, 23 Mayıs 2018
Bilgiden öte tavır üslup ahlak sahibiydi Kutuz Hoca

Kutuz Hoca

7856

Bilgiden öte tavır, üslup, ahlak sahibiydi Kutuz Hoca

'Cumhuriyet Devri’nde Bir Köy Hocası & Kutuz Hoca’nın Hatıraları', yeni ilavelerle, 15 yıl aradan sonra 4. baskısı ile okuyucuyla buluştu. Abdullah Güner yazdı.

İlgili Yazılar
Bozkır Boyunca Sorulmuş Yaman Bir Soru Bir Japon Nasıl Ölür
Bozkır Boyunca Sorulmuş Yaman Bir Soru: Bir Japon Nasıl Ölür?

Şair, hikayeci, editör Ali Ayçil’in ‘Bir Japon Nasıl Ölür?’ adlı son kitabı, onun için söylediğimiz bu üç kimlik belirtecini tek’e indirmeye ve ondan sadece şair olarak söz etmeye yetecek nitelikte. Şairin ‘benim iç ülkem’ dediği ve kendine has düzeniyle karşımıza çıkan bir özge yerde yazıldığı ayan beyan görülüyor bu şiirlerin... Şahin Torun yazdı.
10/05/2018 12:12
Ah ve Şarkısızın Şarkısı'ndan Hareketle Alper Gencer Şiiri
Ah ve Şarkısızın Şarkısı'ndan Hareketle Alper Gencer Şiiri

Şarkısı olanların şarkısını çokça dinlemişliğimiz olmuştur. Lakin şarkısızın şarkısı nasıl bir şeydir, nasıl söylenir, nasıl dinlenir diye sorduğumuz zaman, ‘sevgilim sessizlik tartısız bir mukaveledir’ diyerek cevap veren ve verdiği cevaba denk bir anlayış bekleyen, ancak ve sadece böylece bilebileceğimiz bir şiir/şarkıdan söz ediyoruz. Şahin Torun, Alper Gencer'in 'Ah' ve 'Şarkısızın Şarkısı' şiir kitaplarına dair yazdı.
26/04/2018 12:12
Hüsrev Hatemi'nin Kelimeler Deryasından Bir Nazar Kelimeler Kitabı
Hüsrev Hatemi'nin Kelimeler Deryasından Bir Nazar: Kelimeler Kitabı

Kelimelerin mahiyetini ve mevzilerini bir kez daha gözden geçirmek için; bilhassa dilimize, kelimelerimize ha koptu ha kopacak bir dal ile tutunduğumuz bir çağda, bir sonraki nesillere birkaç sağlam dal bırakmamız için okunması gereken bir eser Hüsrev Hatemi'nin 'Kelimeler Kitabı'. Gönül Sığırcı yazdı.
09/05/2018 08:08
Mustafa Kutlu ile Maddeden Manaya İyiliğe Güzelliğe Yolculuk
Mustafa Kutlu ile Maddeden Manaya, İyiliğe, Güzelliğe Yolculuk

Eşyadan hakikate, maddeden manaya doğru yolculuk, Mustafa Kutlu'nun ''İlmihal Yahut Arzuhal'' kitabının temelini oluşturuyor desek yanlış olmaz sanıyorum. Günlük, gündelik meselelerin hikemî bir üslupla ele alınıyor oluşu, bu yazılara, hem zihinlere hem de kalplere doğrudan hitap eden bir mesaj olma özelliği kazandırıyor. Yavuz Ertürk yazdı.
16/04/2018 08:08
Esir Olduk Urus a Sürdü Bizi Sibir e İrfanoğlu İsmail'in
Esir Olduk Urus’a, Sürdü Bizi Sibir’e: İrfanoğlu İsmail'in Esaret Hatıraları

