, 22 Şubat 2017
Başpiskoposluktan İslam a Vyacheslav Polosin

Vyacheslav Polosin

3044

Başpiskoposluktan İslam’a: Vyacheslav Polosin

Vyacheslav Polosin, lisans eğitimini felsefe üzerine almış bir akademisyen ve yazar / analist. Zamanında Rusya Ortodoks Kilisesi’nin en üst kademelerinde yer almış bir isim olmasına rağmen şu an Rusya’da bir İslami merkezin (Wasatia Center) direktörü konumuna geldiği bir hikâyeye sahip.

İlgili Yazılar
'Nouman Aligiller''de Bizi Rahatsız Eden Nedir
''Nouman Aligiller''de Bizi Rahatsız Eden Nedir?

Objektif bir değerlendirme yapıldığında tek bir genellemede birleştirilemeyecek; Batı coğrafyasında neşet eden, oranın diline daha hâkim, interneti etkili kullanan –ve çoğu da mühtedi- âlim/hatip takımını bir özne olarak kasteden tabirdir ''Nouman Aligiller'' tabiri. Peki bu envai çeşit isme gösterilen 'standart tepkiler' neleri ıskalıyor? Deniz Baran yazdı.
01/11/2016 14:02
Hip Hop DJ'liğinden Cemaat İmamlığına Suhaib Webb
Hip Hop DJ'liğinden Cemaat İmamlığına: Suhaib Webb

Suhaib (William) Webb, bugün, geniş genç kitlelere hitap edebilen, öte yandan da küçümsenemeyecek kadar İslami kaynaklara ve Arapçaya hâkim, geleneksel İslami eğitimine saygı duyulan, yıllarca cemaat liderliği (imamlık) yapmış önemli bir isim konumunda. Deniz Baran yazdı.
15/10/2016 00:12
Amerikalı Siyahilerin 'İslam Devrimine' İmza Atan Adam Warith Deen Muhammed
Amerikalı Siyahilerin 'İslam Devrimine' İmza Atan Adam: Warith Deen Muhammed

Warith Deen Muhammed, sadece siyahi-İslami hareketler bir yana, 'ABD ve İslam' denince tarihte en çok öne çıkan figürler arasına adını yazdırmıştı. Hem belki de ülkenin en kalabalık İslami örgütlenmesine liderlik yapmış, hem kendi çapında adeta bir 'İslam devrimi' gerçekleştirip o kitleyi dönüştürmüş, hem de ulusal ve uluslararası çapta çok büyük inisiyatiflerde rol almıştı. Deniz Baran yazdı.
27/08/2016 11:11
Mandela ile Omuz Omuza Bir Müslüman İbrahim Resul
Mandela ile Omuz Omuza Bir Müslüman: İbrahim Resul

İbrahim Resul, Müslüman bilinci ve kimliğiyle yıllardır verdiği mücadelenin karşılığını, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde nüfus bakımından azınlık olan Müslümanları devletin üst düzeyinde temsil edecek bir konuma sahip olmakla alacaktır. Deniz Baran yazdı.
01/06/2016 15:03
Alman Diplomatı Bir Mühtedi Murad Wilfried Hoffmann
Alman Diplomatı Bir Mühtedi: Murad Wilfried Hoffmann

Müslüman bir diplomat olarak Alman Dışişleri'nde yıllarca görev alan ve bugün Almanya Müslümanlar Merkezi Konseyi’nin binlerce üyesinden biri olan Murad Wilfried Hofmann, sadece kitap yazmakla kalmayıp İslami kamuoyuna Müslüman kimliğiyle başka şekillerde de katkı yapmaya gayret ediyor. Deniz Baran yazdı.
19/05/2016 08:08
Gençlere Sorduk Neden Yabancı  limleri Dinlemeyi Tercih Ediyorsunuz
Gençlere Sorduk: Neden Yabancı Âlimleri Dinlemeyi Tercih Ediyorsunuz?

