, 31 Mart 2017
İhvan-ı Müslimin dört esas üzerine kurulmuş

Hasan el Benna, Ali Ulvi Kurucu

22441

İhvan-ı Müslimin dört esas üzerine kurulmuş

Üstad Ali Ulvi Kurucu, kitabının 50 sayfasını Hasan el-Benna ile anekdotlarına ayırmıştı; kişiliği, irşad ve terbiye metodu, Ihvan’ın yolu, hilafet ve İslam dünyasının vaziyeti gibi konular hakkında çarpıcı bilgiler içeriyordu.

İlgili Yazılar
Bediüzzaman ın hariciye vekili Salih Özcan kimdi
Bediüzzaman’ın hariciye vekili Salih Özcan kimdi?

Salih Özcan’ın hayat hikayesini merak edip hayretten hayrete koştuğumda, hasta olduğunu ve ziyaretçi kabul edemediğini de duymuştum. Bu sebeple tanışmak da nasib olmadı. Mehmet Erken yazdı.
05/08/2015 15:03
Sarsılmaz Bir Azim Sağlam Bir İman Ahmet Muhtar Büyükçınar
Sarsılmaz Bir Azim, Sağlam Bir İman: Ahmet Muhtar Büyükçınar

Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocanın Kur’an okuma öğrenme sevdası kalbine düştüğü andan itibaren yürüdüğü ilim yolunda karşılaştığı hocalar, ona aktardıklarını başkalarına öğretmesini ve bu iş karşılığında para almamasını öğütlemişlerdir. Kâmil Büyüker yazdı.
09/04/2016 14:02
Sovyetler döneminde oruç ve Ramazan'a dair
Sovyetler döneminde oruç ve Ramazan'a dair

'Günah-sevap, helal-haram, Allah korkusu her vakit milletin kalbinin derinlerindeydi. İşte o gönül derinliklerine tanrısızlar hiçbir zaman hâkim olamadılar.' Doç. Dr. Kutlukhan Şakirov'un eski Sovyetler döneminde yaşanan Ramazanlara dair bir yazısını ç-alıntılıyoruz.
06/07/2015 14:02
Sudan'da iftara 'suyun içilmesi zamanı' derlermiş
Sudan'da iftara 'suyun içilmesi zamanı' derlermiş

'Sudan’da bayram namazı camilerde değil, büyük meydanlarda kılınır. Bayram namazı bitince herkes birbiriyle bayramlaşır.' Dr. Tarig Nour'un Sudan'da yaşanan Ramazanlara dair bir yazısını ç-alıntılıyoruz.
03/07/2015 16:04
Sizler benim kabul olunmuş dualarımsınız
Sizler benim kabul olunmuş dualarımsınız

Üstad Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi’nin hatıralarını içeren Hatıralar serisinin 4. kitabı uzun bir bekleyişten sonra yayınlandı. Mehmet Emin Başalp yazdı..
18/08/2014 15:03
Amerikalı Müslümanların serüvenine uzağız
Amerikalı Müslümanların serüvenine uzağız

Muhammed Russell Webb ilk mühtedi Amerikalılardan biri. Celal Emanet'in 'Amerika’da Bir Osmanlı' kitabı onun hayatını aktarmakla kalmıyor, Amerika’da Müslümanların tarihi hakkında da geniş bilgiler içeriyor. Mehmet Erken yazdı..
28/04/2014 16:04

 

Son 1 haftada Mısır’da yaşanan olaylar Müslüman coğrafyalara olan ilgimizi yeniden canlandırdı. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak birçoğumuz Ihvan-ı Müslimin hareketinin 2013 yılı itibari ile geldiği nokta hakkında yeterince bilgi sahibi değiliz. Ancak bu bilgi eksikliğine rağmen Müslümanların Ihvan hareketine olan sevgi ve saygısının sebebi acaba neydi?

Bu konu hakkında düşünürken karşıma çıkan eser, yakın tarihimizi alakadar eden diğer birçok konuda olduğu gibi, Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratı oldu. Üstad Ali Ulvi Kurucu, kitabının 50 sayfasını Hasan el-Benna ile anekdotlarına ayırmıştı; kişiliği, irşad ve terbiye metodu, Ihvan’ın yolu, hilafet ve İslam dünyasının vaziyeti gibi konular hakkında çarpıcı bilgiler içeriyordu. (Ali Ulvi Kurucu: Hatıralar, İstanbul: Kaynak, 2007, s. 249-296)

Bu güzel hatıralardan kendime düşen payı çıkarmak yerine ç-alıntı yapıp okurların istifadesine sunmanın daha faydalı olacağını düşündüm. İşte Ali Ulvi Kurucu’nun kaleminden Hasanül Benna ile yaşadığı ilk ve son buluşmalar ve Ihvan’ın dört prensibi:

Hassas, dikkatli, zeki insan

Önümüzden sarıklı, sakallı, maşlahlı bir zat geçiverdi. Yanında dört-beş kişi vardı. Fakat dikkatimizi çeken 35-40 yaşlarındaki bu zat hepsinden canlı ve süratli gidiyordu. Mustafa Runyun, “Yahu İhvanü’l-Müslimin’in mürşidi olan Hasanü’l-Benna bu işte…” deyince durduk, merakla, hayranlıkla arkalarından baktık.

