, 25 Kasım 2017
Hangi Ramazan'ı yaşıyoruz

7322

Hangi Ramazan'ı yaşıyoruz?

İsmail Kara'nın Ramazan ile ilgili Server Bedii'den yaptığı bir alıntıyı Dergah dergisinden çalıntılıyoruz.

İlgili Yazılar
Peyami Safa dil için ne diyor
Peyami Safa dil için ne diyor?

Peyami Safa dil konusunda en doğru yerde durmamakla birlikte döneminde dikkate değer çıkış yapanlardan biriydi.
13/01/2011 16:04
Peyami Safa'nın Romanlarını Neden Okumamalı
Peyami Safa'nın Romanlarını Neden Okumamalı?

Peyami Safa, öteden beri seçkin bir romancı olarak görülmüş ve gösterilmiştir. Ancak bu seçkinliğin hangi temeller üzerine oturduğu yeterince izah edilmemiştir. Edilemez de! Çünkü üniversite yıllarında Safa'nın tüm romanlarını okuyan birisi olarak bu romanların elle tutulur bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Ekrem Sakar yazdı.
15/06/2016 08:08
Her Türk ün müşterek soyadı Osmanlı dır
Her Türk’ün müşterek soyadı Osmanlı’dır

Özellikle Harf ve Dil Devrimi’nden sonra yaşanan büyük kültürel buhrana karşı Peyami Safa, daima muhalif bir tavır sergilemiş ve o dönemde söylenmesi gerekeni söyleme yoluna gitmişti. Ercan Köksal yazdı..
15/06/2014 14:02
Şair yazar sanatçı eşi olmak zor imiş meğer
Şair, yazar, sanatçı eşi olmak zor imiş meğer

Yazarların ev hali nasıldır? Eşlerinin gözünden edebiyatçılarımızı, sanatçılarımızı okumuş ve tanımış olsaydık, acaba o yazarlar hakkında ne düşünürdük? İşte eşlerinin dilinden edebiyatçılarımız…
08/05/2013 16:04
Yazarlara göre Batılı köpeksevermiş
Yazarlara göre Batılı köpeksevermiş

Nuri Pakdil ve Ramazan Dikmen Batının köpekseverliğinden dem vurmuştu. Kedi ise bir şekilde Doğu ile özdeşleşmiş…
21/09/2012 12:12
Peyami Safa Liselerde Osmanlıca okutulmalı
Peyami Safa: Liselerde Osmanlıca okutulmalı

'Arap harfi bilmeyen bir genç için Türk tarihinde ve Türk edebiyatında orta seviyeyi bulacak kadar derinleşmek imkânsız.' Ekrem Sakar, Peyami Safa ile konuştu.
18/12/2014 12:12

Nihayetsiz lütuf ve ihsan günlerini içinde barındıran bir Ramazan ayına daha ulaştık. Yahut tabiri diğerle Ramazan bir kez daha hanelerimize misafir oldu. Her misafirlikte evde bir şeylerin yerinde olmadığını, insanlarının değiştiğini gören Ramazan acaba semtimize bir daha uğrar mı ola? Öyleyse dikkatlerimizi, yine önemli bir yazıya dikkat çeken İsmail Kara Hocanın yazısına çevirelim.

Asrileşen Ramazanlar(!), eski Ramazanlara karşı

Dergâh dergisinin Ağustos sayısı, içinde bulunduğumuz Ramazan ayında bizleri düşündüren ve bir o kadar da muhasebeye sevk eden bir yazı yayınlandı.  İsmail Kara hocanın, “bir lokma bir hırka” felsefesinin tartışmaya açıldığı, iftar çadırlarının Ramazan'ı manasızlaştırdığı bir zamanda,  Peyami Safa'nın Server Bedî müstear adıyla 1926 tarihli “İnkılapta Ramazan, Ramazanda İnkılap!” adlı yayınladığı yazısı tam da “eski Ramazanlar” diye başlayan nostajiye nasıl bile isteye razı olduğumuzu ve asrî dünyanın gereklerine (!) uydurmak için Ramazanları nasıl değiştirdiğimizi, dönüştürdüğümüzü gösteriyor. Ramazan için diş kirası bir yazı olsun diye Hocamızın da müsaadesiyle yazıyı yayınlıyoruz:

FARKLI BİR RAMAZAN YAZISI - İsmail Kara

Müslüman toplumlar için Ramazan ayının öneminden bahsetmek malumu ilâmdan öte bir anlam taşımaz aslında. Farz olan ana ibadetlerden biri olarak orucun tutulduğu Ramazan ayı bütün İslâm tarihi boyunca aranan, arzulanan, beklenen, yaşanan, uğurlanan ve ardından hatırlanan bereketli, zevkli bir zaman dilimi olagelmiştir. Hâlâ mahyalarda gördüğümüz, teravih ilâhilerinde duyduğumuz “Merhaba ey şehr-i Ramazan”, “Elveda ey mâh-ı gufran” ibareleri muteber bir misafiri ağırlama zevkleri ve iştiyakları ile uğurlama tahassür ve hüzünlerini ilân ve ihsas eder.

