, 22 Ekim 2017
Gemicilerin Çamaşırlarını Yıkadıkları 419 Yaşındaki Çeşme

626

Gemicilerin Çamaşırlarını Yıkadıkları 419 Yaşındaki Çeşme

''İnsan bu çeşmenin yanı başına gidip harap vaziyetini gördüğünde, mavi çölde aylar boyu insan görmeden yol alan gemicilerin karaya çıktıkları anda yaşadıkları duyguları ve bu çeşmeden temiz su içerken neler hissettiklerini düşünüyor. Sıradan bir çeşmenin kim bilir ne çok insan için harika bir hatıraya dönüşen keyifli mazisi oldu.'' Sadullah Yıldız tarihi çeşmelerin bugünkü hallerini gündemimize getirmeye devam ediyor.

İlgili Yazılar
Tarihin Kendi Ortalarda Yok ki Saygısı Olsun
Tarihin Kendi Ortalarda Yok ki Saygısı Olsun

''Görmezden gele gele, ısrarla değer vermemenin sonucu olarak şimdi nerdeyse tamamen yer altına inmiş bu ecdat hatırası sanmayalım ki diğer çeşmelerin de geleceği yeri temsil etmiyor.'' Sadullah Yıldız, asfatın ya da kaldırımın yuttuğu, keşmekeşin ortasında bunalan, tahrip edilen tarihi çeşmelerin izini sürmeye devam ediyor.
16/10/2017 11:11
Bezmi lem Valide Sultan ın Hatırası Atıl Bırakılmasın
Bezmiâlem Valide Sultan’ın Hatırası Atıl Bırakılmasın

Çeşmelerin uzun süredir içinde bulundukları yürek yakıcı perişanlıktaki hâllerini anlatan feryatların, estetik harikaları, mimarî özellikleri ve görsel şampiyonluklarını anlatan metinlerle at başı yürütülmesi gerekiyor. İkisini aynı anda vurgulamanın çelişen bir tarafı varmış gibi dursa da aslında birinin varlığına ikna edilmesi gereken zihinlerimizi diğerinin vurgusu tamamlıyor. Sadullah Yıldız tarihi çeşmeleri yazmaya devam ediyor.
10/10/2017 11:11
Ayakkabı Çekecekleri için Kullanışlı Çeşme Kitabesi
Ayakkabı Çekecekleri için Kullanışlı Çeşme Kitabesi

İstanbul’daki çok sayıda tarihî kıymetimiz harap ve bitap dururken bunlara yalnızca turistik ve ‘olduğu kadar’ gözle yaklaşan idarecilerin olduğu bir şehirde yaşıyoruz. Tarihi çeşmeler de bu görmezden gelmenin maruz kaldığı eserler bütününde bir kalemdir. Sadullah Yıldız yazdı.
04/06/2017 12:12
Çeşmeler Birer Vakıftır ve Vakfın Mülkiyeti Allah a Aittir
Çeşmeler Birer Vakıftır ve Vakfın Mülkiyeti Allah’a Aittir

İslam’da vakıf eserin mülkiyeti bizzat Allah’a aittir. O halde akarı kesilmiş bir vakıf, yıkılmış bir medrese veya suyu kesik bir çeşme aslında neyi akamete uğratmak anlamına gelmektedir? İstanbul’un tarihî çeşmelerini konuşurken neyin konuşulmakta olduğu bu netameli faktör de hesaba katılarak değerlendirmeye alınmalıdır. Sadullah Yıldız yazdı.
29/05/2017 12:12
Çeşmeler Tarihimize Hürmetimizin Ayrılmaz Parçalarıdır
Çeşmeler Tarihimize Hürmetimizin Ayrılmaz Parçalarıdır

‘Tarihî bölge, tarihî eser’ gibi kelimeler bağlamında zikredilen İstanbul yerleşim yerlerinden söz ederken de genellikle eser yoğunluğundan dolayı tarihî yarımadayı hatırlayıp gerisini yeşil, çiçek, böcek sanabiliyoruz. Hâlbuki İstanbul’un her noktası tarihî bölge kapsamındadır, içinde tarihinden eser bırakmadıklarımız bile… Sadullah Yıldız tarihi çeşmelerin izini sürmeye devam ediyor.
17/05/2017 11:11
Tarihi Olmayan Bir İstanbul dan Tiksinmeliyiz
Tarihi Olmayan Bir İstanbul’dan Tiksinmeliyiz

