, 25 Mart 2017
Almanya nın En Eski Camii ve Bir Cihadın 'Olasılıksız Mücahidi'

2606

Almanya’nın En Eski Camii ve Bir Cihadın 'Olasılıksız Mücahidi'

Almanya'dan Prof. Dr. Reinhard Bernbeck, başkente 60 km uzaklıktaki Wünsdorf kentinde yaptıkları kazı çalışmalarında 'Almanya en eski camii'nin kalıntılarına ulaştıklarını söylüyordu 2015'te yayınlanan bir haberde. Deniz Baran işte o caminin, Hilal Camii'nin ilginç hikayesini aktarıyor.

İlgili Yazılar
Almanya'daki Türklerin Entelektüel Sesi Alaattin Diker
Almanya'daki Türklerin Entelektüel Sesi: Alaattin Diker

Alaattin Diker, diğer çoğu gurbetçinin yakalandığı iki dünya, iki medeniyet arasında savrulma, kaybolma, yıkılma sendromuna yakalanmamış. Hem Doğu’yu, İslam’ı; hem de Batı’yı, Hristiyanlığı bilmenin verdiği özgüvenle Almanlar nezdinde de bir değere sahip. Muaz Ergü yazdı.
16/02/2017 10:10
Berlin i 'Vatan' Hissetmem İçin Üsküdar ı Unutmam Gerekmiyor
Berlin’i 'Vatan' Hissetmem İçin, Üsküdar’ı Unutmam Gerekmiyor

Zafer Şenocak, 1961 Ankara doğumlu. Sekiz yaşındayken ailesiyle Münih’e göçmüş. Hem Türkçe hem de Almanca eserler veren bir şair ve yazar. Zafer Şenocak, edebiyat anlayışı, Almanya’daki Türk toplumunun kültürel gidişatı, yazar ve yayımcı babası Kemâlettin Şenocak üzerine Kadri Akkaya'nın sorularını cevapladı.
17/11/2016 14:02
Münih'in merkezinde sade nezih bir mescid
Münih'in merkezinde sade, nezih bir mescid

Avrupalılaşmış bir vizyonla Müslüman nüfusu temsil etmeye çalışan Münih İslam Forumu, Münih'in tam ortasında bir de cami hizmete açmış. Deniz Baran yazdı.
27/05/2015 12:12
Duisburg da hangi edebiyatçının kitabı aranmış
Duisburg’da hangi edebiyatçının kitabı aranmış?

Türkiye dışında gerçekleştirilen en büyük Türkçe kitap fuarı Almanya’da Duisburg’da gerçekleşmişti. Ayrıntılar haberimizde..
28/03/2012 14:02
Bremen'de Mustafa Tatçı Hocadan dinledik
Bremen'de Mustafa Tatçı Hocadan dinledik

Bremen’de yapılan Yûnus Emre paneline Mustafa Can, Mustafa Tatçı ve Abdülkerim Erdoğan konuşmacı olarak katıldı..
05/12/2012 08:08
Alman Etik Komisyonu nda bir ilk
Alman Etik Komisyonu’nda bir ilk!

Almanya’da, alınan idarî kararlarda, Müslümanların kültür ve inanç değerlerinin de göz önünde bulundurulmasına katkı sağlayacak önemli bir gelişme yaşandı.
18/04/2012 12:12

2015 yılında bir haber geçti Anadolu Ajansı’ndan… Berlin Hür Üniversitesi (Frei Universitat) Arkeoloji Fakültesi’nden Prof. Dr. Reinhard Bernbeck, başkente 60 km uzaklıktaki Wünsdorf kentinde yaptıkları kazı çalışmalarında “Almanya en eski camiinin” kalıntılarına ulaştıkları hususunda muhabire bilgiler aktarıyordu. 30'lu yılların başında sistematik olarak yıkılmış olan Halbmond’un (bundan sonra Hilal diyeceğim) varlığı tarihi kaynaklardan biliniyordu. Zira “Hilal” esasında caminin değil, içinde yer aldığı esir kampının adıydı. O kampın hikâyesini bilenler, orada bir cami olduğundan haberdardı, hatta caminin zamanındaki çizimleri de mevcuttu. Nitekim 2015 yılındaki çalışmalarda bulunan kalıntıların o camiye ait olduğunun sağlaması da çizimlerle yapılmıştı Bernbeck’in belirttiği kadarıyla.