Hasanü’l-Benna hassas insan, dikkatli, zeki insan. Bizi duymuş. Hemen durdu, geri döndü. Selam verdi. Elimizi sıktı. Ayrı ayrı ismimizi, mesleğimizi, nerede kaldığımızı sordu. “Şu halde komşuyuz” diyerek bizi sohbetlerine davet etti. “Salı günleri akşamla yatsı arası sohbetlerimiz var. Kardeşler sohbetidir. Buyurun teşrif edin, beklerim” dedi.

O kadar tatlı bir tebessüm, o kadar tatlı bir alâka… Gözlerinden çıkan şua ruhuma aktı, aklımı, hissimi yaktı.

Ihvan’ın dört esası

Ihvanü’l-Müslimin’in dört esas üzerine bir şiarı, parolası vardı:

Gayemiz Allah’dır.

Liderimiz, rehberimiz, önderimiz Muhammed Mustafa’dır. Onun peşindeyiz, nereye giderse oraya gideriz.

Anayasamız Kur’an’dır. O ne emrederse onu yapar, neyi nehyederse ondan kaçınırız.

Yolumuz cihaddır. Davamızı yaşatmak, Müslümanların maddi manevi varlığını benliğini korumak için mücadele ederiz. En büyük emelimiz Allah yolunda şehid olmaktır.

Arapçası şöyle: Allah’u gâyetunâ, ve’rrasuü zaimunâ, ve’l Kur’anu düstûruna ve’l-cihâdu sebîluna, ve’l mevtu fî-sebilillah esmau emânininâ…

Son görüşmemiz:

Merhum üstad Hasanül Benna 1948 yılında hacca geldiğinde görüşmüştük. Bu onun son haccı ve son görüşmemiz oldu. Büyük insan, büyük Müslüman, bu mücahid adam, bu hacdan dört ay sonra Şubat ayında Kahire’de İslam düşmanı yerli hainlerin ve yabancıların tertip ettikleri bir süikast neticesinde altı kurşunla vurularak şehid edildi.

Son haccında bayramın ikinci, Mina’nın üçüncü gecesi idi. Üstad Benna konuşma yapacak diye ilan edildi. Mısır sebili civarında çadırlarda konferans verecekti. “Herkes gelebilir, davet umumidir” diye haber verildi. Her tarafa teller çekildi, hoparlör teşkilatı yapıldı.

Üstad, akşam namazından sonra konuşmaya başladı. İslam davası nedir? Dava uğruna nasıl fedakârlıklar yapılmalı, nasıl çalışılmalıdır? Eksiklerimiz nelerdir, neler yapmalıyız? diye anlatıyordu.

O sırada sarıklı cübbeli yaşlı bir zat söz istedi. Tanışıyorlarmış. Mikrofunu verdi. Adam konuşmaya başladı:

“Allah selamet versin, bu Şıh Hasanül Benna’yı çocukluğundan beri tanırım. Gözlüğünün camı yeşildir. Kara kayaları, siyah ufukları bile yeşil görür… İyimser bir insandır… Yahu, İslam dünyasının hali bellidir. Ölmüş, ölmüş..! Sen ölmüş topraktan medet bekliyorsun. Toprak ölmüş, yağmur yok, kurak, çorak.”

Yaşlı zat, böylesine bir ümitsizlik içinde konuştu ki herkesi bir kasvettir sardı. Merhum üstad mikrofonu tekrar eline alınca yine meşhur tebessümü ile şunları söyledi:

“Kardeşlerim, konuşan zat kimdir biliyor musunuz? Bu zat Kudus-i Şerif ayanındandır. Filanlardandır. Bu Hocaefendinin ailesinden nice büyük âlimler, fazıllar, şeyhler gelmiştir.

Biz yangını gerilerden, uzaktan duyuyoruz. Gazetelerden okuyor, resimlerde seyrediyoruz. Bu Hocaefendi ise yangının içinden geliyor. Ateş düştüğü yeri yakar derler. Hoca dertlidir. Onun gördüklerini kimse görmedi. Onlar Filistin’de istila tehditlerinin en reziline uğradılar.

Tarih boyunca Peygamberleri öldüren, onların mübarek kanlarını döken bir düşmana çattılar. Yahudi denen bu kavim her yeri işgal edip yakıp yıkmakla tehdit ediyor ve dediğini de yapıyor. Ufuklarda daha da kara günler görünmektedir.

Neden çabalıyoruz

Hocaefendi ızdırap içinde konuşurken içimden “Allahım hocama bir ayeti kerime ile cevap vereyim. Acaba ne diyeyim” diye gönlümden niyaz etti. Rabbim şu ayeti kerimeyi ilham buyurdu:

Estaizubillah: Ve iz kalet ümmetün minhum…

Ayetin manasını açarsak buyuruluyor ki:

Geçmişte Allah yolunda çalışan Peygamberlere ve onların takipçileri varisleri olan mücahidlere bazı meyus kimseler dediler ki: Ey Allah’ın kulları Cenab-ı Hakk’ın kahrına ve gazabına müstahak olmuş, İlahi gazabı, cezayı hak etmiş topluluklara vaaz ve nasihat edeceğiz diye niye yürek tüketip duruyorsunuz?