''Çayeli Beyazsu Köyünden İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Hatıraları & Sarıkamış, Esaret ve Sonrası'' kitabında, Molla İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Çayeli’nin Beyazsu köyünden başlayıp Sarıkamış’a ve oradan Sibirya’ya esaret günlerine uzanan, önemli, bir o kadar da ibretlik hayatından hatıralar yer alıyor. Kâmil Büyüker yazdı.
02/04/2018 08:08
Tanpınar'ın Tamamlanmamış Bir Romanı Daha Suat'ın Mektubu
Tanpınar'ın Tamamlanmamış Bir Romanı Daha: Suat'ın Mektubu

'Huzur' romanının yayımlanmasının ardından Tanpınar ile yapılan bir röportajda, yazar, Suat’ı roman içinde yeterince derinleştiremediğini düşünmüş ve sadece Suat’a özel, onun mektuplarından müstakil bir kitap ve aynı zamanda Huzur’un devamını çıkaracağını söylemiş. Handan İnci, Tanpınar’ın ''Suat’ın Mektubu'' üzerine uzun uzun çalıştığı ama nihayet veremediğini belirtiyor. Sedat Palut yazdı.
25/03/2018 10:10

Cumhuriyet Devrinde Bir Köy Hocası & Kutuz Hoca’nın Hatıraları, 15 yıl aradan sonra 4. baskısı ile okuyucuyla buluştu.

Rize’nin İkizdere ilçesine bağlı Güneyce köyünde Büyük Cami imamlığı yapan Hafız Mehmet Kara (Kutuz) Hoca 1918 doğumlu bir köy hocasıdır. Tahsil hayatı ve hocalık hizmetleri Cumhuriyet devrinin zor ve sıkıntılı zamanlarında olan hocanın yaşadıkları ve anlattıkları, yakın tarihimizi bir köy hocasının gözünden okumak isteyenler için ilginç detaylar içeriyor.

Cumhuriyetin kurulduğu ve inkılâpların yapıldığı yılların Türkiye’sine dair bize hayatın içinden bilgiler veren Kutuz Hoca’nın Hatıraları kitabında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir köy hocasının ailesini, köyünü, komşusunu, tahsilini, camisini, cemaatini, hocalığını bulacaksınız. Ayrıca Türkiye’de dini hayata yapılan müdahaleler, bu süreçte hocaların ve cemaatin yaşadığı sorunlar ve bu sorunlarla insanların nasıl mücadele ettiklerine dair gayri resmi bilgilere de ulaşmanız mümkün.

Kutuz Hoca’nın üç özelliği

Böyle bir dönemde dini hizmetlerin inkıtâya uğramaması için mütevazı bir şekilde hayatını sürdüren Mehmet Hoca, adeta, Mehmet Akif’in Safahat’ta geçen “Köse İmam” şiirinin ilk mısrasındaki gibi “İlmi az, görgüsü çok, fıtratı yüksek bir imam” olarak karşımıza çıkıyor. Kitabı yayına hazırlayan Prof. Dr. İsmail Kara Hoca, belki de bu özelliğini hayatında yaşayarak gördü/görüyor ki, (kitapta) babasından “bilgiden öte tavır, üslup ve ahlak tahsil ettim, ediyorum” sözleriyle bahsederek bu durumu anlatıyor bize.

Yıllarca babalarının hatıralarını dinleyen üç kardeş (Mustafa, Hüseyin ve İsmail Kara) ellerindeki hatırat notlarını bir araya getirerek Kutuz Hoca’nın Hatıraları kitabını hazırlıyor. Bununla da yalnızca babalarının bir camide yapmış olduğu imamlık vazifesini anlatmıyorlar, aynı zamanda bir devrin tarihine, kültürüne, ilmine, irfanına, geleneğine dair bize doyurucu bilgi ve tecrübelerin aktarılmasına öncülük ediyorlar.

