünden başlayıp Sarıkamış’a ve oradan Sibirya’ya esaret günlerine uzanan, önemli, bir o kadar da ibretlik bir hayat çizgisi de bu yaşanmışlıklardan izler taşıyor.

Allahüekber Dağları’ndan Sibirya’ya, İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Esaret Yılları ismini taşıyan eser, 2004 yılında mahdut sayıda basılıp, özellikle aile çevresinde dağıtılmış. Kitabın yazarı, babasının yanında neredeyse küçük yaştan beri talim ve tedris gören, onunla her meclise girip anlattıklarını bir bir hafızasına nakşeden Ahmet Rıza İrfanoğlu, büyük bir vefa örneği göstererek eseri, dinlediklerinden, yazılanlardan tekrar düzenleyip kaleme alma ihtiyacı hissetmiştir. 2000 yılında eserin yazımına başlamıştır. Eserin ilk baskısının üzerinden geçen 13 yıllık bir zaman diliminden sonra, kitabın tekrar yayınlanma lüzumu doğmuştur. Kitap en nihayetinde Çayeli Beyazsu Köyünden İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Hatıraları & Sarıkamış, Esaret ve Sonrası (Dergâh yayınları, Eylül 2017, 470 s.) ismiyle tekrar neşredilir.

Hafızalarda silinmez izler bırakan ve neredeyse ortak bir kaderi yansıtan bu esaret dönemi kitabının yayınından sonra, kalp cerrahı olan Prof. Bingür Sönmez için de anlatılanlar tanıdık gelecektir. Zira onun da dedeleri, aile büyükleri Sarıkamış kırımının yaşandığı Allahüekber ve Soğanlı Dağları arasında şehit düşmüşlerdir. Aynı coğrafya, aynı tarih, aynı kaderi de içinde barındırmaz mı? Nitekim burada da öyle olmuştur.

On sene boyunca hafızaya nakşedilen hatıralar

Ahmet Rıza İrfanoğlu, 1934-1944 yılları arasında yani 6-14 yaşlarında iken on sene boyunca babasının anlattıklarını bizzat dinlemiştir. Babasının köyün camisinin imamı olması dolayısıyla, hem camide hem de dükkanlarında anlatılanları can kulağı ile dinleyip hafızasına nakşetmiştir. Ahmet Rıza İrfanoğlu, İsmail Efendi’nin oğlu olarak babasının yanında yaşadıklarını şu cümleler ile özetliyor:

On sene müddetle beni hep yanında taşıdı ve kendi yatağında yatırdı. Cami cemaatiyle olan sohbetlerinde hep yanında bulundururdu. Bu yüzden çocukluğumu yaşamış sayılmam. Belki de bu hatırayı yazmamı, benim aklımın derinliklerine yerleştirmeyi gaye edinmişti o!

Ben babamı dinlerken, kirpiklerimi birbirine vurmazdım bile! O derece dikkatle dinlerdim. O da bunun farkında idi elbette. Yani belleğimi eksiksiz bir tarzda dolduruyordu, bunu gaye edinmişti o. Bu metodu biliyordu. Zira medrese eğitimini İstanbul’da almıştı, caminin imamı idi ve anlattıklarını insanın aklına yerleştirmesini biliyordu. Ancak ben bu hususu yaşım 50’ye geldikten sonra anlayabildim.”

Bugünün eğitim metodlarını altüst eden bir yaklaşım neredeyse. “Her şey okulda, derste ya da kursta öğretilir” mantığını neredeyse ortadan kaldırıyor. Bir baba, 6 yaşındaki oğlunu yanında gezdirmek suretiyle hem ona hayat eğitimi veriyor, hem hayata hazırlıyor hem de bir şuur, seviye kazandırıyor. Müthiş bir şey!

“Atılan, satılan ve yakılan tarih”in bir örneği de o köyde

1944 yılına kadar pür dikkat babasını dinleyen oğul, 1944-1950 arasında ise seyrek dinleyebilmiştir. Zira ortaokul, lise ve devamında üniversite tahsili, bu dinlemeleri kesintiye uğratmıştır. 1961 yılında babasının köyde hatıralarını yazdırmak için yazıcı aradığını duyar ancak o vakitler de köyden uzaktadır.

İşin bir diğer acı tarafı da elde kitap, belge vesikanın çok bulunamayışı. Kitaba bazı hususi evraklar konulmuştur ancak kitabı destekleyecek olan belge evrak ve kitaplar köyde evin yanında yer alan mısır anbarında saklanmıştır uzun zaman. Bir gün köye öğretmen olarak gelen Ali Kafkasyalı isimli bir öğretmen “eski eserleri toplayıp getirmeleri” hususunda köylüleri teşvik eder. Çocuklar da bu anbarın kapısını kırıp ne var ne yok götürüp okulun önündeki meydana dökerler. Öğretmen işine yarayanları alır, diğerlerini ise ambalaj kağıdı olarak bakkalara sattırır. Atılan, satılan ve yakılan tarih maaalesef burada da karşımıza çıkmaktadır.

