, 22 Ekim 2017
Diyar-ı Rum tesadüf eseri vatan olmadı

Alaattin Diker

5135

Diyar-ı Rum tesadüf eseri vatan olmadı

Almanya Türklerinin ikinci nesline mensup olan siyaset bilimci Alaattin Diker ile Türkiye’nin Korkuları kitabı etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik..

İlgili Yazılar
Güç' ve 'Değer' Bakımından Hz Peygamber in İnşa Ettiği Sistem
'Güç' ve 'Değer' Bakımından Hz. Peygamber’in İnşa Ettiği Sistem

'Güç ve Değer' kitabında Ramazan Uçar, Hz. Peygamber’in çocukluğunun ve tüm yaşam evrelerinin geçtiği ortamı sosyolojik bir bakışla güç ve değer unsurları açısından inceliyor. Kitabın alt başlığı, bu gayesini temellendirir niteliktedir: “İlk Dönem İslam Toplumu Üzerine Sosyolojik Bir Çözümleme” Hatice Ebrar Akbulut yazdı.
12/12/2016 08:08
Almanya'daki Türklerin Entelektüel Sesi Alaattin Diker
Almanya'daki Türklerin Entelektüel Sesi: Alaattin Diker

Alaattin Diker, diğer çoğu gurbetçinin yakalandığı iki dünya, iki medeniyet arasında savrulma, kaybolma, yıkılma sendromuna yakalanmamış. Hem Doğu’yu, İslam’ı; hem de Batı’yı, Hristiyanlığı bilmenin verdiği özgüvenle Almanlar nezdinde de bir değere sahip. Muaz Ergü yazdı.
16/02/2017 10:10

 

Siyaset bilimci Alaattin Diker’in Türkiye’nin Korkuları kitabı “Bir Devrin Anatomisi 1923 – 2023” alt başlığı ile Berikan Yayınları’ndan çıktı. Türkiye’nin tarihten gelen korkularını siyaset tarihi açısından irdeleyen eser, Anadolu coğrafyasının ekseninin İslâm olduğunun altını çiziyor ve okuyucusuna sonunda şu soruyu sorduruyor: En az iki yüz yıllık uğraşısında Türkiye neden bir türlü hukuk devleti olamadı?

Almanya Türklerinin ikinci nesline mensup olan Alaattin Diker, aynı zamanda bu neslin tüm imkânsızlıklarına rağmen gönüllerindeki ülkülerine giden yolda kadir-kıymet bilir herkese nice özverilerle nice aklı selim işler yapabildiğini de gösteriyor. Sosyoloji ve antropoloji yanında uluslararası ilişkiler alanında da yüksek öğrenim gören Alaattin Diker ile Türkiye’nin Korkuları isimli yeni kitabı, yazma süreci ve değişim üzerine hasbihal ettik.

“Öğrencilik yıllarımdaki yazma arzum daha çok Trier gibi, kendine özgü bir iklime sahip bir şehirde okumuş olmaktan geliyor. Burası Cusanus ve Karl Marx'ın doğduğu şehir. Her ikisi de insanlık tarihinin iki büyük dönüşümüne şahitlik etmiş. İlki modern çağın ilk düşünürü, diğeri sanayi toplumunun. Bir başka motivasyonum da ara kuşak mensubu olmamdan kaynaklanıyor. Yani, Türkiye'de 1978 kuşağı, Almanya’da 2. kuşak olarak tanınıyoruz. Türkiye’deki hayatın içinden çıkıp Avrupa'ya geldiğimiz zaman yine kendimizi aynı konumda gördük. Divanü Lügati't Türk'de vurgulandığı şekilde üç Türk bir araya gelince cemiyet kurduk. Adanmışlık yazgımız oldu. Ve Türkiye ile göbek bağımızı hiç bir zaman kesmedik.Alaattin Diker

Yazmaya ise geç başladım sayılır. İş ve cemiyet hayatı yazmamı engelledi. 7 yıl önce Türkiye’deki dergilere tekrar yazmaya başladım. Bir ara eskiden yazdıklarımı da gözden geçirme imkânım oldu. Yeni konular ile beraber bir bütünlük içinde bu eser ortaya çıktı.” diyerek bize kendi yazma serüvenini de özetliyor.