Peki, “Almanya’nın en eski camii” neden bir esir kampındaydı? Dünya savaşının başat aktörü Almanya’yı böyle bir camiye ev sahibi kılan hikâye neydi? İşte tüm bunlar merakımı cezbetti. Ve nihayetinde, kalıntılarına henüz ulaşılan bu caminin, dönemin siyasi ve sosyal çalkantılarının göbeğinde yer alan manidar hikâyesine ulaştım. Almanya’nın ilk camii ve bir “cihad”ın öyküsü… Bu zamanlarda Avrupa’nın kalbinde cihad etiketi ile yapılan şiddetten çok farklı bir öykü. Ama başka şekilde tuhaf…

Kazıyı yapan arkeolog profesör Bernbeck, haberin devamında, caminin Birinci Dünya Savaşı'nda Fransa, İngiltere ve Rusya ordularında savaşan ve esir düşen Müslümanların kaldığı Halbmondlager (Hilal kampı) adlı esir kampının içinde inşa edildiğini söylüyordu. (Not düşeyim: Nitekim Wünsdorf Garnizon Müzesi’nde Hilal Camii’nin bir maketi ve kamptaki Müslüman esirlerin hayatına dair fotoğraf ve belgeler de mevcutmuş) İşte hikâye tam da burada başlıyor.

Her ne kadar Osmanlı hilafet bayrağını taşısa da…

1.Dünya Savaşı’nın birçok cephede sürdüğü bir dönemde emperyal güçlerin ve imparatorlukların karşı karşıya geldiği herkesin malumu. Ancak bir Müslüman ülke oluşumuz ve doğal olarak Osmanlı İmparatorluğu üzerinden Dünya Savaşı’nı okumaya alışkın olduğumuz için pek fazla aklımıza gelmeyen bir nokta var ki, Osmanlı savaşta yer alan yegâne Müslüman birliklere sahip cephe değil. Osmanlı’ya isyan eden Körfez Arapları da değil… 1. Dünya Savaşı’ndaki Müslümanları anlatan 3 bölümlük bir belgesel vardı, yanılmıyorsam Al Jazeera’nin, bu konuda bilgisi az olanların o belgeseli izlemesini mutlaka tavsiye ederim. O zaman insan, emperyal Batı devletlerinin boyunduruğunda kalan başta Kuzey Afrika olmak üzere Müslüman coğrafyaların nasıl kendilerinin olmayan bir dava uğruna biner biner asker olarak sahaya sürüldüğünü ve birbiriyle çarpıştırıldığını görüyor. Demem o ki her ne kadar Osmanlı hilafet bayrağını taşısa da o Dünya Savaşı’nın çok öncesinde birçok Müslüman coğrafya elden çıkmıştı ve o toprakların insanları Fransa, İngiltere, Rusya vb. için savaşa sürülüyordu.  Bu ülkelerin Dünya Savaşı’ndaki en büyük rakipleri olan Almanya da zaferle çıktığı cephelerde düşmanlarının askerlerini esir alırken otomatik olarak birçok Müslüman esire de sahip hale geliyordu. İşte Hilal Kampı bu profildeki esirler için yapılmıştı. Esir kampı 4-5 bin insanı (ekseriyetle Afrikalı ve Asyalı) barındırıyordu ve toplam sayısı 150’yi bulmayan Sih, Hindu ve İrlandalıları bir kenara koyarsak kamp tamamen Müslüman esirden müteşekkildi.