Bununla beraber Ramazan ve oruçla irtibatlandırılabilecek unsurların zamana, mekâna, döneme, coğrafyaya, dile, kültüre, iklime, insana… göre farklı şekiller ve renklere büründüğü, değer olarak iniş çıkışlar yaşadığı da bir vakıadır. Türkiye’de ve Türkçede olduğu gibi her Müslüman toplumun tarih içinde oluşmuş bir Ramazan kültürü ve edebiyatından, hatta Ramazan-oruç literatüründen bahsedilebilir. Hiç düşündünüz mü, “Papaza kızıp oruç bozmak” deyimi Türkçeden başka bir dilde var mı acaba? “Diş kirası”, “cerre çıkmak” “orucu sakatlamak”, “bayramda borç ödeyecek olana Ramazan kısa gelir”, “arifeyi gösterip bayramı göstermemek” gibileri de öyle…

Ramazan ve oruç kültürü bugün de yaşıyor ve tabii olarak değişiyor. Değişme çift taraflı; iyiye doğru gideni de var, bozulmaya doğru seyredeni de. Son yıllarda iyice yaygınlaşan iftar çadırları  müsbet bir dönüşüme işaret ediyor gibi gözüküyor; şehirlerin meydanları büyük iftar sofralarına dönüştü. Tanrı misafiri demeden ve konak sahibinin yüzüne bakmadan herkes girebiliyor. Beş yıldızlı otellerdeki şatafatlı iftarlar ise herhalde bozulmanın hatta bayağılaşmanın açık işaretleri olmalı.

*

Bir edebiyat-kültür dergisinde [Dergâh‘ta, Ağustos 2009] bu yılın Ramazanını karşılamak için Server Bedî’nin “İnkılapta Ramazan, Ramazanda İnkılap!” yazısını verelim istedik. Yıl 1926’dır. Din merkezli radikal inkılapların ve katı laiklik arayışlarının üzerinden henüz bir iki sene geçmiştir: 1924 yılı baharında hilafet ilga edilmiş, medreseler kapanmıştı; 1925 sonlarında ise tekkelerin kapılarına kilit vurulmuş, şapka, o mahut kıyafet başa geçmişti. Yazar 1926 Ramazanını da bu büyük inkılaplardan “müsbet” olarak etkilenmiş bir varlık olarak tasvir ederken enteresan bir şekilde modernleşme süreçlerinin ana taşıyıcılarını ve sembollerini devreye sokuyor.

Tolga Uslubaş, Böyleydi Osmanlı'nın Ramazan'ıEski Ramazanlar “eskimiş” ve inkılaptan / yenilikten uzaktır artık.

Eski ile yeni Ramazanlar mukayesesinde kullanılan benzetme unsurlarından biri kadın meselâ; başörtüsü modernleşme tarihimizin değişmez bir problemi olarak orada da var: Eski Ramazanlar feracesiyle yaşmağıyla sımsıkı örtülü, kına sürünmüş bir şarklı kadın iken asrîleşmiş yeni Ramazan feracesini çıkarıp manto giymiş, manikürlü, hatta şapkalı modern bi hanımefendi. Görüldüğü üzere “dinî” asrîleşme kadın ve örtünme üzerinden bütün debdebesiyle yürü(tülü)yor.

İkinci benzetme unsuru daha felsefî bir muhtevaya sahip; zaman idrâki ve sürat. Eski Ramazan ağır ağır ve şaşaalı bir şekilde gelirken yenisi köşe döner gibi aniden ve farkına varılmadan bitiveriyor. Belli ki uzun zamana riayeti yok ve aceleci (Malum, geleneğin kadîmle ilgisi kadar laikliğin zamansallıkla / gelipgeçicilikle / anlık olmakla alakası var).

Üç ve dördüncü benzetme unsurları sosyal hayatın akışı ve yaşantı  üsluplarıyla alakalı: Beslenme teknikleri, yeme alışkanlıkları ve doyma dereceleri de değişmiştir artık. Saltanatla birlikte sofraların ve mutfağın saltanatlı hali de lağvedildi çünkü; devir sadelik ve basitlik devri. Yemekler ve sofralar da sadeleşmeli. Yeni zamanların eğlenme ve dinlenme tarzları da elbette farklılaşmıştır. Asrî Ramazanı karşılayanlar herhalde Karagöz, Ortaoyunu gibi gelişigüzel mekânlarda ve kural tanımaz şekilde oynanan oyunlarla ve Direklerarası gibi gürültülü, pis, gayrımedeni yerlerde eğlenecek değiller ya; iftardan sonra Milli Sahne’nin bir mabed kadar ıssız ve kimin nerede oturacağı “kesin” olarak tayin edilmiş numaralı salonlarında tiyatro “ibadeti”ne katılmak çok daha medeni bir eylem olacaktır.

