, 16 Aralık 2017
Necati Mert'ten 'Hikaye' ve 'Öykü'ye Dair Süreklilik Niçin Esirgenir 'Hik

Necati Mert

1456

Necati Mert'ten 'Hikaye' ve 'Öykü'ye Dair: Süreklilik Niçin Esirgenir 'Hikâye'den?

''Fakat hangi sanat, fakat hangi tür durduğu ilk yerde hâlâ? Fotoğrafın icadıyla resim değişti, sinemayla da roman; ama değişimden sonrakilerin adı yine resim, yine roman. Süreklilik niçin esirgenir 'hikâye'den?'' Necati Mert'in Hece Öykü dergisinin 70. sayısında yayınlanan ''Hikaye de Öykü de'' başlıklı yazısını alıntılıyoruz.

İlgili Yazılar
Ekim 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış
Ekim 2017 Dergilerine Genel Bir Bakış

Şehir ve Kültür, Dil ve Edebiyat, Temmuz ve Hece Öykü dergilerinin Ekim 2017 sayıları hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
19/10/2017 11:11
Hece Öykü dergisinin 83 sayısı çıktı
Hece Öykü dergisinin 83. sayısı çıktı

Hece Öykü dergisinin Ekim/Kasım 2017 tarihli 83. sayısı çıktı.
07/10/2017 10:10
Dergilerin Ağustos 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış - 2
Dergilerin Ağustos 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış - 2

Mustafa Uçurum, dergilerin yeni sayılarına değinmeye devam ediyor. Bu yazıda da Şehir ve Kültür, Hece Öykü, Türk Dili, Yarın, Dil ve Edebiyat ve Tahrir dergilerinin Ağustos 2017 tarihli yeni sayılarını detaylı bir şekilde konu ediniyor.
29/08/2017 11:11
Dergilerin Haziran 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış
Dergilerin Haziran 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış

Dergiler haziran ayına ramazan bereketi ve huzuru ile girdiler. Haziran ayı dergileri hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
20/06/2017 13:01
İskilipli Atıf Hocayı kim unutur
İskilipli Atıf Hocayı kim unutur?

Hayati Koca, Ömer Faruk Dönmez'in hikâyeleri üzerine yazdı ve aforizmalarını derledi. Dunyabizim.com ç-alıntıladı.
31/08/2010 08:08
Çağdaş Kürt öykücülüğü
Çağdaş Kürt öykücülüğü

HECE Öykü dergisinde sekiz adet Kürt öyküsü çevirisi okurlarını bekliyor..
15/12/2010 18:06

Hikâye” kelimesi varken “öykü” niçin çıkarılır, anlamış değilim. “Hikâye”nin anlatamadığı bir şey oldu da onu mu anlatmakta “öykü”? Tersine, “hikâye”dir kapsamı geniş olan. Türkçe Sözlük, üçü terim olmak üzere “hikâye”nin beş anlamını verir basitinden. Beş de bileşiğini gösterir: Hikâye etmek, hikâye bileşik zamanı, uzun hikâye, hayat hikâyesi, yılan hikâyesi. Ki bileşiklerin de ikisi terim, kalanı adeta kalıplaşmış söz. “Öykü”de bunlar yok. “Öykü” tek anlamlıdır ve “edebiyat türü” anlamında terimdir. Ömer Seyfettin’in, Haldun Taner’in, Tomris Uyar’ın yazdıklarıdır. “Öykü” sadece bu anlamıyla “hikâye”nin yerine kullanılabilir. Onda bile her zaman değil. Örneğin “hikâye bileşik zamanı” terimdir, fakat “öykü bileşik zamanı” denilemiyor; “hikâye” ile diğer iki kelime birlikte terimdir çünkü; araya “öykü” girdiğinde birlik bozuluyor. Bozulmayabilir de. “Uzun hikâye”yi “uzun öykü” yaptığımızda anlam değişmesi olmuyor örneğin. Her ikisi de Yalnız Efe için kullanılabilir. Ama “anlatılması vakit alacak olay” anlamında “uzun öykü” kullanılabilir mi? Keza anlatılmak istenmeyen bir konuyu geçiştirmek için kullandığımız kalıp da “uzun öykü” değil “uzun hikâye”dir.

