, 24 Mayıs 2018
Bu kitabı herkes okuyamaz

7529

Bu kitabı herkes okuyamaz!

Aydınlanmanın karanlığında bir kılavuz kitap: Modern Dünyada Müslümanlar

İlgili Yazılar
Bir Zamanlar Anadolu da Filminin Perde Arkası Evvel Zaman'da
Bir Zamanlar Anadolu’da Filminin Perde Arkası Evvel Zaman'da

''Bir Zamanlar Anadolu’da'' filminin hikâyesine sahip olan ve filmde de muhtar rolünü oynayan Ercan Kesal, 'Evvel Zaman'da filmin perde arkasını yansıtıyor. 'Ben biraz da kıyamet gününe hazırlanır gibi hazırlanmıştım filmin çekimlerine' diyor Kesal kitapta.. Mehmet Akif Öztürk yazdı.
09/05/2018 12:12
Acının Sük tu ve Dile Gelmezliği Öyle miymiş
Acının Sükûtu ve Dile Gelmezliği: Öyle miymiş?

Bu kadar çok taraflı, çok çeşitli, böylesine bol çağrışımlı bir metin yazabilmek elbette mümkün ama bu ne için yapılıyor sorusunu askıda bırakmamak da bir endişe olarak dikkate alınmalı. Şule Gürbüz, ''Öyle miymiş?'' kitabında bu dikkatten sanki özellikle kaçınmış ve okuru, okuduklarını herhangi bir ‘bağlam’a oturtamama endişesi ile baş başa bırakmış. Cengiz Aydoğdu yazdı.
20/03/2018 11:11
Murat Belge Ahmet Haşim den ve Şiirden Anlar mı
Murat Belge, Ahmet Haşim’den ve Şiirden Anlar mı?

''Şairaneden Şiirsele Türkiye’de Modern Şiir'' kitabının önsözünden anlıyoruz ki Belge, roman ve öykü dersleri de vermiş. Şiire böyle eğik bakan bir gazeteci-akademisyen roman ve öyküyü de bu ideolojik ve eksik-yanlış bilgi ve Marksist yaklaşım ile işliyorsa yandı gülüm keten helva. Başka bir açıdan popüler kültür bakışı bu. Kâmil Yeşil yazdı.
28/02/2018 08:08
Hatice Meryem İlk Kitaplar Bir Yazarın Memleketi Gibidir
Hatice Meryem: İlk Kitaplar Bir Yazarın Memleketi Gibidir

''Yazmak ve görünür olmak arasında zaten ters bir bağlantı var bana göre. Görünür olmak isteyen kişi sahne sanatlarına yönelmeli. Yazmak çok içe dönük bir şey. Hatta kapanmayı, gizlenmeyi, içeriden haberler vermeyi gerektiriyor.'' Hatice Meryem, eserlerine ve yazı ile ilişkisine dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.
23/02/2018 11:11
Sanki Bir Münzevi Hayatın Sırrını Fısıldarmış Gibi Öyle miymiş
Sanki Bir Münzevi Hayatın Sırrını Fısıldarmış Gibi: Öyle miymiş?

Masalsı, muğlak, olaysız anlatımıyla Şule Gürbüz kendine has gizemli dünyasından sesleniyor ''Öyle miymiş?'' kitabında. Sanki bir mağaraya çekilmiş münzevi bilge konuşuyor ve yığınlar onu dinliyor. Recep Şükrü Güngör yazdı.
27/12/2017 11:11
FETÖ Konusunda Bir Erken Uyarıcı Can Kozanoğlu
FETÖ Konusunda Bir Erken Uyarıcı: Can Kozanoğlu

Can Kozanoğlu’nun özel kaynakları yok. O basını takip etmiş ve malzemeyi basından toplamış. ''İnternet Dolunay Cemaat'' kitabında Can Kozanoğlu kendi tespitleriyle gazeteci öngörüsünü birleştirmiş ve tarihe not düşmüş. Zamanında fark edilmemiş. Kâmil Yeşil yazdı.
08/09/2017 08:08

Son iki yüz yıldır Müslümanların yaşadığı değişimin/dönüşümün irdelendiği, İslamcı muhayyilenin modern paradigmayla olan sorunlu ilişkisinin soy kütüğünün çıkarılmaya çalışıldığı bir kitap Modern Dünyada Müslümanlar. 

Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada MüslümanlarKitabın yazarı Abdurrahman Arslan. İletişim yayınlarından çıkan kitabın en büyük özelliği ortaya bir kitap çıkarmak için yazılmış olmaması. Çünkü kitaptaki makaleler farklı zamanlarda, farklı dergilerde (Bilgi ve Hikmetİlim ve SanatBirikim vs.) yayınlanmış bulunmakta ve İletişim’in isteği üzerine kitaplaştırılmış.

Cemil Meriç’in kitapla dergiyi kıyaslarken kitap için “Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür.” derken, dergi için de “Dergi, hür tefekkürün kalesi.” deyişini hatırlatmak, kitaptaki makalelere olan yakınlığı biraz daha arttırır sanırım.

Kitap başlıca dört ana bölümden oluşuyor:

İlerleme Miti Karşısında Gelecek Arayışı,

Sekülerizm/Dünyevileşme ile Yüzleşme,

Demokrasi: Nasıl Bir İtiraz,

Ulus-Devlet Kuşatması Altında.

Her ne kadar kitabı oluşturan makaleler farklı zamanlarda yazılmış olsa da bölümler arasında bir bütünlük söz konusu. Modern batının yaşadığı dönüşüm sürecini tüm dünya insanları/halkları için birkader telakki eden zihniyetten nasibini alan Müslümanların, nasıl bu hataya düştüklerini incelerken bu hataya düşmemek için ‘ne’lerin ‘nasıl’ yapılacağına dair ipuçları da vermeye çalışmakta Arslan.

Mağlubiyetin sebeplerini kendinde değil, dinde bulmak! 

On dört asır gibi uzun bir tarihe sahip olan ümmet-i Muhammed'in(a.s), köklü bir geçmişe sahip her kültür dünyası gibi tarihinde zaferlerin olduğu gibi mağlubiyetlerin de var olduğunu söyleyen Arslan, şu hakikate dikkat çekiyor: ”Fakat her defasında mağlubiyetlerin sebebini kendilerinde ve yaptıklarında arayarak derlenip toparlanmış, yaralarını sarmış ve güvenlerini yitirmeden Allah'a yönelmiş, yollarına devam etmişlerdir. Oysa modernitenin gücü İslam dünyasının sınırlarına ulaştığında, Müslümanlar bütün tarihleri boyunca hiç düşünmedikleri bir şeyi yapmaya kalkarak, mağlubiyetlerinin sebebini hep kendilerinde bulurken, bu kez başka yerde arayacaklardır. Ve ilk defa mağlubiyetin sebebini kendi dışlarında yani dinlerinde görecek; dinlerini tartışma konusu yaparak onu suçlayacaklardır.”(S. 20).

İki tavır!

Ardından, kendi dilini başlangıçta din ile girdiği ilişki sonucunda oluşturan modernite ile İslam dünyasının karşı karşıya geldiği zaman, Müslümanların iki ayrı tavrı takındığını söylemekte: Birincisi; karşılaşılan kültür dünyasının masum olmadığını, hiç bir değerden bağımsız/nötr olmadığını, aksine Hristiyan hayat evreninin değişik bir formu olduğunu söyleyen ulema ve halk tavrı. Ki bunu yazar modernitenin reddi olarak görmekte ve verilen cevabın “Gâvur icadı” olduğunu söylemekte. Öte yandan ikinci tavır (üstadın asıl üzerinde durduğu ve düşünsel temelleriyle, varsayımlarıyla hesaplaştığı tavır budur) ise İslam dünyasının geri kaldığını söyleyen, eğer “terakki” olmazsa bu “zilletten(!)” kurtuluşun mümkün olmadığına vurgu yapan aydınların/münevverlerin tavrı.

Terakkiciler homojen değil!

Terakkinin gerekliliğine vurgu yapan ikinci kesim homojen bir yapı arz etmemektedir. Zira dinin/İslam'ın terakkiye mani olduğunu, eğer muasır medeniyetler seviyesine ulaşılmak isteniyorsa İslam'ın Müslümanların hayatlarındaki belirleyici rolünden vazgeçmesini isteyen, İslam’ı toplumun kültürel zenginliklerinden(!) olan her hangi bir argümana indirgemeye çalışan laikler olduğu gibi; bu kesim içerisinde İslam’a form olarak bağlı kalmak isteyen, modern batının ilmini ve teknolojisini alırken ahlakını almak istemeyen ilk dönem İslamcılar da mevcuttur.