Hatıratı okuduğumda Mehmet Kara Hoca’nın dikkatimi çeken üç özelliği oluyor: Birincisi hocalığı siyasete alet etmemesi (bunu aşağıda açıyoruz), ikincisi para ile olan ilişkisinde muazzam helal-haram dengesi ve takva boyutunu gözetmesi, üçüncüsü toplumsal hayatın merkezinde hoca olarak insanlarla iç içe yaşaması, beş vakit namazı kıldırıp köşesine çekilmemesi. İmamlık ve hafız yetiştirme vazifesinin yanı sıra cemaatinden hasta olanlar olduğunda onların doktoru olması, köye misafir geldiğinde onunla ilgilenmesi, yol, su ve cami inşaatı işlerini takip etmesi, muhtaçlara para toplaması, köylülere fenni arıcılığı öğretmesi, üç oğlunun üçünü de dizinin dibine oturtarak hafızlık yaptırması, onları vatanına milletine hayırlı evlat eylemesi ve daha bilmediğimiz nicesi…

Kitaba yapılan yeni ilaveler

Rahmetli Hafız Mehmet Kara Hoca’nın hatıraları, 1985 yılında ilk kez 32 sayfalık bir kitapçık halinde (Kutuz Hoca: Mehmet Kara, Hayatı-Hocaları-Talebeleri) yayınlanmasının ardından, ilk baskısı 2000 yılında yapılarak (Kutuz Hoca’nın Hatıraları: Cumhuriyet Devri’nde Bir Köy Hocası) gerçek manada okuyucuyla buluştu. Aynı yıl içinde üç baskısı yapılan kitabın 15 yıldır yeni baskısı yapılmıyordu. Mehmet Hoca’nın 2011 yılında vefatının ardından hem kitabın tükenmesi hem de ek ilave bölümlerin ortaya çıkması kitabın yeni baskısını zorunlu hale getirdi.

Hatıratı daha önce okuyanlar için bu baskının bazı özelliklerini anlatmamız gerekirse hatıratın içerisinde yeni bazı ek bölümlerin olduğunu ve fotoğrafların çeşitlenip renklendiğini belirtelim. Bu yeni baskıda yapılan ek ilavelerle hatırat daha fonksiyonel ve vasıflı hale geliyor, sanki eksik kalan yerleri bir bir tamamlanıyor.

Kutuz Hoca’nın hatıratına ilave edilen üç ek bölüm ise şöyle: Ek bölümlerin ilkinde, “Baba, Hoca, Meslektaş” başlığında Mustafa, Hüseyin ve İsmail Kara, babalarıyla ilgili hatıralarını anlatıyor. İkinci ek bölümde, “Kutuz Hoca’nın Hatıraları Kitabına Dair Yazılar” başlığında kitapla ilgili dergi ve gazetelerde yazılmış müstakil yazılara yer veriliyor. Üçüncü ek bölümde “Kutuz Hoca’nın Vefatından Sonra Çıkan Yazılar” bir araya getiriliyor. Son bölüme ek önemli bir çalışma göze çarpıyor: “Cumhuriyet Devri Hoca ve Şeyhlere Dair Hatırat, Biyografi ve Monografi Kitapları” listesi. Ve son bölümde ”Kutuz Hoca’nın Aile Şeceresi” bulunuyor.

Jandarmalar camilere ve Kur’ân kurslarına baskın yapıyor

Mehmet Kara Hoca, medreselerin kapalı, Arapça tahsilinin yasak olduğu, din eğitiminin çok kısıtlandığı ve zorlaştırıldığı yıllarda, zor şartlarda tahsilini görüyor. Cumhuriyet’in yeni kurulduğu, yeni harflerin kabul edildiği, eğitim sisteminin değiştiği, geçmişle irtibatın koparılıp şapka kanununun çıkartıldığı, sarık ve cüppenin cami dışında yasaklandığı, din dersinin kaldırıldığı, imamlık vazifesinin camiye hapsedildiği bir durum yaşanmaktadır memlekette.