Fakat “öykü” kelimesini sevenler bugüne kadar onda oluşmamış anlamları ona yüklemeyi de pek seviyorlar. “Bu kadar da olmaz, anlattıkları hep öykü!” yahut “Ne olupbitti geldim hepsini babama öykü ettim” gibi cümlelerle karşılaşabilirsiniz, şaşırmayın! Nasıl ki “nur” kelimesini demode bulanlar da, sevdiklerinin ölümleri ardından, “Işık içinde yatsın!” diyorlar. Olmaz böyle şey! Dil ne bir şahsın, ne bir kurumun, ne de şu bu sınıfın! Devletin bile değil. Milletin. Kelimeyi o yapar, deyimi, atasözünü o bulur. Dilbilimciye, dil bilginine bile düşen, milletin diline müdahale etmek değil, milletin konuşma dilinden dilin iç dış yapısını tanı(t)mak, kurallarını çıkarmaktır. Yazar da kaynak olarak konuşma dilini bilir, tarzını oradan alır.

Türkçe Sözlük’e öykü’nün girişi 1974’tedir

Sahi, “hikâye” varken neden “öykü”? Yoksa dile yerleşmiş, deyimini, tamlamasını yapmış, şarkılara girmiş, hatıra biriktirmiş kelime “hikâye” değil de “öykü” mü? İmkânsız! 1932-35 yılları dilden Arapça, Farsça kelimelerin tasfiye edildiği, gönderilenlerin yerine halk ağzından söz derlendiği, eski metinlerden kelime tarandığı yıllardır, TDK bunları karşılıklı veren kılavuz kitaplar basar, biri de Tarama Dergisi’dir, basım yılı 1934, “hikâye”yi ikame etsin için yirmi iki alternatif vardır içinde: “Erteği”, “höçek”, “ötkünç”, “sürkeç”  gibi unutulmuş, ölmüş kelimeler; fakat “öykü” yoktur. Türkçe Sözlük’ün 1955’te yapılan ikinci basımında da, 1934’ten sonraki taramalarda rastlanmış olacak, “TD” notuyla “öykünmek” vardır da “öykü” yoktur. Sözlük’e 1974 baskısında girer sanırım, onun tıpkıbasımla çoğaltılmışlarında da haliyle. “Öykü”, “öykücü”, “öyküleme” girer baskıya, “öykünmek” yerindedir; “öykü” için, “ad” ve “ed(ebiyat terimi)” olduğu belirtilmiş, anlamı da sadece “Hikâye” olarak verilmiş. 1988 basımına kadar “öykü” tek anlamlı kelimelerdendir, bu baskıda “ayrıntılarıyla anlatılan olay” anlamı eklenir öykü’ye, “temel anlam” olup birinci sırada yer alır.  

Türkçe Sözlük’e öykü’nün girişi 1974’tedir ama Nurullah Ataç ilk olarak 1949 yılında kullanır. Ulus’taki 15 Ocak tarihli yazıda geçer biri: “O günlerde oyunculara bakmakla, oyunun konusunu, öyküsünü şöyle bir anlatmakla yetinirdim.” Kelime burada terim olarak değil de “sahnede olup biten” anlamında kullanılmış galiba. Zorlanılmış bence. Keşke hikâye kullanılsaydı. Diğer cümlede “edebi tür” anlamında kullanılmış öykü, o daha doğru: “Korkunç öyküler okumayı sever misiniz?” Yaşar Nabi’nin hazırladığı Osmanlıca – Türkçe / Türkçe – Osmanlıca Kılavuz Sözlük’ün 1968’de yapılan ikinci basımı var elimde, öykü orada da yer almış.