İslam dünyasında forma öncelik vererek içeriğin de değişimini isteyen, bunu totaliter bir şekilde halka dayatan modernleşme biçiminin ilk temsilcisi olarak II. Mahmud’u ve bu geleneğin Cumhuriyet Türkiye'sindeki sürdürücüsü olarak M. Kemal'i gösteren yazar (s. 23), bu tavrın halk arasında makbul bir yere oturmadığını söylüyor. II. Mahmud’a Müslüman tebaanın “gavur padişah” demesi buna örnek gösterilebilir veya deist olduğu bilinen M. Kemal'e halkın yaklaşımı da misal getirilebilir.

Muhafazakar Modernleşme!

Forma öncelik veren modernleşme biçiminden daha tehlikeli olan ve halk tarafından çok rahat içselleştirilebilen tavır ise form olarak İslam'a bağlı kalırken içeriğin modern bir tarzda yorumlanması fenomenine vurgu yapan muhafazakâr modernleşmedir. II. Abdülhamid ile başlayan bu sürece ilk dönem İslamcıları çok büyük umutlar bağlamışlardır. Israrla tekrarlanan “Batılıların bilimini ve tekniğini alalım ama ahlakını almayalım.” söylemi, modern batıyla karşılamanın şokunu atlatamamış Müslümanlar için bir çıkış yolu olmuştur. Oysa tecrübe ettiğimiz tarih bize göstermiştir ki amaçlarımız kadar araçlarımızın da kendi kimliğimize ait olması gerekir. Ya da kullandığımız araçlar kendileriyle beraber hayat tarzlarını da getirirler. Ve maalesef II. Abdülhamid ile başlayan bu süreç DP ve '80 sonrasında Özal ile devam etmiş, günümüzde ise AKP'nin elde ettiği imkân/nimetlerle(!) ivme kaybetmeden devam etmektedir.

İlk modernleşme askeri modernleşme!

Müslümanların moderniteyle tanışmaları/karşılaşmaları ilk olarak askeri alanda olmuştur. Mağlubiyetlerin getirdiği kompleksle düşünmeye başlayan çoğu Müslüman münevver-aydın, yenilginin altında yatan sebep olarak ordunun teçhizat-teknik olarak geri kalmasını ve asırların birikimine sahip, kendine has metodolojisi yani usulü olan medreseyi işaret etmişlerdir. Yapılan bu tespit beraberinde modernleşmenin ilk olarak askeri kurumlarda ve eğitim kurumlarında yapılması gerekliliğini getirmiştir. Fakta masum ve haklı gözüken bu değişimin sonuçları istenen noktalara varamamıştır.”Modern ordu ve modern eğitim kurumlarının ithali ya da inşası ile meselenin çözülebileceğine duyulan inanç, neticede İslam'ın geleneksel iki önemli kavramı ve kurumunumahiyet ve toplumsal işlev olarak değiştirmiş oldu: bunlardan biri 'cihad' diğeri de 'medrese'dir.”(s. 118).

Paganist Roma ve sekülerleşme

Hz. Mesih (Allah onu esirgesin) İslam'ı tebliğ ettikten sonra o günün mü'minleri için en büyük tehlikenin paganist Roma olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Bunun farkında olan Hıristiyan mü'minler, Roma hayat tarzının ayırıcı vasfı olan üç alana: Roma'nın cinsel anlayışlarına, para kazanma şekline ve ırkçı anlayışlarına baştan beri katılmamaya çalışmaktaydılar(s. 142). Ancak Roma Pavlus'un pagan (müşrik) Roma adetleriyle Hz. Mesih'in tebliğini karıştırıp ortaya yeni ilahi-pagan din anlayışı çıkarmasıyla Hıristiyanlık ilk darbeyi almış bulunmaktaydı. Yüzyıllar sonra yine bir din adamı olan Luther ise meşhur üçlü ayırımı yaparak Hıristiyanlık için artık geri dönülemez bir yola girişin ilanını yapmış olacaktır: Dünya ile ahiretin, ruh ile bedenin ve din ile siyasetin bir birinden ayrımı. Her birine kendi iktidar alanını vererek insanların parçalı hayatlar yaşamasına, parçalı kimlikler taşımasına sebebiyet veren ayrım… Bundan sonra kutsal kitap merkezli bir sosyal/siyasal düşünce, hayat tarzından akıl merkezli bir düşünce, hayat tarzına geçiş olmuştur ki bunun genel adı modernleşmedir, özel adı ise sekülerleşme.

