, 23 Haziran 2017
Fatih i Heykel Dikerek Değil Eserlerini İhya Ederek Yaşatın

Süheyl Ünver'den Çiçek Derman'a

2557

Fatih’i, Heykel Dikerek Değil, Eserlerini İhya Ederek Yaşatın

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren İSMEK’in, belediyenin de yüz akı olan bir dergisi var. Adı El Sanatları. Kamil Büyüker, derginin 22. sayısında yayınlanan Çiçek Derman'ın hocası Süheyl Ünver ile ilgili hatıralarına değiniyor.

İlgili Yazılar
Hat ve tezhib sanatını yeni nesillere aktardılar
Hat ve tezhib sanatını yeni nesillere aktardılar

Üsküdar Belediyesi, geleneksel sanatlar alanına ömrünü adamış iki güzide insana, Prof. Dr. Uğur Derman ve Prof. Dr. Çiçek Derman hocalara bir vefa programı düzenledi. Abdurrahman Oğuz etkinlikten notlarını aktarıyor.
10/02/2015 08:08
Dergilerin Haziran 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış
Dergilerin Haziran 2017 Sayılarına Toplu Bir Bakış

Dergiler haziran ayına ramazan bereketi ve huzuru ile girdiler. Haziran ayı dergileri hakkında Mustafa Uçurum yazdı.
20/06/2017 13:01
Vedalarımız da Okuntu Dergisinin Vedası Gibi Dolu Dolu Olsun
Vedalarımız da Okuntu Dergisinin Vedası Gibi Dolu Dolu Olsun

Üç yılda on sayı çıkan ve kapanış sayısı da Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’na ayrılan Okuntu dergisi, keşke devam etseymiş dedirten bir muhtevaya ve zenginliğe sahip. Alişan Demirci’nin yönettiği derginin bu son özel sayısını yayına hazırlayanlar ise Ali Bayram, Âsım Gültekin ve Esra Özdemir. Yavuz Ertürk, Okuntu dergisinin bu özel sayısına değindi.
16/06/2017 11:11
Yolcu dergisinden Kudüs dosyası
Yolcu dergisinden Kudüs dosyası

İki ayda bir yayınlanan Yolcu dergisinin 83. sayısı “Benim Adım Kudüs” manşetiyle çıktı.
15/06/2017 11:11
Eski Zamanlarda İlim Yolculukları Er-Rıhl tu l-İlmiyye
Eski Zamanlarda İlim Yolculukları: Er-Rıhlâtu’l-İlmiyye

İlim öğrenmeye verilen önem, bizzat ilmin kendisine verilen önemle doğru orantılıdır. Geçmiş nesillerimiz ilim öğrenmeyi hayatın en ciddi meşgalelerinden biri, hatta bir ibadet olarak sayıyor, bu sebeple ilim öğrenme yolunda büyük fedakârlıklara katlanıyordu. Allah’ın sözünü yüce tutmak adına nelerin göze alındığını samimi Müslümanlığın bir ölçüsü olarak görmek doğru ise, bize geçmiş ile bugün arasında sahici bir kıyaslama yapma imkânı veren bir alandan bahsediyoruz: İlim uğrunda yapılan yolculuklar. Mehmet Fatih Kaya’nın Rıhle dergisinin ilk sayısında bir yazısını alıntılıyoruz.
10/06/2017 12:12
Ortası Yaşayan Bir Müze Etrafı Ruhsuz ve Kimliksiz İstanbul
Ortası Yaşayan Bir Müze, Etrafı Ruhsuz ve Kimliksiz: İstanbul

''İstanbul’umuzun daha güzel ve sorunsuz bir şehir olmasını istiyorsak, önce, tarihimizden gelen ortak değerlerimizi yeniden keşfederek bunlar etrafında kenetlenebilmeli, evlerimizi, sokaklarımızı, camilerimizi, okullarımızı, caddelerimizi, ortak alanlarımızı, iş yerlerimizi, sanayi sitelerimizi bu ortak düşünceler ve yüksek idealler etrafında şekillendirebilmeliyiz.'' Erhan Erken'in Şehir ve Kültür dergisinin 34. sayısında yayınlanan yazısını alıntılıyoruz.
11/06/2017 11:11

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren İSMEK’in, belediyenin de yüz akı olan bir dergisi var. Adı El Sanatları.