Türkiye’de hızlıca yaygınlaşan bir fenomen mevcut: Batı ülkelerinde yetişen âlim/vaizler, özellikle lise-üniversite çağındaki Müslümanlar tarafından büyük bir dikkatle izlenip takip ediliyor. Mehmet Erken, bu fenomeni daha iyi anlamak maksadıyla bir soruşturma yaptı.
25/04/2016 10:10

Rusya ve İslam… Hem günümüzde hem geçmişte sıkça bir araya gelen iki kelime. Zira asırlar boyunca Ortodoks Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan Rus coğrafyası her daim farklı Müslüman topluluklar tarafından çevrili durumda olmuş. Rusya ve Müslümanlar kimi zaman iç içe geçmiş, kimi zaman da son derece husumetli bir ilişki yürütmüş. Ancak gerçek şu ki tarih boyunca Müslüman toplumlarla dirsek temasında olan Rusya’nın İslam coğrafyasıyla teması bugün had safhaya varmış durumda. On yıllardır süren Kafkasya temelli sorunlarından Kırım’a, Azerbaycan’dan Afganistan’a, Türki cumhuriyetlerden Türkiye’ye uzanan bir ilişki ağı derken Rusya’nın günümüzde Orta Doğu’da da görünürlüğünü oldukça arttırması, Türkiye’yi de kapsamak üzere, bölge Müslümanlarının politik gündeminde her daim Rusya’nın var olmasını mecburi kılıyor.

Rusya ve İslam bağlamında gündemler böyle şekillenirken, öte yandan da Rusya’nın kendi topraklarında farklı etnisiteler şeklinde mevcut olan Müslüman vatandaşlarıyla da ilişkilerini tanzim etme çabasına sıkça rastlıyoruz. Bu çaba kimi zaman husumete, kimi zaman uzlaşmaya varsa da özellikle Vladimir Putin dönemi Rusyasında, sembolik de olsa, Müslümanlara yönelik açılımlar diyebileceğimiz adımlar atılmadı diyemeyiz. Nitekim, hatırlarız, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere geniş bir Türkiye devlet erkânının Moskova’da faaliyete geçecek büyük caminin açılışına Putin’in yanında katılışının üzerinden 2 sene dahi geçmedi.

Peki, bizler bu sayfalarda sık sık Amerikalı, Avrupalı, İskandinavyalı mühtedilerden bahsederken İslam ve Müslümanlar ile bu kadar temas hâlinde olan, bünyesinde İslami kurumlara geçit veren Rusya’dan kayda değer bir mühtedi çıkmıyor mu ki hiç oralara değinmedik? Açıkçası oransal olarak bir kıyas yapacak bilgiye sahip değilim, belki sahiden de Rusya’da ihtida oranı daha azdır ya da Batıdakiler kadar göze çarpmamasının başka sebepleri vardır. Ancak bahsetmeye değer hiçbir isim olmadığını söylersek doğru olmaz. En azından benim uzun süredir hakkında yazmak istediğim, son derece ilgi çekici bir Rus mühtedi figür mevcut: Vyacheslav Polosin.

Başpiskoposluktan İslam’a

1956 yılında Moskova’da Sovyet Rusya’sının kalbine doğan Vyacheslav Polosin, mutlaka hakkında not düşülmesi gereken bir isim. Evvelâ lisans eğitimini felsefe üzerine almış bir akademisyen ve yazar/analist. Zamanında Rusya Ortodoks Kilisesi’nin en üst kademelerinde yer almış bir isim olmasına rağmen şu an Rusya’da bir İslami merkezin (Wasatia Center) direktörü konumuna geldiği bir hikâyeye sahip. Eski bir politikacı, 1990-1993 yılları arasında Rus parlamentosu Duma’da koltuk sahibi olmuş. Şu an Rusya’da –halkı zaten Müslüman olan toplulukları bir kenara bırakırsak- en çok bilinen Müslüman figürlerden biri ve Müslüman-Hristiyan ilişkileri/diyaloğu alanında faaliyetler gösteriyor.

Yukarıda belirttiğim gibi Polosin, Ortodoks Kilisesinde yıllarca görev yapmış bir din adamı(ydı). Öyle ki başpiskoposluğa kadar varmış ve Kilise’nin en tepe noktalarına tırmanmıştı. Bilemiyorum, Kilise içerisinde bu kadar yüksek konumda çalışıp ihtida eden kaç kişi vardır. Çok olduğunu sanmıyorum. Polosin’i dikkate değer bir figür kılan da esasında bu husus diye düşünüyorum. İhtida ettiği 1999 yılına kadar Kilise ile iyi kötü ilişkisini sürdüren Polosin, doğal olarak, sonrasında Kilise ile ilişiğini kesiyor. Bir dizi polemiğin bu hareketi takip etmesi de kaçınılmaz oluyor tabi… Peki, tüm bu hikaye nasıl cereyan ediyor? Polosin’in ağzından dinleyelim. Kendisi, “İslam’a Yolculuğum” (My Journey to Islam) başlıklı yazısında din ile olan ilişkisini baştan sona anlatıyor, ben de önemli gördüğüm kısımları alıp bir özet sunacağım:

“Nasıl İslam’ı seçtim?