Molla İsmail Efendi’nin askere gitme arzusu

Esaret günlerinin çileli isimlerinden İrfanoğlu İsmail Efendi, 1881 yılında dünyaya gelmiştir, 50 yaşında bir babanın evladı olarak. Baba, Aydın ili Koçarlı ilçesinde 20 yıl imamlık yapmış bir zattır. Ancak daha sonra Rize- Çayeli- Beyazsu köyüne dönüp ticaretle uğraşmak ister. Köye döner ve İsmail Efendi’yi yanında yetiştirir. İsmail Efendi’yi henüz 12 yaşında iken evlendirip bir an önce de torun sahibi olmayı arzulamaktadır. Bir süre sonra oğlunu İstanbul’a medrese tahsili için gönderir. İsmail Efendi tahsilinden sonra molla olarak döner köyüne. Ancak 21 yaşında delikanlı iken babası 72 yaşında vefat eder.

İsmail Efendi, 1903-1913 yılları arasında Osmanlı’nın içinde olduğu savaşların hiçbirisine katılamamıştır. Çünkü hem mollaların savaş muafiyeti vardır, hem de başka bir köyden anası ölmüş bir kadınla ikinci bir evlilik yapanın da savaş muafiyeti vardır. Hayatın akışını değiştiren olay 1914 yılında yaşanır. Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllardır. İsmail Efendi savaşa katılmak ister ancak kardeşi Ahmet’in de savaşa katılması sebebiyle artık üç farklı mazereti vardır savaşa katılmamak için. Ancak o arefede eşini ve iki çocuğunu bir hastalık dolayısıyla kaybetmiş acılı bir baba olan İsmail Efendi, yaşananlardan kendini sorumlu tutar. Buna bir çıkış yolu bulup kendini Rize’deki askerlik şubesinde zorla askerliğe kaydettirir.

“Yesir olduk Urus’a, sürdü bizi Sibir’e!”

İsmail Efendi, nihayet 33 yaşında 1914 yılının Eylül ayının ilk haftasında yola çıkıyor. Katıldığı askeri birlikte kendisini tabur imamı yapmak isterler ancak o razı olmaz. Zira askerliği öğrenip çarpışmak istemektedir. En sonunda top atışlarının cetvellenmesi işi kendisine verilir. Uzun süren sıkıntılı süreçten sonra, 1915 senesinin Ocak ayının ortalarında Ruslar tarafından esir alınırlar. Tiflis’e, ardından Kazan’a ve oradan da Sibirya’ya uzanan çileli esaret günleri başlamaktadır. Öyle ki Kazan’dan Sibirya’ya 46 gün süren bir tren yolculuğu yaşanmıştır. Son durak Viladivostok denilen yerdir. Burada 5 yıl esaret günleri olur.

İsmail Efendi esir kampında imamlık yapmıştır. Hatıratın en can alıcı bölümleri buradadır. Yörenin bütün insanları ile aynı kaderi paylaşan binlerce insan esir kampındadır. Yenilen yemek, yaşanan hasretlikler, tutulan oruçlar, kılınan teravih namazları; hepsi ayrı bir hikaye konusudur.

Rusya’da yaşanan ihtilal ve esir kampından kaçış

Kader bu kez 5 yıl sonra farklı bir çizgi çizer İsmail Efendi’ye. Rusya’da başlayan Bolşevik İhtilali sonrasında esirler başıboş kalmışlardır. İsmail Efendi’nin esir kampından kaçış süreci de yaşanan dramı gözler önüne seriyor. 27 kişi ile çıkılan yolda ancak iki kişi sağ kalıp dönebilmiştir köyüne.

Güzergah çok yoğun ve çilelidir: Kazan, Stalingrat, Volga’dan aşağı Astrahan, Bakü, ardından trenle Batum’a iniş ve sonra doğduğu köye dönüş…

İsmail Efendi, her tehlike anında, en son dakikada gizli bir el beni koruyordu diyor: “Niçin kurtulmuştum ben? Demek ki daha yapacağım çok şey vardı benim kaderimde. Öyleyse yeni vazifeler bekliyor beni. Yani yeni hayatımda bazı önemli vazifeler beni bekliyor. Bundan kaçmam mümkün değil!” Tam bir tevekkül ve teslimiyet içerisinde köyüne dönüp kaldığı yerden hayatını devam ettiren İsmail Efendi, 1920’li yıllardan 1960 yılına kadar savaşsız geçen yıllarını da Esaret Sonrası Hatıraları bölümünde anlatır.

İrfanoğlu İsmail Efendi 1961 yılında vefat eder. Esaret yıllarında en yakın arkadaşı olan Kibaroğlu Nazım da bir gün sonra ruhunu teslim eder. İkisinin de cenazesi birlikte kaldırılır.

İsmail Efendi yaşamasaydı kimbilir esaret günlerinden hüzünlü havasını nasıl teneffüs edebilirdik? Çekilen ızdırapların birer kurgu olmayıp gerçek birer hayat hikayesi olduğunu nereden bilebilirdik?

Ruhları şâd, mekanları cennet olsun.

İrfanoğlu İsmail Efendi'nin Hatıraları, haz. Ahmet Rıza İrfanoğlu, Dergah Yayınları

 

Kâmil Büyüker