“El Sanatları” adına bakıp aldanmayın lütfen, çünkü içinde sadece el sanatları değil, İstanbul’da yaşama sanatına dair pek çok önemli ayrıntı da yer alıyor. “Sanat İnsanı ‘Öz’e Ulaştırır” başlığı ile yayımlanan 22. sayısı da bunun canlı şahididir.

160 sayfada sanatın ve İstanbul’a iz bırakmış isimlerin işaretlerini bulduğumuz El Sanatları dergisinin bu sayısında Matrakçı Nasuh, hattat Hâmid Aytaç, mimar Ahmet Kemalettin, mücellit İslam Seçen, Türkiye’nin ilk kadın illüstratörü Sabiha Rüştü Bozcalı, Türkiye’nin ilk grafik sanatçısı İhap Hulusi gibi isimlere dair yazılar ve portreler yer alırken, diğer yandan “Posta Pullarında İstanbul”, “İstanbul’un Kadın Çeşmeleri”, “Minyatüre ‘Üç Fırça’ Dokunuşu” gibi sanatın, tarih ve medeniyetin farklı alanlarına dair başlıklar da yer almakta. Ancak El Sanatları dergisinde ilk defa yayımlanan Süheyl Ünver hatıratı dikkat çekici. Kısa ama çok bir has İstanbullunun zarafet ve nezaketini içinde barındıran hatıraları kaleme alan kişi Prof. Dr. Çiçek Derman.

Kendisi de has bir İstanbul hanımefendisi olan Çiçek Hanım, hocasından devraldığı bayrağı layıkı ile taşıyan isimlerden. Yazı bir günlük intibaını veriyor ama hocası gibi tarihleri bugün gibi canlı sahnelerle sunan Çiçek Hanım, 1963 yılı Mart ayında İ.Ü. Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Enstitüsü’nde başlayan çalışma hayatında Süheyl Ünver hoca ile 22 aylık bir mesai beraberliği yaşamış. En başta hocasından gördüğü çalışma disiplinine atıf yapan Çiçek Derman, hocanın örnek, desen, belge ve resimlerin arşive girmeden mutlaka tarih ve yer isimleriyle not ettiğini, hocanın zamanı değerlendirme, iş disiplini konusunda da kendisinde büyük etki bıraktığını ifade ediyor.

Sanatla arınma, temizlenme seansları

Cuma günleri Tıp Tarihi Enstitüsü’nün büyük salonunda tezhip ve minyatür sanatları üzerine uygulama yapılır imiş. Bu zamanda böyle bir cümle kurmak bile hayal gibi geliyor insana. O günler Çiçek Hanım’ın iple çektiği günlerdendir. Süheyl Hoca yapılan bu sanatlı işler için şunları söylermiş: “Bizler, bir haftanın bütün yorgunluğunu, günlük hayatımızın ruhumuzda ve vücudumuzda topladığı toksinleri, Cuma günleri burada haftada 3-4 saat süren çalışmamızla dağıtıp dinlenmeye, temizlenip arınmaya alışmışız. Her insanın asli mesleği yanında böyle bir ikinci işi olmalı. Olmalı ki, dinlenebilsin. Bu ikinci işi herkes kendi gönlüne göre seçecek ve severek yapacaktır elbette.”

Şehrin boğucu ve yıpratıcı atmosferi içinde böyle sığınılacak muhkem limanlara ihtiyaç var. Süheyl Hoca bunun hakkını veren ve talebelerini bu minvalde yetiştiren birisi.

Vasiyetle ilgili ayetin Süheyl Bey’deki tesiri

19 Haziran 1964 tarihinde ilginç bir şey yaşanır. Hoca enstitüye gelir gelmez Kur’an-ı Kerim’i açar ve Çiçek Hanım’a şu ayeti okur: “Vasiyeti duyduktan sonra değiştiren olursa şüphe yok ki bu işin vebali, ancak değiştirenedir. Muhakkak ki Allah, her şeyi duyar ve bilir.” Neden okumuştur bu ayeti? Onu da yine Süheyl Bey açıklar. Vaktiyle İbnülemin Mahmud Kemal Bey, talebe yurdu olarak vasiyet ettiği evin yıktırılıp iş hanı yapılacağını duyar. Müteessir olur ve dostları İlim Yayma Cemiyeti başkanı Vehbi Bilimer ve Refi’ Cevad Ulunay’ı haberdar eder. Ancak ne yaptı ise de netice vermez, ok yaydan çıkmıştır bir kere. Hoca da ayeti ve manasının onda uyandırdığı hissiyatı bu hadiseyle irtibatlamıştır.