Peki, dünyanın o döneme kadar girdiği en büyük ve en yıkıcı savaşın dehşeti sürerken, günümüzdeki uluslararası insan hakları sözleşmeleri vs. dahi yokken bu kampta çimlerin üzerinde ibadetlerini yerine getiren Müslüman esirlere bir cami “bahşetmek” nereden çıkmıştı? Cami de sıradan bir baraka biçiminde değil, Osmanlı mimarisinden esinlenmiş ahşap bir yapıydı. Bugün kalıntılarda parçaları bulunan renkli camların da işaret ettiği üzere Kudüs’deki Kubbetüs Sahra’yı andıran bir kubbesi vardı. Hatta iş bu kadarla da kalmıyordu, kayıtlara göre Hilal Kampı’ndaki esirler tipik bir esir kampı için oldukça lüks koşullarda barınıyorlardı, şartlar gayet iyiydi. Peki, savaş koşullarında Müslümanları bu kadar ayrıcalıklı kılan neydi? Bu sorunun cevabı için bir isme uzanmamız lazım: Max von Oppenheim.

Biraz gerilere gidip Max von Oppenheim’ı mercek altına aldığımızda rahatlıkla Hilal Camii’ne yani Almanya’nın ilk camiine giden yolun taşları yerine oturacak.

Almanya, Müslümanların onların gizli silahı olacağı kanaatindeydi

Max von Oppenheim bir Alman aristokratı ve diplomatıydı. 1. Dünya Savaşı döneminde Alman Kayzeri’ne stratejik açıdan yön verecek kadar etkili bir diplomat olacak, onun kafasına koyduğu strateji Almanya’yı Müslümanlarla ve Osmanlı ile yan yana getirecekti. Oppenheim’ın kafasında hasımları İngiltere ve Fransa’nın sömürge güçlerini kırmak vardı. İyi yönetilen bir propaganda ile sömürgelerdeki Müslümanların ayaklanıp hasımlarının başlarına dert olacağını ve Almanya’nın bundan kazançlı çıkacağını planlıyordu. Bu planı uygulamaya sokmak istediği sömürge coğrafyası da oldukça genişti; Kuzey Afrika’dan Hindistan’a, oradan Uzakdoğu’ya uzanan “Muhammedi” topraklar… Alman Kayzeri Wilhelm, Oppenheim’ın kafasındaki projeye ikna olmuştu. Müslüman coğrafyalarda kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde isyan ateşinin yakılması için talimatı verdi. Oppenheim’ın kurguladığı maceraya giriliyordu ve ilk adım 1914’te Osmanlı ile imzalanan gizli bir anlaşma ile atıldı. Sultan Reşad yönetimindeki Osmanlı bu dönemde farklı coğrafyalardaki Müslümanlara “cihad” çağrısı yaptı. Ancak bu cihad çağrısı elbette sadece Osmanlı himayesindeki tebaaya değil, tüm Müslümanlaraydı. Almanya’nın elindeki Müslüman esirler dâhil…

Tam bu gizli anlaşmanın yapıldığı dönemde Oppenheim’ın stratejisi doğrultusundaki Almanya, Müslümanların onların gizli silahı olacağı kanaatindeydi. Bu sebeple sadece Osmanlı ile anlaşma yapmakla kalmayacak, aynı zamanda Osmanlı’daki halifenin nüfuz alanını kendi stratejik hedefleri için bir manivela olarak kullanacaktı. Bu taktiğin ilk piyonları ile bizim anlatmaya çalıştığımız hikâyenin kesişim yeri ise Hilal Esir Kampıydı.

“Alman cihadı”nın körükleyicisiydi

İşte Hilal Kampı’nın neden diğer kamplara nazaran pek özel bir muameleye tutulduğunun cevabı Oppenheim’ın taktiğinde gizliydi. Hilal Esir Kampı’nda tuttuğu 3 binden fazla Müslümanı, özellikle Osmanlı ile yapılan anlaşma sonrası, kendi lehine mobilize edebileceğini düşünen Almanya idaresi ilk adımı onlara dostane bir tutum sergileyerek atıyordu. Zaten bu binlerce esirin çoğu Kuzey Afrika’daki İngiltere ve Fransa sömürgelerinden gelen, eline kendilerinin olmayan bir savaşta silah tutturulan kimselerdi. Tek yapacakları yine aynı şeyi, aynı cephelerde yani kendi anavatanlarında yapmak olacaktı. Sadece farklı tarafta…