Yazarın son yıllarda kendisinden çokça söz edilen 'sivil toplum' hakkındaki görüşleri ise gerek tarihsel süreç içerisinde ifa ettiği görevi gerekse günümüzün post modern dünyasında atomize olan toplumda neye talip olduğunu belirtmesi açısından dikkate değer. Hatta Müslüman entelektüeller arasında en doyurucu cevabı verenin Abdurrahman Arslan olduğunu söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Öncelikle 'sivil' kavramının üniformalının karşıtı olmadığı, erken modern dönemdeki kilise-kral-örf/adet üçlü iktidarına karşı bireyin emansipasyonu/özgürlüğü için her üçüne de mesafeli durmasını ifade ettiğini hatırlatan yazar, 'civil', 'civility' (kent, kente dair -hayat tarzı-) kavramlarını açıklıyor (s. 255). Ve Müslümanların 'birey' değil mü'min-mü'mine, bir aradalıklarının da 'toplum' formunda değil 'cemaat'te mümkün olacağını vurguluyor.

Günümüzde tüm geri kalmış (ne demekse!) ülkeler hızla modern batıya entegre olma çabasında. Fakat bu çabalar olurken özellikle müslümanlar kendi tarihlerinde, kendi hayat evrenlerinde hiç bir gerçekliğe sahip olmayan 'gerilik-ilerilik' kavramlarıyla hesaplaşmalılar ilkin. Aynı yolda olanlar ve aynı hedefe gidenler için 'ilerilik' ve 'gerilik' söz konusudur ancak. Kaldı ki bu kavramsallaştırmayı yapan zihin dünyasının müstekbir yanı diğer kültür dünyalarıyla olan ilişkilerde hep belirleyici olmaktadır.

Son günlerde modernleşmenin Avrupa dışı olmaklığı tartışılıyor. Oysa Arslan'ın da dediği gibi "'Modernleşmenin Avrupalı olmayan biçimi' kavramsallaştırması bile 'Avrupalı' biçimine göre yapılmış bir tanım olmaktan kurtulamayacaktır."(s. 130). Modern Batının dününü, batı dışı tüm insanlığın (buna özellikle İslam Dünyası da dâhil) yarını olarak tasarlayan küresel hegemonyayı kırma gücüne sahip tek hayat tarzı olan İslam'ı, sistemin kendi argümanlarıyla ve diliyle yorumlamaya çalışan modern paradigmanın rahipleri yorulmak bilmez bir çabanın içerisindeler. Müslümanlar olarak tarihin bizden beklediği, soylu duruşumuzu sadece 'BİZ' olarak yapmak, bunu kendi paradigmamıza yaslanmak suretiyle gerçekleştirmek ve mevcut sistemin dışında kalmaktır. " Sistemin kabul edemeyeceği, kendisini var eden moderniteye katılmamak, ona anlamakta zorluk çekeceği bir dille muhalefet etmektir."(s. 141).

Süruş eleştiri üzerine çalışıyor

Kendisini gördüğünüzde 'mütevazılık en çok Müslüman’a yakışır' dedirten üstad Abdurrahman Arslan'ın bunun dışında 'Yeni Bir Anlam Arayışı' (Bilge Adam yay.) adında bir kitabı daha bulunmakta ve bir kaç kitap hazırlığı ile uzunca bir Abdulkerim Süruş eleştirisi üzerinde çalıştığı kulağımıza gelen haberler arasında.

Teşekkürler Abdurrahman Arslan...

 

Taha Enesoğlu tahlil etti

 

GYY'nin notu: Yazı çok güzel, doyurucu Taha kardeş, lakin bu iş müstear isimle olmaz! Bu memleketin nitelikli gençleri ortaya gerçek isimleri ile çıkmadan olmaz bu iş.





Yorum
güzel olmuş
e.aykut
Sosyal konuları yorumlamak zor bir iştir.yarı müneccimlik ister bence sizinki sadece görüş ama iyi olacktır zamanla.
30/05/2016, 11:17