Ateist bir ailede büyümeme rağmen çocukluğumdan beri İlahi bir gücün varlığına, ona sığınanları geri çevirmeyecek bir Tanrı olduğuna inandım. Gençken gücüm yetersiz kaldığında da o Tanrı’ya sığındım hep.

Ancak Kilise’den başka, Tanrı’ya dair arayışıma cevap olacak bir alternatif yoktu etrafımda. Hâliyle 19 yaşında arayış içerisinde bir gençken Kilise’ye adım atınca etkilendim. Aslında o zaman yaptığım şey gerçek bir seçim değildi, zira Ortodoksluk ile kıyaslayabileceğim hiçbir şey yoktu elimde. Sadece Tanrısızlık (ateistlik) yanlışından kaçıp dini bir organizasyona sığınmam gerektiğini hissediyordum ve tek seçeneğime yöneldim.

Eğitim alıp Tanrısızlığa karşı mücadele etmek için papaz oldum. Ancak salt üst mercilerden dayatılan ritüelleri yapmam isteniyordu ve bu beni zorladı. Ortada ruhani ve entelektüel bir inanç olmalıydı. Tabi Kilise hayatının bir parçası hâline gelince istenenleri yapmayı reddedemedim ama bir yandan da yapılanları pagan ibadetlerine benzetiyordum. Kendimi bir anda kişisel imanım ve kamusal görevim çatışırken buldum.

Yıl 1988-90 civarına geldiğinde ‘ateizmle mücadele etmek için buradayım’ mottosu geride kalmıştı. Kiliseye odaklanmak beni aydınlatmıyor ve hurafelerle mücadele etmeme yardımcı olmuyordu. Kilise kendini ‘kazançlı kültlerle’ ve bina yapımıyla sınırlamış gibiydi. Tanrı’nın savaşçısı olarak buraya girmiştim ama zamanla bu his kayboldu ve bir sihirbaz gibi hissetmeye başladım. Bu yüzden 1991’de başpiskoposluktan ayrıldım.

Sonrasında Kilise ile ilişiğimi kesmedim ama mevcut ritüel ve gelenekleri derinlemesine araştırmaya başladım. Antik Hristiyanlığa doğru indikçe karşıma çıkan Roma-Bizans menşeli teoloji benim şüphelerimi arttırdı, çünkü bu teoloji pagan kültürünün izlerini taşıyordu. Yıl 1995’e geldiğinde buna iyice kâni oldum ve kendimi Kilise’den çektim. Ancak bana öğretilmiş olan ‘İsa’ sebebiyle hâlâ monoteist (tek Tanrılı/tevhid bilincinde) biri değildim. Bana bu hususta içsel bir devrim yaşatan şey Krachkovskiy çevirisi bir Kur’an okumam oldu. İsa algım da inancım da böylece değişti. Karım da benimle birlikte ihtida etti.”

Evet, Vyacheslav Polosin’in sıradışı öyküsünün arka planında yaşananların özeti bu. Kendisi ihtida ettiğinden beri de İslami alanda çalışmalara devam ederken, bir akademisyen ve analist olarak uluslararası siyaset gibi meselelere dair yazılar da yayımlıyor. Tabi bu yazılar arasında İslam ve devlet ilişkisini, sekülerizmi, İslamofobiyi ele alan yazılar da mevcut. Şimdi Polosin’in diğer yazılarından yola çıkarak dünya görüşü nedir, ihtidası sonrasında dünyadaki gelişmeleri okuyuşu nasıl değişmiş gibi sorulara yanıt olabilecek bir yelpaze sunalım.

Rusya perspektifine bağlı bir Müslüman

Sanıyorum bu bölümde belirteceğim birkaç noktanın özet/neticesi yukarıdaki başlık olacaktır. Polosin’in Rusyalı yanını ve Rusyalı perspektifini koruduğunu, bilhassa uluslararası siyasete dair yorumlarında görebiliyoruz. Rusya devletinin ve Putin yönetiminin aleyhinde bir şey söylediğine rastlamak güç olduğu gibi mevcut Rusya’nın Sovyetler’deki baskı döneminin aksine dine ve hâliyle İslamiyet’e de kapıları açtığını ve dini yaşantıyı özgür kıldığını belirtiyor. Bakışı doğru bulunur veya bulunmaz ancak nihayetinde Polosin’in ihtida etti diye –misal- otomatikman Rusya yönetimine karşı Çeçenlerle saf tutacağını beklemek gibi yanlış algıya kapılmayalım. Polosin’in ihtidası (her ne kadar bazı yayınlarda kendisinin başpiskoposluktan İslam’a uzanan yolculuğu alarm zillerinin çalması gibi nitelense ve bir miktar tepkiye yol açmış olsa da) kendisiyle devleti ve toplumu ile arasında makasın açılmasına sebep olmuyor. Hatta Polosin, bugün, Rusya’da İslami bir mesele tartışıldığında fikrine başvurulan bir fikri otorite hâline gelmişe benziyor.