Hüsn-i zan için hiç yerimiz kalmadı ve yıka yıka dibine dayandığımız eserlerin elde kalanlarının önemli kısmının dikkatten kaçmadığı, bile bile görmezden gelinip değersizleştirilmeye çalışıldığı artık kesindir. Bu şehir hepimizin. Bizi yapan bu şehrin hatıralarıdır, onlarsız var olamayacağız ve olacağımız kişilerden peşinen tiksinmeliyiz. Sadullah Yıldız şehrin dört bir yanından tarihi çeşmelerin izini sürmeye devam ediyor.
15/05/2017 10:10

1637 senesinde şimdiki Aksaray ile Yenikapı arasında kalan Langa semtinde doğan Eremya Kömürciyan, coğrafyasında yaşayan farklı kesimler tarafından kullanılan birkaç dili biliyor olmasının yanı sıra ilim ve fazileti sebebiyle kendisine ‘çelebi’ unvanı layık görülmüş bir âlim.

Bu Ermeni aydınını hatırlamanın aynı zamanda Osmanlı tarihinden bahsedilir ve geçmişimiz hakkında konuşulurken bir bakıma mecburî gerekliliği var. Eremya Çelebi, Osmanlı padişahlarını anlatan, İstanbul’un mazisiyle ilgili eserlerin yanı sıra ruzname ve vakayiname de kaleme almış mütebahhir bir tarihçi. Çelebi’nin 1952’de ilk, 1988’de ikinci basımı yapılan (Eren Yayıncılık) XVII. Asırda İstanbul adlı eseri de şehir tarihine meraklı olanları tatmin edecek dolulukta bir karşılaştırmalı üslupla Hrand Der-Andreasyan tarafından zenginleştirilerek neşredilmiş.

Eremya Çelebi bir ara şehri sahil cihetinden seyredip uzun uzun tarif ederken okuru tam da sermest edecek anlatımlarını sürdürdüğü esnada, surların Ahırkapı civarına değindiği satırlarda, “sahilden biraz ileride” diyor, “ağaçlık içinde bir çeşme yapılmıştır. Ara sıra buraya uğrayan gemilerin mürettebatı çamaşırlarını burada yıkarlar.” (1)

Hangi gemilerin mürettebatı ve kimler? İnsan bu çeşmenin yanı başına gidip harap vaziyetini gördüğünde, mavi çölde aylar boyu insan görmeden yol alan gemicilerin karaya çıktıkları anda yaşadıkları duyguları ve bu çeşmeden temiz su içerken neler hissettiklerini düşünüyor. Sıradan bir çeşmenin kim bilir ne çok insan için harika bir hatıraya dönüşen keyifli mazisi oldu; temiz su bulmanın imkânsız olduğu uzun bir yolculuk ve ilk kavuşma anı.

1.

Abdurrahman Şeref Bey’in daha kesin biçimde “Sinan Paşa kasrından elli-altmış adım mesafede cidar-ı sura müstenit bir çeşme harabesi” olarak yerini tarif ettiği eserin kitabesinin bir parçasında Tavernier, “1006 (1598) tarihinin okunduğu” ve “çeşmenin buraya yanaşan gemilere bol su temin ettiği” bilgisini verirken aynı zamanda -herhâlde güvenlik sebebiyle- Topkapı Sarayı’nın sahili olan bu civara söz konusu çeşmeden su almak dışında bir amaçla yaklaşılmasına müsaade edilmediğini ekliyor.

Yol açıldığından sahille arası artık uzayan bu perişan çeşme, içinde sakladığı sayıya gelmez hatırayla birlikte demir parmaklıklar arkasından mahzun ve hırpanî gülümsüyor. Tavernier’in sözünü ettiği kitabeyi bugüne ulaştıramamışız görünüyor; sanki çeşmeyi ulaştırmışız.