Din eğitiminde bütün zorlukların yaşandığı yerin merkezi camidir ve camideki kendi öğrencilik yıllarında neler yaşandığını Mehmet Hoca şöyle anlatıyor: “O yıllarda jandarmalar ansızın camilere ve Kur’ân kurslarına baskın yapıyor, körpe çocuklara bağırıyor, takkelerini tüfeğin namlusu yapıyor ve eliyle yere fırlatıyor, bazen dayak atıyor, hocalara hakaretler yağdırıyor, canı isterse alıp götürüyor, dayak atıyor, hakaret ediyor, bazen birkaç gün hapsediyordu. Jandarmaların geldiği haber alındığı veya uzaktan görüldüğü zaman ilk yapılan şey Kur’ân, cüz ve Elifbe nüshalarını ortadan kaldırmak olurdu, takkelerimizi de saklardık çünkü bunlara karşı tepkileri her zaman daha sertti.”

Cüppe ve sarıkla dolaşmak o yıllarda yasak olduğu için hocalar buna kendilerince bir çözüm üretiyor. Hocaların bir kısmı özel diktirilmiş uzun ceketler giyiyor. Geleneksel kültürümüzde yeri olan takke (fes) ve sarık takmak ‘Şapka Kanunu’ndan sonra yasaklandığı için özellikle medrese ve tekke mensupları için baş açık bulunmak, dolaşmak âdaba mugayir görülüyor ve bu insanlar yasaklardan sonra kasket takmaya başlıyorlar. Çünkü kasketi baş açık olmaya karşı ehven-i şer olarak görüyorlar. Bu dönemde fötr şapka takan hoca ve şeyler olmuyor değil. Dönemin Rize Müftüsü Nuh Efendi’nin başında fötr şapkayla sokağa çıkması halk tarafından tepkiyle karşılanıyor. İnsanlar müftüyü bu halde görünce utanıyorlar.

Cumhuriyet devrinde yapılan inkılâplardan sonra fes takmak uzun yıllar korkulu bir şey haline geliyor. Hele o dönem jandarma gördükleri zaman gayriihtiyarî ilk yaptıkları hemen başlarındaki fesi alıp ceplerine koymak oluyor.

Ezan Arapça okunduğunda insanlar camiye koşarak geliyor

Mehmet Hoca’nın ilk mektep tahsilini yaptığı 1931-34 yılları arasında tek kitapla ilkokul bitiriliyor, o da “Kıraat Kitabı”. Bütün dersler bu kitabın içinde fakat din dersi yok, müzik dersi var. Haftada iki gün şarkılar ve marşlar söyleniyor. Bu yıllardan itibaren din dersi aşamalı olarak ilkokul, ortaokul ve liselerden kaldırılıyor.

Türkçe ezan kararı yine Mehmet Hoca’nın çocukluğuna denk geliyor. Yaşlı hocaların bu durumdan çok rahatsız olduklarını, bir kısmının Türkçe ezan okunurken hayâ edip yere baktıklarını, ağladıklarını sonraları fark ediyor. O dönemde hocalar, Türkçe ezan kararını ezanı okumayarak uyguluyorlar. Köydeki Büyük Cami’de ezanı ilk defa Türkçe okuyan Mehmet Hoca oluyor. Ezan aslına dönüp Arapça okuduğunda kendisi yine minarede bulunuyor. Yasağın kalktığını söylediklerinde ilk başta inanamıyor ve ezanın aslıyla okunduğunu duyanlar camiye doğru koşarak gelmeye başlıyorlar. Hoca’nın deyimiyle “bir bayram havası, bir bâsübâdelmevt yaşanıyor o gün”.