Öncelikle Polosin’in seküler devlet nosyonuyla bir probleminin olmadığını görebiliyoruz. Rusya şartlarında pratik açıdan doğal bir yaklaşım diyebiliriz. Seküler devletin dinin önünü kesen değil, dinlere eşit mesafede yaklaşarak dini özgürlüğün garanti altına alınmasını sağladığını anlattığı uzun bir yazısı var. Bu yazıda aynı zamanda seküler Rusya devletinin de benzer bir yaklaşıma sahip olduğundan yola çıkarak Müslümanların sistem içerisinde kendi inanç ve ibadet özgürlüklerini muhafaza ederek var olabildiklerinden ve sonradan radikal fikirlerle ortadan çıkan bazı grupların Müslümanları böldüğünden ve kışkırttığından bahsediyor. Burada Çeçen grupları kastettiğini anlayabiliyoruz sanırım.

Mevcut sistemi “angaje olmakta beis görülmeyecek ve mutedil Müslümanlar için bir sıkıntı teşkil etmeyen bir sistem” olarak tanımlayan Polosin, radikal/silahlı İslami gruplara kesinkes karşı. Ayrıca radikalleşmenin beraberinde katı bir mezhepçilik ve tekfircilik getirdiğinden yola çıkarak bu tavrı da kesin bir dille eleştiriyor. Nitekim katı mezhepçi anlayışların İngiliz ve Amerikan eliyle Müslüman toplumların içine sokulduğunu ileri sürüyor. Bizim buralardaki genel yaklaşımımızdan çok da farklı değil bu hususa dair söyledikleri.

Polosin, İslamiyet’i “devrimci bir din” olarak tanımlıyor. Yani fikirlerinin çok pasif ve “etliye sütlüye dokunmayan” bir İslam öngördüğünü de söyleyemeyiz. İslam’ın nihayetinde devrimci bir dönüştürücü etkisi olduğunu kabulleniyor. Ancak bu devrimciliğin günümüzdeki silahlı örgütlerin kalkışmalarıyla bir olmadığını not ediyor ve İslam’daki devrimci ruhun çok rahatlıkla teröre tevil edilebileceğini; devrimci ruhun karakterinin buna müsait olduğunu ancak doğrusunun bu olmadığını da ekliyor.

Arap Baharı, Batılı baronların işiydi

Polosin’in de Arap Baharı’na dair kronik tartışmalara derinlemesine dâhil olduğunu gördüm. Hem Polosin’in Müslüman coğrafyada olan bitenlere dair fikirlerini görmek hem de “Rusya perspektifini korumak” diye özetlediğim meseleyi gösterebilmek için bu fikirleri önemli. Öncelikle Polosin’in bir ön kabulü var ki bu hem Ruslarda hem de bizleri de içeren Müslüman toplumlar nezdinde yaygın bir ön kabuldür: Batı’daki Yahudi kökenli küresel baronların uluslararası siyasette gizli bir elinin bulunduğu kabulü. Bu mesele öyle yabana atılacak bir komplo teorisi de değildir, konuyu biraz eşelediğimizde Rothschild, Soros gibi isimleri ve onların etrafında şekillenen gizemli ağları görebiliyoruz ne de olsa!

Nitekim özellikle ABD seçimleri yaklaştıkça ve son yıllarda Rusya’nın küresel siyasette daha etkili bir rol üstlenmesiyle “Rusya-Batı odaklı düzenin merkezindeki baronlar” çatışması sık sık gündeme gelir olmuştu. Türkiye’de ise bu gündem Arap Baharı ve Gezi Parkı protestoları akabinde ısınmıştı. İşte bu meseleye dair Polosin, birçoklarına komplo teorisi gelebilecek ancak oldukça ilgi çekici şeyler söylüyor:

Her şeyden önce Rusya’yı ve etrafındaki coğrafyayı uzun süre sallamış olan “renkli devrimlerin” (Ukrayna, Gürcistan gibi) de Arap Baharı denen devrimlerin de Soros-Rotschild’in beynini oluşturduğu bir uluslararası siyasi mekanizmayla tetiklendiğine emin. Mesela Türkiye’de Gezi protestoları sürerken gündeme gelen (ve biraz da dalga konusu olan) OTPOR isimli grubu ciddi şekilde inceliyor ve OTPOR’un provokasyona dair ihtisaslaşmış özel bir grup olduğunu ileri sürüyor.