“Hikâye”nin üstüne “öykü”yü kuma getirmek

İkilinin Cumhuriyet’teki hikâyesi böyle. Öncesinde farklı mı sanki! “Hikâye” 1400 yılında giriyor dile, sülasisi HKY, kök anlamı “anlatma, anlatı”. Peki “öykü”? Onun yazılı kaynaklarda ilk yer alışı 1935’te. “Dil Devrimi” yıllarında Denizli ağzından derlenip “hikâye, kıssa” anlamıyla genel dile aktarılıyor. Eski Türkçede “ötgünç” diye bir kelime var “taklit” anlamında, “öykü” bu kökle ilgili olabilir mi? Mümkün. “Öykünmek” fiili de günümüzde “özenmek, taklit etmek” anlamlarıyla kullanılmakta çünkü –bu paragrafın içeriği bütünüyle Nişanyan’dan.

Görülmekte ki “hikâye” kıdemli. İtibarlı. Okura, yazara hiç problem çıkarmamış. Kullanılışlı. Üç heceli kelimeler hele bir de heceleri açık kapalı dengesinde sıralıysalar sesçe de güzel oluyorlar –“hikâye” onlardan. İyi de mutlu evliliğimiz sürmekte iken “hikâye”nin üstüne “öykü”yü kuma getirir gibi getirmek niye? Meselenin püf noktası işte burası.

Dil Devrimi dedikleri, aslında dil planlamasıdır; sözlük, dilbilgisi, yazım gibi doğrudan kendisi için planlanacağı gibi toplum için de planlanır dil ki dil politikası ile anlatılan da budur: Bir çeşit dil mühendisliği. Dilin ne adına politika edildiğine gelince: Cumhuriyet çağdaş ve laik bir toplum/millet –kısaca ulus devlet- yaratma projesidir. Osmanlı değerlerini hedef alır bu yüzden. Osmanlıyla iç içe geçmiş olan İslam vardır gelenekte; laisizm ve Türklük fikriyle işlenmiş milliyetçilik de Cumhuriyet’in silahıdır. Laisizmin başarısı için Osmanlı hatta İslam öncesi Türk ve Anadolu tarihlerinin öne çıkarılması ve Osmanlıcanın tasfiye edilmesi gerekir. Bu da yeni bir “tarih” ve yeni bir “dil” anlayışı demektir. Yani Kemalist milliyetçilik. Fikri karşılıkları Türk Tarih Tezi ile Güneş-Dil Teorisi, kurumsal adlarıyla da Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu.

Gözden çıkarılan Arapça, Farsça kelime sayısı ile onları karşılasın diye derlenen, taranan kelime sayısı o 1934 yılında nerelere varmıştır bilir misiniz? İnanılır gibi değil: 7 bine 30 bin. Gidecekler “hikâye” gibi kıymetler, önerilenler “erteği”, “höçek”, “ötkünç”, “sürkeç” benzeri eciş bücüşler.  

Dilin kendi kelimeleri arasında anlamdaşlık olmaz; iki ayrı dilin kelimeleri arasında olur, fakat dil böylesini bile taşımakta zorlanır. Hicap duymak-utanmak, hane-ev, terbiye-eğitim Arapça ile Türkçenin kelimeleri arasındaki anlamdaşlığa örnek. Fakat dil bunları bile anlam farklılığı getirerek anlamdaşlıktan çıkarıyor, bunu da kıdemli olana genellikle soyut, mistik anlam yükleyerek yapıyor. “Hane” ile “ev” bir başlarına iken –evet- anlamdaşlar; ama cümlede olmayabilirler: “Bir ev aldım” der gibi “Bir hane aldım” diyemiyorsak bundan.

“Hikâye” ile “öykü”nün anlamdaşlıkları da böyle. Yenişememişler. İkisi de ayakta. İkisi de kullanılıyor. Peki, aralarında anlam ayrışması var mı? Hiç yok. Böyle diyorum ya, dili kelime zannedenlerin de efsane yaratır gibi “öykü”ye cazibe üstüne cazibe yüklediklerini bilmiyor değilim.

Ömer Seyfettin “hikâye” anlatıyor, Sait Faik öykü yazıyormuş

“Hikâye” Doğulu imiş. Sözlü geleneğe dayanırmış. Anlatırmış “hikâyeci”. Olay anlatırmış. Hamaset, din, kahramanlık ve aşk öyküleri meddahın ağzından dile nasıl kelime kelime geliyor, ak kâğıda aktarılırken de yine öyle kelime kelime geçiyorsa, küresel çağın hikâyelerini de bu eski dille anlatırmış “hikâyeci”. Sıralı sıralı. “Hikâye” buymuş, bu tarzı benimseyip kullanan da “hikâyeci” imiş.