İmamlık vazifesini yaparken siyasi duruşunun ne kadar önemli olduğunun farkındadır Mehmet Hoca. İmamlık yaptığı müddetçe ve ondan sonra hiçbir parti ile irtibata geçmiyor. Camide veya dershanede doğrudan siyasetle ilgili meseleleri konuşup tartışmıyor. Genellikle oy kullanıyor fakat kime rey verdiğini aile fertleri dâhil hiç kimseye söylemiyor. Siyasetle ilgili bütün bu titizliklerinden dolayı bir partiden yana açıkça tavır koyan meslektaşlarının da yanlış yaptıkları kanaatini taşıyor. Çünkü memleketimizde siyasetin kirli bir iş gibi yürüdüğünü düşünüyor. Din adamlarının bu kirli işin kenarında köşesinde açıkça yer almalarını doğru bulmuyor.

1950’li yıllara kadar eski hocaların çoğunun Halk Partili olduklarını da Mehmet Hoca’dan öğreniyoruz: “1950 seçimlerinden önce köyümüzdeki hocaların çoğu Halk Partili idi. Bunlar İnönü’yü ileri derecede sever, Mustafa Kemal Paşa’dan pek hoşlanmazlardı. Hocalarda bir miktar Halk Partililik damarı olduğundan şüphe yoktur. Demokratları umumiyetle hafifmeşrep, devletin hazinesini müsrifçe kullanan, devlet adamlıkları zayıf insanlardan müteşekkil görürlerdi. Fakat dini hayattaki serbestiyet hocaları da Demokratlara yaklaştırdı.”

200 askerle teravih namazı kılıyorlar

Tek parti döneminde silahaltında 4 yıl geçiren Mehmet Hoca, asker ocağında dindarlığı sebebiyle komutanları tarafından el üstünde tutuluyor. Bizzat yüzbaşıdan aldığı talimatla vakit namazlarını kıldırmakla vazifelendiriliyor.

Askerliğinin ikinci ayı Ramazan’a denk geliyor. 1942 yılının yaz ayları… Bölüğün önündeki bahçede 200 civarında askerle teravih namazı kılıyorlar. Bölük komutanı bir gece teravih namazı manzarasını görünce çok memnun kalıyor ve kimin namaz kıldırdığını sorarak Mehmet Hocayı yanına çağırıyor. Yüzbaşı, Hafız Mehmet Kara’ya birkaç soru sorduktan sonra emirerine dönerek, “bu hafız yalnız talime çıkacak, nöbet dâhil kimse ona başka hizmet vermeyecek. Vakit namazlarını kıldıracak, üstü başı temiz olacak” diyor. Askerliğinin üçüncü senesinde de alay komutanının Ramazan’da teravih için bir girişimi oluyor. Hafızlığının bereketini askerlikte de gören Mehmet Hoca, daha rahat hizmetlerde askerliğini tamamlıyor.

Hayatı boyunca “incinme ve incitme” esasına bağlı kaldı

Mehmet Hoca, hayatında yalnızca imamlık, hocalık yapmış biri değil. Demircilikten sıvacılığa, fenni arıcılıktan doktorluğa kadar birbirinden farklı işler yapmayı başaran mahâretli bir hoca. Bu işlerin bazılarını hocalığı döneminde de devam ettiriyor, insanlara öğretiyor, faydalı olmaya çalışıyor.

Kur’ân’ı okumak ve anlamak” meselesini kendisine dert ediniyor. Kendisinin daima eksiklerini ve kusurlarını öne çıkartıyor, artı ve faziletlerinden söz etmiyor. Hayatı boyunca “incinme ve incitme” esasına bağlı kalıyor. Hayatına yansıyan bu prensip, otuz yıllık imamlığı boyunca cemaatiyle arasında büyük bir problem yaşamasına engel oluyor.

Komşularından bahsediliyorsa asla onların lakaplarını kullanmıyor, kullandırtmıyor. Dededen kalma bir gelenek olarak bayramda çocuklara evinde yemek veriyor. Mahallenin gençleriyle ayaküstü sohbetler yapıyor, onlara takılıyor.