Fatih’i, eserlerini ihya ederek yaşatın

Hatıralardan ilginç bir bölüm ise 1 Haziran 1964 tarihinde Dünya gazetesinin “Fatih’in Heykeli Nereye Dikilmeli?” konulu dosyaya Süheyl Bey’in verdiği cevaptır. Burada da Süheyl Bey meseleyi, soranların zaviyesinden değil, kendi penceresinden değerlendirip cevaplamıştır. Cevaplar hakikaten dikkat çekici: “Fatih Sultan Mehmed’in heykelinin yapılması yerine onun eserleri onarılmalıdır. Çünkü onun şahsiyetini, büyüklüğünü belirtebilecek bir heykel yapılabileceğini hiç zannetmiyorum. Onun şahsiyetini heykelle belirtmek zordur. Ne imar edelim, ne de onu küçük düşürelim. Heykele ayrılacak para ile onun külliyesi onarılmalıdır. Fatih Külliyesi’nin önemli bir bölümü olan Tabhane Medresesi bugün acınacak haldedir. Burayı onarmalı, imar etmelidir. Ancak o zaman heykel dikilmiş olur.”

1964 yılından bugüne bazı şeylerin ancak yeni yeni değişebildiğine şahit olsak da, Fatih’in eserlerini ihya konusunda hâlâ ciddi eksiklerimiz ve kusurlarımız var maalesef.

Çiçek Hanım, hocası ile ilgili hatıralarında pek çok ayrıntıya da yer verirken, düğün hediyesi olarak Hoca Ali Rıza Bey’in bir tablosunu kendisine hediye ettiğini de hatıralarında dile getiriyor. Hatta elli senedir evlerinin duvarlarında asılı olan ve 14 Ocak 1965 tarihinde hocasının kendi fırçası ile işleyip hediye ettiği Türk buketini de o günkü heyecanı ile aktarıyor.

İstanbul’un neleri meşhur(du)?

Tarihlerden 11 Şubat 1965. Çiçek Hanım Süheyl Bey’in kapısını çalıp içeriye girer. Bir ara hoca Çiçek Hanım’a “İstanbul’un neleri meşhur” diye bir soru sorar. Ve cevabı yine kendisi verir: “Boğaziçi’nin erguvanı ve mehtabı, Beykoz’un cevizi ve paçası, Sultanselim’in inciri, Kemer’in patlıcanı, Eyüp’ün kaymağı, Çengelköy’in ayvası ve salatalığı, Arnavutköy’ün çileği, Alibeyköyü’nün yoğurdu, Yarımca’nın kirazı, Tavşancı’nın üzümü, Kanlıca’nın yoğurdu, Sarıyer’in böreği ve içme suları, Beylerbeyi’nin simidi, Yedikule’nin marulu, Tuzla’nın içmeleri, Kartal’ın pırasası, Kandilli’nin yazması, Üsküdar’ın çatması…”

Sayılanların İstanbul’un meşhurları olduğu devirlere yetişen Çiçek Derman Hanımefendi gibi isimler eminim çok bahtiyardırlar. Ya bizim geldiğimiz noktaya ne demeli! Kültürel olarak çölleşmenin yaşandığı şu iklimde İstanbul’dan ve ilçelerden bilebildiğimiz, sayabildiğimiz şeyler, oraların meşhur (!) ve görkemli (!) AVM’lerinden başka bir şey değil. Geldiğimiz nokta maalesef bu…

Çiçek Hanım’ın yazısının nihayeti olan Hasan Ali Göksoy’un beyitlerine –kendimizi de katarak- birlikte âmin diyelim:

Noksanımız gani elbet, yoktur sözün hadd ü keyli,

Ya Rab lütfunla karîb et, Resûlüne el Süheyl’i… 

Not: İsmek El Sanatları dergisi online erişime de açık. Şurada ziyaret edebilirsiniz: http://ismek.ist/blog/  

 

Kâmil Büyüker