Oppenheim’ın yürüttüğü stratejide en büyük yardımcısı olan Şeyh Salih el Şerif de bir Tunusluydu, kamptaki esirlerin dilinden konuşabiliyordu. Şerif, Hilal Kampı’nın bir nevi dini lideri konumuna gelen ve kamptaki esirleri mobilize etme hususunda işlev gören bir isimdi (kendisinin bir dönem Osmanlı istihbaratı için çalıştığı da biliniyor).  Ateşli konuşmalar yapmak, propaganda yürütmek ve hatta “El Cihad” isimli bir kamp gazetesi çıkarmak gibi işlere girişmişti. “Alman cihadı” diye ironik bir tabirle anılan hareketin körükleyicisiydi. Hatta kaynaklarda yazdığı kadarıyla bu Alman cihadı denen stratejiye kitlenin bağlanabilmesi için kampta dini eğitime de büyük önem verilmekteydi. Toplu namazlar, bayram kutlamaları vs… Bu tip cemaati kaynaştıran her şeyin üzerinde itinayla duruluyordu. Yeri gelince Osmanlı’dan hatipler dahi çağrılıyormuş. Yeter ki “Almanya’nın İslam’ın gerçek dostu” olduğu algısı yerleşsin…

İşte Hilal Camii bir açıdan o günkü Almanya’nın pragmatist politikalarının bir getirisidir. Osmanlı ile (esasında İttihatçı hükümetle) beraber yürütülen strateji de tabi ki bu politikanın genel çerçevesini anlamak için önemli. Stratejinin göbeğinde Osmanlı’nın yer alışı, Hilal Kampı’ndaki caminin Osmanlı tarzı ve ahşap bir cami olmasında dahi sembolik olarak görülebilir. Ya da 1915’teki açılışına Berlin Sefiri Mahmut Muhtar Paşa’nın katılmasında…

Almanya’nın yatırımı boşa çıktı

Hilal Camii’nin yapımı, yapım kararından itibaren 5 hafta içerisinde bitmiş. Oppenheim’in stratejisinin ivedi olarak uygulamaya sokulması ihtiyacına işaret ediyor bu hız. Tek minareli Hilal Camii’nin başka fiziki özelliklerinden de ara ara bahsettik ama 400 kişilik olduğunu da not edelim. Bir esir kampı için gerçekten büyük bir kapasite ki Almanya’nın bu meseleye ne kadar hassasiyet gösterdiğinin bir başka örneği olarak da okunabilir bu durum.  

Bu denli hızla yapılan caminin yıkımı da çabuk olmuş ironik bir şekilde. Estetik olarak da pek güzel olduğunu hayal ettiğim bu caminin akıbeti Oppenheim’ın stratejisinin akıbeti ile bir olmaktan kurtulamamış. Almanya’nın onca faaliyetine rağmen kamptan bu “Alman cihadı”na meyleden insan sayısı pek az çıkmış. Harekete katılanların arasında da sonraları ayrılıklar baş göstermiş. Kısaca Almanya’nın yatırımı boşa çıkmış. Henüz 2 yıl sonrasında bir zamanın el üstünde tutulan Müslüman esirleri, bir “cihatçıya” dönüşmeyince tarım işçilerine dönüştürülmüş. Çoğunlukla Romanya’daki tarlalara sürülmüşler. Cami de boşalan esir kampında yalnız kaldıkça bakımsızlıktan çökmeye yüz tutmuş. Her ne kadar 1920’lere kadar belli başlı İttihatçıların camiye gelip burayla ilgilendikleri yazsa da nihayetinde kısa bir süre sonra Hilal Cami, yeraltında bir enkaz olarak on yıllarca uyuyacağı bir yola girmekten kaçamamış. Ondan geriye bir pirinç levha ve kampta bulunduğu yola verilen “cami caddesi” ismi kalmış şu kazı çalışmalarına kadar.

Max von Oppenheim’ın da kaydı bir maceraperest diplomat, Batılı kaynakların deyimiyle, “cihadın olasılıksız mücahidi” olarak düşülmüş tarih sayfalarına…

 

Deniz Baran






İlgili Konular