Yazma motivasyonun nasıl oluştu? Onu merak ediyorum..

Genç yaşta sosyal konulara ilgi duymam, Trier’e yüksek okula gitmem yoldaki işaretlerim oldu. Düşüncelerim bir bakıma telafi-i mâ-fât üstüne kurulu. Yani, “nereden geldik nereye gidiyoruz?” sorusu devamlı meşgul etti zihnimi. Geriye dönüp baktığımda, 12 yaşındaki bir çocuk Nurettin Topçu'nun Yarınki Türkiye'sini neden okur, hâlâ anlamış değilim!

Yine, Norbert Elias’ı tanımak, onun medeniyet konusuna getirdiği yorumlar, bakış açımı değiştirdi. Carl Schmitt, Batı'nın derin yapısına ışık tuttu. Modernleşme sürecinde Batı’ya öykünen şekilci ve ruhsuz bir düşüncenin hâkim olduğu bir ülkeden Batı’ya gelmiş oluyorsun, ama buradaki akademik dünya önüne yeni ufuklar açıyor. Öğretilen, kanıksanan bir dünya değil de, Avrupa’nın aslında kendi içerisinde çok çelişkileri bulunduğunu fark ediyorsun.

Geçen yaz bir düğün vesilesiyle Viyana’ya gitmiştim. MÜSİAD’daki görevim sırasında tanıdığım Prof. İhsan Süreyya Sırma Bey ve yanındaki bir kaç öğretim üyesiyle beraber sohbet etme imkânım oldu. Orada da Cusanus konusunu açtım. Nitekim gerek İslam gerek Osmanlı tarihi açısından Cusanus önemli bir şahsiyet. Papa II. Pius'un Fatih'e yazdığı ünlü mektubu kaleme alan kişi aynı zamanda. Kanaatime göre orta çağdan yeni çağa geçerken Batı’nın yetiştirdiği en büyük düşünürlerden birisi. Önyargılı bir şekilde değil, olayları olduğu gibi kavramaya çalışan, kendi dinî ölçüleri içerisinde değerlendiren bir düşünür. Hatta bu yöntemi kullanarak Kur’an araştırmaları da yapmıştır. Üç ciltlik Kur’an’ı anlamaya ve yorumlamaya yönelik yazdıkları var (Cribratio Alchorani). Onu, dinler arası barışı gündeme getiren, hoşgörü kavramını Hıristiyanlık inancına ekleyen ilk modern çağ düşünürü de sayabiliriz. Takdire değer bir yanı daha var. Cusanus’a kadar Hıristiyanlıkta var olan ‘üçlü teslih inancı’, yani baba, oğul ve ruh-ül kudüs ayrılığı onunla birlikte ‘üçlü birliktelik’ haline geliyor. Burada İslam’ın tevhid ilkesinin bir etkisi söz konusudur. İlahiyat fakültelerinin bu mesele ile ilgilenmesi lazım.

Türkiye’nin Korkuları sanki bir ‘tarih felsefesi’ üzerine kurulmuş. Bu ihtiyaç nereden doğdu ve bu konuda neler söylenebilir?

Siyasi olaylara bir tarih felsefesi içinden baktığım doğru. Çünkü Türkiye’yi anlamak isteyen her aydın modernleşme, küreselleşme ve sistem teorilerini birbirine ulayarak yola çıkmak zorundadır. Türkiye’yi anlatmanın yolunun da karşılaştırmalı yöntem olduğunu düşünüyorum. Bu yöntem Türkiye’nin sorunlarını yok saymıyor, aksine çoklukta birliğin tesis edilmesine başka bir gözle bakıyor. Yeni bir bakış açısıyla imparatorluk bakiyesi bir toplumda uyumun nasıl tasarlandığını ve uygulandığını mukayese ederek izah ediyor. Türk toplumu neden ve nasıl gerilmiştir sorusuna değil, niçin ve nasıl kopmamıştır konusuna odaklanıyor. Türkiye'yi inşa etmek isteyenler önce bu ruhu anlamak zorundadırlar.