Bir çeşme olduğunu anlayabilmemiz için…

2.

İstanbul’un çoğu sahipsiz ve bakımsız bırakılmış çeşmelerini dolaşıp kadrajımıza almaya çalıştığımız (bakınız) dolaşmalarımızın yeni zincirinde, Sarayburnu’ndan sonra şimdi bir de Eyüp’e uzanarak başka bir taneyi ziyaret edelim (2). Aslına bakarsanız yan cihetinde asılı olup restorasyonunun 2008 yılında Eyüp Belediyesi tarafından yaptırıldığını haber veren levhada adı “Hacı Hanım Çeşmesi” olarak verilen bu büyücek bir nişten ibaret eserin ilk yaptıranı Hacı Hanım değil.

1351 (1933) tarihinde çeşmeyi yeniden inşa ettirdiği ikinci kitabede haber verilen Hacı Hanım’dan önceleri Süleyman Ağa adında birinin eseri ilk bina eden olduğu her ne kadar tarihsiz de olsa yukarıdaki kitabeden anlaşılıyor. Ayna taşında bazı kırıkları ve iki silindir sütunun etrafı boyunca çatlakları bulunan çeşmede garip olan bir durum ise ikinci-tamir kitabesinde Hacı Hanım’ın “sâhibu’l-hayrât” şeklinde zikredilmesi. Bir hanım için ‘sâhibu’ değil ‘sâhibetü’ denmesi gerekir. Bu kadar basit bir yazım hatasının nasıl olup da yapılabildiği veya işin içinde anlamadığımız bir başka nüans mı bulunduğuna dair soru işareti burada dursun.

3.

Geçmişte dindar sakinleriyle en az Eyüp kadar meşhur olmuş Çarşamba semtinde, 16. asrın sonunda Darüssade Ağası Mehmed Ağa tarafından yaptırılan külliyeye ait çeşmelerden biriyle daha önce mülaki olmuştuk (9 numara). Filiz Gündüz’ün Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde külliyeye dair maddede verdiği “iki çeşme” bilgisinin kapsadıklarından birinin de Mehmet Ağa Hamamı Sokak’taki bu çeşme olduğunu düşünebiliriz (3). Bir çeşme olduğunu anlayabilmemiz için elimizde yalnızca biçimsel tüyolarımızın kaldığı bu kireç kaplı kutuya bitişik yükselen apartmanın adı da ‘Çeşmeli.’

Musluğun bulunduğu gövde kısmı ve kitabe asılı olduğunu zannettiğimiz üstteki dikdörtgen bölme tahtayla kaplanmış. Çeşmeyi devre dışı bırakmanın oldukça ileri ve zor rastlanır bir seviyesi.

Böyle muazzam bir mirasa karşı bile mi merhamete gelmeyeceğiz?

4.

Cankurtaran Meydanı’nda göreceğimiz çeşme ise bir önceki ziyaret ettiğimiz kadar muzdarip değil (4). Tuğrasında son devir hattatlarının reisi denebilecek Sami Efendi’nin imzası bulunması ve tuğranın da Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıktığı 1876’ya tarihlenmesine mukabil alttaki dört satırlık enfes sülüs kitabenin bundan altmış beş sene öncesinin tarihini (1811) taşıdığına dikkat edelim.

Kitabenin üçüncü satırından (Geldi bir leb-teşne Vâsıf söyledi târîhini) yola çıkarak bir tahminde bulunacak olsaydık, Seyyid Mehmed Ağa’nın yaptırdığı bu çeşmede son iki yüzyılın en meşhur şairlerinden Enderunlu Vasıf ile en meşhur hattatlarından Sami Efendi’nin buluştuğunu söylerdik. Nime’l-ceyşten Seyyid Hasan Ağa’nın hatırası olarak ‘Cankurtaran Meydanı’ adı verilmiş bu bölgede, güzelliğiyle büyüleyen bir tuğra-yazı altındaki hasar almışsa da hâlâ nazenin bakışları olan minik istiridyeli başlığından inen harika fiyonklar taşıyan, Sultan II. Abdülhamid’in parmağı bulunduğu tahmin edilebilecek bu hatıranın, işte, gelin görün ki musluk başlığı sökülmüş ve etrafı tahrip edilmiş durumdadır.