Ramazan üzerinden zevklerin, tatların, mekânların değişmesi bundan daha güzel nasıl anlatılabilir?

Yazara göre asrî Ramazan yeni kıyafeti ve yeni âdâb-ı muaşereti ile mükellef bir otomobile binerek Köprü’den Beyoğlu’na geçerken farzımuhal olarak muhteşem bir at arabası içinde eski Ramazana rast gelseydi birbirlerini tanıyamayacak, ikisinin de kendisini Ramazan olarak takdim etmesi üzerine de herbiri diğerini yalancılıkla suçlayacaktı…

*

Bu yazının üzerinden 80 küsur yıl geçti ama bana sorarsanız meselenin ele alınış biçimi, fikrî dayanakları ve unsurları  hâlâ önemini koruyor ve fiilen canlı. Yazarın anlattığı Ramazan o günün gerçeğini vermekten ziyade ileride nasıl bir Ramazan ara(n)dığını da gösteriyor. Bir tür gelecek tasavvuru yahut fütürist bir proje. Tamamını okuyun bakalım, “aktüel” bir metin olarak beğenecek, önemli bulacak mısınız? Yazarın ve dönemin arayışları ve beklentileri karşılık buldu mu acaba?

*

İftarRamazan-ı  şerifiniz şimdiden mübarek olsun. Merhaba ey şehr-i Ramazan.

Besmeleyle çıktım yola

Selâm verdim sağa sola

Güller gibi gül efendim

Ramazan mübarek ola.

İNKILAPTA RAMAZAN, RAMAZANDA İNKILAP! / Server Bedî

Tabii farkındasınız... Ramazanlar da her sene başkalaşıyor; zarif kadınlar gibi, onbir ayın sultanı da zamanın modasını dikkatle takip ederek en yeni kıyafetle karşımıza çıkıyor. Kırk sene evvel Ramazan, feracesiyle, yaşmağıyla, kınasıyla tepeden tırnağa kadar sımsıkı örtülü bir şarklı kadın yahut başında sarık, arkasında cübbe ve ayağında mestle,  musallî ve müttaki bir erkek kılığında idi. Bugün onu da asrîleşmiş görüyoruz: Artık feracesini çıkarmış yerine bir rob manto almıştır; yaşmaktan eser yoktur. Ve parmaklarında kına yerine manikürün penbe cilası vardır. Yahut bu tamamiyle şapkalı bir Ramazandır!

Çocuklarımız eski Ramazanları bilmeyeceklerdir. Biz artık bir hatıra olan o Ramazanlara biraz yetiştik ve adetlerini az çok hatırlıyoruz.

Eskiden Ramazanın gelişi bile başka idi; onbeş yirmi gün evvelden, bütün memleket, bu nâzenin ayı karşılamak için ateşîn bir faaliyet nöbeti geçirirdi: Evlerde masraflar düzülür, camilerde mahyalar, mevizeler hazırlanır, sokaklarda dükkânlar süslenir ve bazı büyük camilerin avlusunda sergiler kurulurdu. Ramazan ağır ağır yürüyen muhteşem bir gerdûneye binmiş gibi, naz u niyaz içinde, bin ihtiram ve ihtişam içinde gelirdi. Şimdiki Ramazanlar, hiç haberimiz olmadan birdenbire, köşebaşından karşımıza çıkıveriyor. Çünkü yanlız kıyafetini değil, vasıta-ı nakliyesini de değiştirdikleri için, bugünün Ramazanları otomobille geliyorlar!

Artık saltanat kalktığı için Ramazanların debdebesine, tantanasına da razı olmuyoruz; artık Ramazanlarda ‘onbir ayın bir sultanlığı’ payesini de nez‘ ettik; artık Ramazan, bir sultan değil, belki her ay gibi zamanın aynı haklarına malik asrî ve amelî bir insandır! Ve asrî, amelî bir insan gibi, şimdiki Ramazanlar da, eski zamanın mükellef, dağdağalı, mide bozucu iftar sofralarına oturmaktan vazgeçmişlerdir, boş bir mideye tıka basa doldurulan o çörek otlu simitler, pideler; o sarımsaklı, çemenli pastırmalar, sucuklar, o türlü türlü zeytinler, peynirler, o türlü türlü reçeller; sonra çorbasıyla, etiyle, sebzesiyle, hamur işleriyle, ekşisiyle, tatlısıyla, kurulan eski iftar sofralarının başına oturmamıza midemizin itiyadı da, hıfzı’s-sıhha  kaideleri de, bilhassa bütçemiz de müsait değildir.