Mavera ve Türk Edebiyatı dergilerinde yazdığım konuları, bir tarih felsefesi içerisine yerleştirmem gerekliliği ortaya çıktı ve yeni kitabımda bu geleneği tamamlamış oluyorum. Hayatta bazı başarılar (Nobel edebiyat ödülü almak gibi) şahsi gayret isteyen şeylerdir. İbn Haldun ‘Düşünce ümran içinde ve ümrandaki ahval ile gerçekleşir’ der. Dolayısı ile ilim nesillerin işi. Yani, tek başına teorik bir şey ortaya koymak zor. Sadece şu gerçeği yansıtmak istedim: “Avrupa tarihinden yakıştırma yoluyla sonuç çıkartma” eleştirisinin geçen zaman zarfında aydınlar nezdinde pek etkisi olmadı. Karl Marx’ın “Sermaye” veya Max Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı kitaplarında ortaya koyduğu tezlerin bizde herhangi bir karşılığının olabileceği fikri yıllarca bir yanılgı olarak sürdü. Bu yanılgı, Batı’daki bir modelin alınıp -hangi sosyal ve kültürel şartlarda doğduğu incelenmeden- Türkiye’ye aynen tatbik edilmesidir. Ki inkılaplar bu yüzden başarısız olmuştur.

Kitabın önsözünün ilk cümlesi: “Türkiye vardır ve korkmamaktadır.” Bu meseleyi biraz daha açabilir miyiz?

Şu bağlamda kullandım: Bugün Türkiye tarihî bir eşikte duruyor. Muhteşem mazisine daha güzel bir gelecek hazırlıyor. Belki erken bir tespit ama söylemek gerekirse, Türkiye’nin Batılılaşma macerasının bittiğini, dolayısıyla Türkiye’nin iki asır boyu ayrı kaldığı kendi aslına, özüne döndüğünü ifade etmek istedim. Bu çabayı, yani ülke olarak geldiğimiz yeri belirtmek istedim.

Hafızalarımıza çıkmamak üzere kazıyalım ki, Anadolu, Türklerin bilinçle ve isteyerek seçtikleri bir yurttur. 11. ve 13. yüzyılda iki büyük göçle geldiğimiz Diyar-ı Rum tesadüf eseri vatan olmuş topraklar değildir. Türkiye dediğimiz toprakların Darü-l İslam haline getirilmesiyle vatan olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bunun da, bu topraklarda yeni bir milletin doğuşuyla doğrudan alakası var. Bu devri kültür antropologu Prof. Gellner ‘sosyolojik muamma’ olarak tanımlıyor.

Eserde ‘fırtınaya tutulduğumuz vakit’ gibi sözlerle bir metafor var. Buradan hareket ederek sorsam: Ülkemiz ‘Batı limanına’ ne zaman ve nasıl çekildi?

İtiraf etmek gerekir ki, Batı limanına demir atmamız bizim Batı medeniyetinden korkmamızla ilintilidir. Lale Devrinde bir takım olaylar var ama ben iki tarih üzerinde durmak istiyorum. Birincisi, ilk toprak kaybettiğimiz 1699 Karlofça anlaşması ve onun akabinde 1718 Pasorofça anlaşması. Malum, sonrasında Yirmisekiz Çelebi Mehmet Paris’e elçi tayin ediliyor. Seyahatnamesinde kendine verilen göreve dair kullandığı iki tabir çok önemli: Umran ve maarifi yerinde tetkik etmek ve tatbik olunabilecek hususları takrir haline sokmak. Devlet ilk defa askeri mağlubiyetler neticesinde kendisini Batı ile mücadele edemez bir durumda görünce 'aklını' tetkik ediyor, süzgeçten geçiriyor.

Özetlemek gerekirse; Batılılaşma maceramız Popper’in ifadesiyle bir ‘savaş usta’ yapımıdır. Tıpkı İbn Haldun’un işaret ettiği ‘mağlupler galipleri taklid eder’ bağlamında olduğu gibi. Dolayısıyle Batı önündeki askeri yenilgiler Osmanlıyı bir arayışa itmiştir.

Kitabın önsözünde bir ‘devlet aklı’ kavramı da geçiyor.