Yahu Allah’ın helakını hak etmiş, o münkir, nankör, gafil, her belaya müstehak olmuş kavimlerle neden uğraşıp da kendinizi yoruyorsunuz?

Belki dinlerler

O mübarek mücahidler şu cevabı vermişler:

Cenab-ı Hakk’ın huzuruna vardığımızda beyan edeceğimiz bir özrümüz, bir mazaretimiz olsun diye bunu yapmaktayız. Yarın huzur-u ilahide: Allah’ım biz çalıştık, çabaladık, didindik, yorulduk; ne yaptıksa elimizden bir şey gelmedi, diyebilmek için bu yorgunluğa katlanıyor, bu çabayı gösteriyoruz.

Hem oturup bir iş göremeyeceğiz, hem de “ne yapalım olmadı” mı diyeceğiz?

Ve leallekum yettekun: Belki söz dinleyenler olur, belki Allah’a dönerler, hakkı kabul ederler.

İşte Rabbim kalbime bu ayetlerle cevap vermemi ilham etti, Hocam’a cevap olarak bu ayetleri okuyorum.

Hasanül Benna’nın bu sözleri üzerine Hocaefendi tekrar mikrafona geldi ve şöyle dedi: “Evladım, faziletine çocukluğundan beri hayran olduğum aslan Hasanül Bennam. Ya veledi, ya habibi, ya Hasan… Yine senin şahid getirdiğin Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Hikmet denen nimeti Allah dilediğine verir. Kendisine hikmet verilenlere çok şeyler verilmiş olur. O kul, neler kazanmış olur neler… Ey benim kendisine hikmet verilen oğlum. Gönlümdeki yeisleri aldın, kaldırdın. Ben de seninle beraberim, buyur devam et, ben de kardeşlerim gibi dinliyorum…”

Vefatı haberi

Hasanül Benna 1949’da Kahire’de vefat etti. Altı kurşunla vuruldu. Yaralarından kanlar akarak şehid oldu. Ben o sırada Medine-i Münevvere’de idim. Vefatını işittiğim günkü kadar anamın babamın vefatlarına üzülmedim desem caizdir. Çünkü onlar yalnız benim anam babamdı. Şehid Benna ise milyonlarca gencin manevi babasıydı.

Vefatını işittiğim gün ruhu için bir hatime başlamıştım. Bitirince bir gece yarısı namazından sonra Ravza-i Mutahhara’da hatimi ruhuna gönderdim; mahzun ve mükedder, ağlayarak evime geldim.

Rüyada birlikteyiz

O gece rüyamda kendimi mahşer meydanında buluyorum. Arasat meydanı. Tarife sığmayan bir kalabalık… İzdihamın, sıkıntının tarifi kabil değil. O sayısız kalabalık tren bekliyor. Tren gelecek ve herkes o trenle bu meydandan gidecekmiş.

İzdiham arasında “tren geliyor” sesleri duyuldu. Sonra tren de düdük çalarak, dumanlar savurarak göründü… Büyük telaş içerisindeyim: Allah’ım bu kalabalıkta ben bu trene nasıl binebilirim? Nasıl kurtulurum? Büyük sıkıntı çekiyorum.

Derken kendimi istasyonun kenarında buldum. Tren durdu. Aramızda bir adam var. Hasanül Benna merhum, siyah sakallı, sarıklı, üzerinde deve yününden kahverengi bir maşlahla trenin kapısından göründü, bana elini uzattı: Ben de trene atladım. Beni üzerindeki maşlahın altına alıp sardı, beraber gittik.

Uyandım. Uzun zaman kendime gelemedim.

O sevdiğim insan, o davası uğrunda şehid olan insan, inşallah bana şefaat edecek dedim. Böyle vecd içinde kaldım.

İkinci rüya

Birkaç gün içinde yine merhum üstadla ilgili bir rüya daha gördüm. Bir yerde konferans veriyordu. Konuşması bitince görüştük. Halimi hatırımı sordu. Çalışıyor musun dedi? Efendim duanızı beklerim dedim. Bana dua etti. “Allah muvaffak kılsın, imanına kuvvet versin, bütün varlığını benliğini Kur’an nuruyla aydınlatsın” dedi.

Baktım gömleğinin yakasında bir eskime, bir sökük var. Bir iğne çıkardım cebimden. İğnem varmış. O şeyi diktim. Yakasındaki o eskimiş yeri diktim. Öyle uyandım… Allah rahmet eylesin.

 

Harun Doyran ç-alıntıladı





Yorum
YOL
Mustafa Yolcu Dörtyol
Bedenimiz burada ama yüreğimiz Mısır’da Duamız talebelerine Ve yolun yolumuz olsun, sonun sonumuz olsun inşaallah
13/07/2013, 09:13