Şimdi oruç tutanlarımız, iftar topunu duyar duymaz, her zamanki sofralarının başına geçerek, temiz temiz, güzel karınlarını doyuruyorlar ve mide ağrısı çekmiyorlar. Eskisi gibi tembel ve tufeylî insanlar için kibar sofralarına davet edilerek tıka basa yemek yemek ve ‘diş kirası’ tabir edilen çirkin sadakayı almak ümidi de kalmadı.

Eskiden gece teravihten çıkılınca küçükler Karagöz'e, kadınlar komşuya, büyükler Direklerarası’nda tiyatro zannettikleri bazı temaşagâhlara giderdi. Bu üstü üç tahta çatılı, altı toprak ve bel ağrıtan hacı iskemleleriyle, ‘hararet söndürüyor, gazoz!’, ‘eğlencelik!’, ‘dişlere mızıka çaldırıyor, Taşdelen suyu!’ diye piyes oynanırken aktörlerden fazla bağıran satıcılarla, pis havasıyla, parodinin gürültüleriyle maruf eski tiyatroda gülmek isteyenler, merhum Hasan Efendi’nin oyununa girerler, ağlamak isteyenler de müteveffa Mınak ve Aleksanyan Efendilerin Osmanlı Dram Kumpanyası’nda ‘Balmumcular’ı, ‘Kızıl Köprü Cinayeti’ni, ‘Fazilet Mağlup Olur mu?’yu, ‘Demirhane Müdürü’nü, ‘Dalila’yı seyrederlerdi.

Bugün Darülbedayi’in, Milli Sahne’nin birer mabed kadar ıssız salonlarına kimseyi rahatsız etmemek için büyük itina ile girersiniz, elinizde bir nümeronuz  vardır, yeriniz bellidir, münakaşa olamaz, fraklı ve temiz bir garsonun işaret ettiği koltuğa sesinizi çıkarmadan oturursunuz, beklersiniz, saat dokuzu on beş geçince perde açılacaktır. Ayağınızı yere vurmaya, yahut parodiden: ‘başlayalım mı, başlar mısın!’ diye haykırmaya lüzum yoktur. Filhakika, tam dokuzu bir çâryek [çeyrek]  geçerken perde açılır. Hayır, dokuzu çâryek değil, yirmi mi geçiyor? Saatiniz yanlış!

Artık yalancı sofular için senenin onbir ayında envai günahlar işledikten sonra bu ay zarfında oruç tutarak, bolca namaz kılarak Cenabı  Hakk’a kendini affettirmek ihtimali de kalmamıştır. Her mümin, senenin oniki ayında da mutedil bir ibadetle dini vazifesini ifa eder ve Ramazan günahkârlar için mutlaka bir gufran ayı değildir.

İnkılaptaki Ramazan gösteriyor ki Ramazanda da inkılap vardır. Çünkü her şey değişiyor; bütün hayat, âdât, kıyafetler, muaşeretler, inkılap geçiriyor.

Bugünki Ramazan, yeni kıyafeti, yeni muaşeretiyle mükellef bir otomobile binerek Köprü’den Beyoğlu’na geçerken, farzımuhal olarak, eski Ramazana muhteşem bir araba içinde rast gelseydi şüphesiz bu iki ay, biribirlerini tanımayarak hayretle soracaklardı:

- Kimsin sen?

- Ramazan!

Ve ikisi de biribirini yalancılıkla itham ederek gülüp geçeceklerdi.

Mademki her şey değişiyor, hakikat şudur ki 1344 senesine kadar 1344 türlü  Ramazan gelip geçmiştir. Ve bu Ramazanlar, canlı mevcudat gibi seneden seneye değişir, yenileşir, tekâmül eder, biribirlerine tıpkı tıpkısına benzemezler. Ramazanların inkılabı ve inkılapların Ramazanı da budur.

Kaynak: Server Bedî, “İnkılapta Ramazan, Ramazanda İnkılap!”, Aylık Mecmua, sayı: 1, Nisan 1926, s. 39-40.

 

Kâmil Büyüker, İsmail Kara Hocanın izni ile Dergah dergisinden alıntıladı.

GYY'nin notu: Bazı güzellikler tekamüle ulaşmak için noksanlıklarla başlar. Çadırda iftar hususunun biraz böyle görülmesinde insaf ehlince faide vardır. Evlerde iftar vermenin ve o iftarlara sadece eşrafın değil, fakirlerin de rahatlıkla katılabilmesinin güzelliğinin anlaşılması için bu aşamadan da geçmek gerekecek sanırız!






İlgili Konular