Kuzey Afrika’da dalga dalga devrim ateşi yayılırken bölgenin gazetecilerine, avukatlarına, aktivistlerine, onların eğitimine Batı’daki belli odaklardan milyonlarca dolar akıtılmış olmasını sorguluyor Polosin ve bilhassa Mısır’daki devrime dair ilginç noktalardan bahsediyor. Örneğin sosyal medyanın çok önemli bir rol oynadığı Mısır devrimi sırasında “Can It Tweet Its Way to Democracy” (Demokrasiye Doğru Kendi Yolunu Tweetleyebilir mi?) isimli önemli bir sosyal medya kampanyasının Soros’a bağlı Açık Toplum Enstitüsü’nce finanse edildiğini belirtiyor. Mısır’da askerin hiç direnmeden bu kadar çabuk devrimcilerin safında olaya dâhil oluşunun ancak bir ajandanın gözetilmesi sonucu olduğunu ima ediyor. Devrim döneminde politik bir figür olarak öne çıkan ve liberal olarak bilinen Mısırlı bilimadamı Muhammed el Baradey’in de Soros kaynaklı Uluslararası Kriz Grubu’nda (International Crisis Group) görev aldığına değiniyor. Bitmiyor, bugün Rusya ve Türkiye’de de sıkça tartışma konusu olan uluslararası düşünce kuruluşlarının hep benzer odaklara bağlı olduğunu ve sık sık manipülasyon yaptıklarını söylüyor. Türkiye’de son 2 yılda raporları sayesinde adını sıkça duyduğumuz Freedom House’u buna örnek gösteriyor.

Arap Baharı’na dair en ilginç iddiası ise Soros-Rotschild gibi odakların neyi hedeflediğine verdiği cevap. Açıkçası bu tartışmaya ve iddialara çok kez şahit oldum, hedeflenen şeyin ne olduğuna dair birçok tez okudum ve denenlerin birçoğuna ben de katılıyorum ancak Polosin’in öne sürdüğü meseleyi ilk kez duydum. Polosin’e göre Arap Baharı provokasyonlarla başladı çünkü hedef İslami bankacılıktı. Küresel finanstaki müesses nizamı sarsabilecek tek alternatif olabilecek İslami (daha doğrusu Müslüman ülkeler arası faaliyet gösteren) ortak bir bankanın temellerinin atıldığını ancak devrimlerle beraber bu projenin önünün kesildiğini iddia eden Polosin, Tunus’ta devrilen lider Zeynelabidin Bin Ali’nin Ziotouina Bank” girişiminin bu meselenin önemli bir parçası olduğunu belirtiyor. (Not etmezsek yanlış bir algı oluşacak: Polosin, bu iddiaların hiçbirini Arap ülkelerindeki diktatör rejimlerin uygulamalarını meşrulaştırmak için kullanmıyor. Sadece onlara karşı devrim hikâyesinin farklı olduğunu düşünüyor.)

İşin uzmanı isimlerin inceleyip bizlere izah etmesini umacağımız türde iddialar… Allah-u âlem demekten başka bir şey diyemiyoruz bu aşamada.

Ancak bu iddiaları Polosin portresine bağlarsak, Batılı küresel aktörler konusunda kendisinin, hem Rus bakışını hem de Müslüman toplumlardaki genel bakışı konsolide ettiğini görebiliriz.

Son olarak Polosin’in fikirlerinden bir noktayı daha belirtelim: Müslümanların uluslararası siyasette Çin’i örnek alması gerektiğini düşünüyor. Çünkü Çin yeri geldiği zaman çatışmalara dâhil olmayıp izleyici bir üçüncü taraf olmayı başarabilmiş ve kendini geliştirebilmiş bir ülke ona göre. “Biz de” diyor, “Müslümanlar olarak bu rolü oynamayı öğrenebiliriz. Arap Baharı Müslümanlardan bağımsız iki düşmanı karşı karşıya getirmişti. Bugün İslam ülkelerinde sık sık küresel devlerin kapıştığına şahit olabiliriz.”

Bir de ilginç bir ekleme yapıyor: “Türkiye hariç. Çünkü Türkiye’de bir ekip İslam, profesyonellik, sivillik ve insan haklarına saygıyı bir arada idare edebiliyor.”

 

Deniz Baran