Evet. Benim tespitim, yönetici elitin, özellikle de Kırım Harbi’nden sonra devletin bekası konusunda çok derin bir fikir işçiliği yaptığıdır. Bunun sonuçlarını birtakım yeniliklerde de görüyoruz. Meşrutiyet ilanı vesair. Aslında Osmanlı kendini hem bir Avrupa devleti görüyor hem de tüm gücüyle bir Avrupa devleti devam ettirme mücadelesi içinde buluyor. Bu yönüyle yaptığı tüm reformları bir ‘ihya’ hareketi olarak görmek gerek. Ama Cunhuriyet'in ilanıyla birlikte bu çabalar bir ‘inşa’ hareketine dönüşür. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle bu yöneliş ‘inkişaf’ boyutunu almıştır. Batılılaşmak çizgisini ben başlangıçtan günümüze kesintisiz olarak böyle yorumluyorum.

Bu bir yandan devleti kurtarma çabası diğer yandan da inşa hali denilen olgu,  bir bakıma yeni bir kimlik arayışı mı?

Tabii, Türkiye’de milli kimlik bu etnik çeşitlilik üzerine inşa edilmiştir. Burada kendi geçmişimizi doğru anlamak lazım. Her ne kadar Müslüman camia, kimlik inşa etmek konusunu küfür saymasa bile sürekli yanlışmış gözüyle bakıyor. Türk kimliği yeni şartların tazyiki altında Osmanlı kimliğinin içinden çıktı. Balkan faciası, Kafkasya sürgünü, Arap ihaneti ve nihayet 1915 Ermeni trajedisi ile yaşanan travma anlaşılmadan 1923 operasyonunu kavramak mümkün mü? Türkiye’de kimlik meselesi durağan ve bitmiş bir olay değildir. Ve bu gerçeği son açılım tartışmalarında tekrar görüyoruz.

Peki, bu alanda sorun çıkmamasını hangi toplumsal dinamiklere borçluyuz?Alaattin Diker

Önce bir vakıanın altını çizelim: Şeyh Said'in İstiklal Mahkemesi önünde ifade ettiği gibi Ekrad taifesi Türklere Rumi derdi. Seydi Ali Reis "Mirat-u Memalik"de Hindistan’da da Osmanlılara bu adın verildiğini söyler. O halde bizim milletleşme sürecimiz Orta Asya’da yaşayan soydaşlarımızdan ayrı bir mecrada ilerlemiş; Timur, Uzun Hasan ve Şah İsmail’i -Türk kavmine mensup olmalarına rağmen- “kendinden” saymamıştır. Malazgirt savaşı aynı zamanda Kürtlere de Anadolu’nun kapısını açmış ve “tek millet” olma yolunda ilk adım atılmıştır. Anadolu Türklerinin fizyonomisi belki artık Orhun'daki Kültiğin ve Tonyukuk’un yüz hatları ile uyuşmuyor. Peki, o halde acaba neden Çin Seddini zorlayan bu insanları atalarımız olarak görüyoruz? Müşterek ve binyılların içinden süzülerek akan bir gelenek olduğu için değil mi?  Kim ne derse desin, Türkiye'de millet olma süreci ‘Müslümanlar tek millettir’ ayeti etrafında buluşarak gerçekleşmiştir. Bugün bizim Türk milleti dediğimiz hadise de ‘daraltılmış ümmet’ anlamına gelir.

Nitekim Gagavuz Türklerinin Romanya'dan Türkiye’ye toplu göçüne müsaade edilmemiş.

Evet. Sonuçta Cumhuriyeti kuran kadrolar Osmanlı eğitimi almış, Osmanlı kültürü içinde yetişmiş insanlardı. Yakup Kadri Bükreş’te görevdeyken Romanya’daki Hıristiyan Gagavuz Türklerinin göç isteğini Ankara'ya iletmiş, ama Atatürk kabul etmemiştir. 1923 sonrası nüfus mübadelesine giren Karamanlıların köken itibarıyla Türk oldukları o kadar bilinirdi ki, bu adamlar hangi kimliklerine bakılarak Anadolu'dan sürüldü? Dinsel kimliklerine değil mi? Arasında hiç bir ırkî bağ bulunmayan Boşnak, Çerkez ve Arnavutları soydaş sayan Türklük bu ülkede iman meselesi olmadı; aksine bu topraklar üzerinde yaşayan her vatandaşını mutlu ve müreffeh kılacak güçlü bir devlet olmaktan başka hiç bir amacı yoktu.