Mehmet Hoca, ibadet hayatının bir kısmını gizli yapıyor. Aldığı terbiye gereği dini hizmetlerle ilgili davet ve talepleri geri çevirmiyor. Birçok hoca gibi o zamanlar kendisi de zaruret olmadıkça fotoğraf çektirmeyi takvaya mugayir görüyor.

Mehmet Hoca’nın devlet parasıyla olan ilişkisini gösteren tavrı, onun hayatındaki takva boyutunu anlamaya yeterli olur sanırım. Doktora gittiğinde verilen reçetedeki ilaçların ücretini hiçbir kesinti yapmadan kendisi ödüyor. Devletin verdiği emeklilik ikramiyesini almayarak bunu kamu yararına bağışlayan ilk ve tek imam oluyor Allahualem.

Baba, hoca, meslektaş

Mehmet Hoca, çocuklarının, talebelerinin, öğretmen veya din görevlisi olarak çalışmasını çok istiyor. Ona göre dünya ve ahiret için tercihe layık mesleklerin başında bunlar geliyor. “Peygamber mesleği” diyor bunlara. 

Çocuklarının babalarıyla ilgili hatıralarını anlattıkları (yeni ilave) bölümden kısa bir bölüm:

Mustafa Kara’nın babası:

Gündüz Kur’ân kursu öğretmenliği, öğleden sonra arıcılık, fahri sağlık memurluğu gibi görevlerle birlikte yürüttüğü imamlık vazifesi onu biraz da yoruyordu. Gece teheccüde kalkmaya sıhhati el vermiyordu. Yalnız, akşam namazından sonraki evvabin ve onu takip eden yaklaşık yarım saat süren tesbihatını hiç terk etmedi. Elektriğin olmadığı zamanlarda akşamın loş ışığında mihrabda siyah cüppesiyle onu caminin kapısından seyretmek bana ifadesi zor duygular yaşatıyordu. Cami çıkışında yüzündeki mehabeti de hatırlıyorum.”

İsmail Kara’nın babası:

Emekli oluncaya kadar Kutuz Hoca’nın hayatı, günleri dopdolu geçti. Nerede ise boşluksuz. Buna rağmen bir âsudelik ve sadelik, hatta ağırlık içinde akardı zamanları. Mesleği icabı güne herkesten daha erken başlardı. Sabah ezanından yarım saat, 20 dakika önce çalan saatle birlikte kalkacak, yattığı yerin altında, dersanedeki sobayı tüttürecek, abdest suyunu küçük bakır güğümde ısıtacak. Sonra günün habercisi ezan-ı Muhammedî… Dört bir tarafı dağlarla çevrili, eteklerinden Büyük Dere’nin çağıldayarak, hele baharda âdeta konuşarak aktığı bir coğrafyada sabah ezanı, hele güzel okunuyorsa bambaşka bir hâlettir; tabiata ve mevcudata üflenen taze bir nefes, taş toprak, börtü böcek için diriltici bir ruh gibidir. Bir bâsübadelmevt, bir diriliş…”

 

Abdullah Güner yazdı





Yorum
Yeryüzü boş değil, ya nasip!
Cihad Meriç
Kutuz Hoca,evlatları yazmasa bilemeyeceğimiz, kendi yöresinin gizli iyi adamı. Tıpkı diğerleri gibi. Yeryüzü boş değil. Tanışmak nasip meselesi. Konya'dan Hacı Veyis ve Hacı Veyiszade aklıma geldi. Her beldenin hakikat sancaktarları o gün vardı, bugünde var. Elhamdülillah. Onların reklama ihtiyacı yok ;fakat biz garipler için yazılmalı ki iyiler nasıl yaşamış bilelim. iyi adamların marka değeri paha bicilmez;fakat sarraf olmak gerekiyor. Adam yok diyenlere not : Adam ol bulursun!
06/02/2016, 10:37