Ya öykü? Bir kere Batılıymış. Yazılı gelenekten gelirmiş. Anlatmazmış “öykücü”; yazar, yazar, yazarmış. Da ne anlattığı sorulduğunda, öyküsünü sesle okumak olurmuş cevabı. Olay değilmiş, özete gelir bir şey değilmiş yazdıkları çünkü. “Öykü” buymuş, “öykücü” tasvir, tahlil, belge, anlam, ders, ibretlik gibi yükler için değil, sadece öykü için yazar ve öyküyü asla araçsallaştırmazmış.

Bunlar güzel hikâyeler. Ne ki inandırıcılığı yok. O kadar ki dediklerine kendileri bile inanmamalılar. Ömer Seyfettin “hikâye” anlatıyor, Sait Faik öykü yazıyormuş.  Ama Sait’in kendisi bilmiyor öykü yazdığını. Öykü değil “Hikâye Peşinde” koşmaktadır o.

Süreklilik niçin esirgenir “hikâye”den?

Tamam, Ömer Seyfettin klasiktir. Evet, anlatır. Edebiyat, anlatır çünkü. Sait Faik’inki çok farklı elbette. Sait Faik, hissettirir. İmada bulunur. Dolaylı söyler. O da böyle anlatır. Bu benzemezlikten dolayı mı “öykü” imiş onun yazdıkları? İyi de Esendal’ınki de farklı, Tanpınar’ınki de… Onların her birine öyleyse hikâyeden, öyküden başka bir ad vermek lazım. Fakat hangi sanat, fakat hangi tür durduğu ilk yerde hâlâ? Fotoğrafın icadıyla resim değişti, sinemayla da roman; ama değişimden sonrakilerin adı yine resim, yine roman. Süreklilik niçin esirgenir “hikâye”den?

Anlamdaşlığın bozulması için diyeceğim ama ısmarlama olmaz ki o. Milletçe paylaşılmadıkça “jargon” olarak kalır. Yeni bir sanat, yeni bir tür doğuyor da ben de Sait Faik gibi farkında mı değilim acaba? Bildiğim, büyük toplumsal, yapısal değişimler ve dönüşümler şart bunun için de. Rönesans’tan önce günlük yok örneğin. Dram yok, deneme yok, roman yok. Ama Rönesans’ın sacayağında düşünce var, gerçeklik var, birey var. Yani yeni bir tür için gerekli olan her şey. “Öykü” böyle ortamda mı doğdu? Hayır!

“Öykü”de ısrar o zaman niye? Zannım o ki Cumhuriyet projesinin altı ilkeli Kemalist milliyetçilik olduğunun farkında değil kimileri, belki biliyorlar da satışlarını ilericilik, solculuk, sosyalistlik üzerinden yapıyorlar.

Kelime milliyetçiliğinin Dil Güvenlik Kurulu üyesi müfettişleri vardır, yazıyı okuduklarında, “Dilsel gericiliğiniz biliniyor” diyecek ve soracaklar: “Kapsam, ad, sözlük, kaynak, çağdaş, kurum, anlam, ısmarlamak… projesel sözcüklerse siz niye kullanıyorsunuz?”

Cevabı gayet zor!

Kelimelerle benim alıp veremediğim yok; onların dünyaya getirilişleriyle dertliyim ben, ama helalzade değiller diye düşmanı da olamam kelimenin. O kadar ki kızım olsaydı adını “Öykü” de koyabilirdim.

Necati Mert, “HİKÂYE DE, ÖYKÜ DE”, Heceöykü, Sayı: 70, Ağustos-Eylül 2015

http://necatimert.com.tr/1591_HIK%C3%82YE-DE-,-OYKU-DE--Heceoyku,-Sayi--70,-Agustos-Eylul-2015.html

 

Alıntılayan: Hatice Ebrar Akbulut






İlgili Konular