Kurucu erkin ya da aydınların bazı hataları da olduğunu ima edip, ‘milleti yaşatmak isteyenler’ ile ‘milleti kurtarmak isteyenlerin’ arasında kavga çıkmasına asla müsade etmeyiz diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Son iki asırda yaşadığımız buhranları sırasıyla göz önüne getirelim: 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci Meşrutiyet. Hepsinde ana konu ya siyasi yetkilerin devri meselesidir ya da azınlıkların durumudur. Onun dışında başka bir istek yoktur. Aynı şekilde; Cumhuriyet devrinde, halkın hak ve hukuk arayışı birçok kez ihtilal veya darbe yoluyla engellenmiştir. Ülkemizde elitler arası farklılık sürtüşmeye çevrilmiştir. Hâlbuki dünyanın her yerinde toplumlar birbirine benzemekte, her ülkede nüfusun çoğunluğu inançlar ve modern yaşam arasında bir sentez yakalayabilmektedir. Bu duruma yol açan etken ise ülkemizde ekonomik eşitsizlikten kaynaklanan bir sınıf ayrışması (Marx) yerine yaşam tarzına dayalı bir tabakalaşma (Weber) yaşanmış olmasıdır. Farklı eğlence çeşitleri, tüketim alışkanlıkları ve giyim-kuşam biçimleri vs. yüzünden birbirini eleştiren laik ve İslamcı kesimler kendi içlerine kapanmış vaziyettedir. Birbirlerine güvenmemektedir.

İşte siyasi kavgaları harekete geçiren fay hattı bu sosyo-kültürel alandan geçiyor. Siyasal kültür alanında elitler arasında mutabakat sağlanmadan Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulmak imkânsız hale gelmiştir. Batılılaşma sürecinde belki tek yanlışımız ve yanılgımız, Batı’daki din ile akıl arasındaki çatışmanın bizi ilgilendirmediğini bir türlü kavrayamamak ve mutlak bir tercihe zorlanmış olmamız. Kavrayamadığımız için, hem aydınlarımıza hem de toplumumuza yazık oldu! Çok zaman kaybettik. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle Türkiye’nin ufkunda duran hedef belli: Kendini yeniden inşa etmek.

Yani Batılılaşma süreci bitmiş mi oluyor? Eğer bitmiş ise, başlayan yeni süreç neler getirir?

Başlayan süreç şu olur: Yanlışlardan, kusurlardan bahsederken hepimiz rahatız. Fakat ortak bir noktada buluşamıyoruz. Örneğin, kapitalizmin işini bitirmek istiyorsanız sermaye akışını bir şekilde durdurmak zorundasınız. Eğer hedefiniz bir toplumu ve kültürü dumura uğratmak ise öncelikle bilgi akışını kesmeniz gerekir. İşte, bazı inkılaplar yüzünden tarihten gelen bilgi birikimini ve akışını sağlayan bir çok kanal tıkanmıştır. Türkçede maalesef bilgi ve kavram havuzumuz yok. Ancak ödünç alınmış kavramlardan yola çıkarak görüşlerimizi ifade edebiliyoruz. İlim nesillerin işi olduğu için bu kopukluk Türkiye’de bir yorgunluğa ve yılgınlığa yol açtı.

Biraz da kendimize karşı dürüst olalım. Diyelim ki, 'muasırlaşmayalım' da peki ne yapacaktık? Tanzimat Fermanı’na bakınız. Baştan sona -bir programdan öte-  tek bir cümle gibi yazılmış. Biz ancak yabancı dil öğrenerek meselenin künhüne vardık. Batı’nın hangi noktaya nasıl vardığını öğrendik. İşaret etmek istediğim nokta şu: Bilgi akışının durdurulmuş olması… Bu bizi yıprattı ve hırpaladı. Eğer biz eskiyle irtibatımızı tekrar sağlıklı bir şekilde kurabilirsek çok iyi noktalara ulaşırız.

 

Kadri Akkaya konuştu

Fotoğraf: Isabelle M. Beck