Böyle muazzam bir mirasa karşı bile mi merhamete gelmeyeceğiz?

5.

Azapkapı’daki Mimar Sinan eseri Sokullu Mehmet Paşa Camii’nin bahçesinde, camideki hayır silsilesine bir yerinden dâhil olmak isteyen ama kitabesinde ismi yer almayan birinin hayır eseri duruyor. İki mısralık şiir yazılı alnı olan birinin aksine diğerinin ne kapağında ne gövdesinde yazı var. Kendilerine bir sevap kapısı açarak dünyadan ayrılan bu hayır sahibi iki meçhul kimsenin yadigârları gariban hâlde bekliyor.(5)

Su şırıltısı çıkarıp insanın aradığı huzuru ayağına getirmekle görevli bu güzel hendese

Edirnekapı Kabristanı’nın 15 Temmuz Şehitleri için yenilenen duvar ve parmaklıkları sırasında bulunan bir havuzun yanı başındaki acı mazisi olan çeşmeden de söz etmeliyiz.

6.

Testi setinin arkasında, çeşmeyi duvara bağlayan iki yandaki çıkıntılarda yeni harflerle şu yazılı: “Bu çeşme 1862 senesinde Gümüşsuyu Hastahanesi’nin yanında inşa edilmiştir. 1939 senesinde de Şehitlikleri İmar Cemiyeti tarafından buraya naklolundu.” Çeşmeden çok bir görsel şöleni andıran bu harikanın tepesinde buz gibi duran, iki harften ziyade orak-çekiçe benzeyip tufeylî ve parazit bir manzara arz eden, bulunduğu yere hiç yakıştırılamamış (en azından Beyazıt’taki Bab-ı Seraskerî’nin cümle kapısı tepesindeki gibi direkt yazılsaymış bu kadar kötü görünmezdi) “TC” harfleri ve altındaki “Bir Türk bin hasma bedeldir, ne mutlu Türküm diyene” cümleleri Sultan Abdülaziz’in tuğrası ve çeşmenin kitabesi kazınarak yazılmış.(6)

Kültür AŞ’nin “İstanbul’un 100 Çeşmesi ve Sebili” derlemesinde bu çeşmenin sözü ediliyorsa da şimdiki yazıların nerden çıkıp geldiğinden bahsedilmiyor. Herhâlde Sultan Abdülaziz zamanında günümüz alfabesi kullanılıyordu… Neyse ki İbrahim Hilmi Tanışık’ın eserinden nakille yok edilmiş kitabede ne yazdığı alıntılanıyor: “Su gibi atşâna işrâb eyle târîhin Senih/Kıldı Hân Abdülazîz icrâ becâ âb-ı zülâl.”

7.

Ayrıca kitapta Gül Sarıdikmen’in 2012’de çektiği karede sağlam gözükürken şimdi ‘kitabe’ solundaki dekoratif vazolardan biri yerinden kırılarak çıkmış. Musluğu yerinde olmayan çeşmenin birleşim yerlerindeki kararmalar nedeniyle bazı ince bakımı da söz konusu edilebilir. Fakat şimdilik sevgili okuru niş ve sütun etrafındaki nefaseti daha yakından seyredebilmesi için bu fotoğrafla baş başa bırakalım: (7)

8.

Sultan Abdülaziz hatırasının biraz ilerisinde, mezarlığın yola yakın yerinde hoş bir selsebil duruyor (8). Ağzı kıvrım işlemeli kurnasında “Hayri Arapoğlu tarafından teberru edilmiştir” notu bulunuyor. Yakın bir örneği Topkapı Sarayı Bab-ı Hümayun’undan sonra sağdaki duvar boyunca görülebilecek selsebil mimarisi, İslam bahçe sanatlarının estetik bir parçası. Su şırıltısı çıkarıp insanın aradığı huzuru ayağına getirmekle görevli bu güzel hendesenin ataleti şurada dursun, otoyolun tam kenarında sesini duyurabileceği kimse de zaten yok.

 

Sadullah Yıldız