En Çok Okunanlar
Son Yorumlananlar
Namaz Vakitleri
Not Defteri
Not Defteri
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kardır yağan üstümüze geceden...
Kardır yağan üstümüze geceden...

Ben bütün kış serüvencilerini çok sevdim, bildiğim bütün kış romanlarından, şiirlerinden bir hayat biriktirdim.
Güncelleme: 10:05, 11 Kasım 2011 Cuma

 

Kadim bilgiyi hatırlatmaya ne gerek var ki; “Ağustos’un yarısı yaz, yarısı kış.”

Yazın değil yarısını, adını bile unutmuşken, kış serüvencileri gönül kirasına hayran oldukları yaz sonu konuğuna hazır mıdırlar dersiniz? Hani yaz sonu günlerinin tenhaya bırakılan akşamüstlerine diyeceğim ya, eylül de olabilir kış kokusunu yaşadığımız mekana konuk eden. Nazenin bedenlerin gerindikleri bu ağartı, bir mevsim boyunca unutulmuşa benzer daha çok. Unutmak şöyle dursun, içimizde yanık bırakılmış bir mevsim lekesi olarak duran güz değil miydi sanki? Bakın, nihayetinde bir mevsim lekesi kadar yanık bırakılan güz gibi giriverdik işte lekesine kışın. Her şey göçerlik bir telaşla ayrılıverecek birazdan. Kim ne derse desin, kış kardeşimiz birazdan, ufalanmış güneş gölgelerine karışan gövermiş hasat türküleri, eskitilmiş ‘bakır tenli yapraklar’ ve üveyik kokusu sinen dağlar gibi sendeletecek bütün şehirleri. Çoğu zaman irkiltilmiş olmaktan şekvacı, gün gün kararan gökyüzüne karşı homurtulu seslerle bitiverecek günlerimiz.

Boşuna mı söylüyordu Ziya Osman Saba;

“Bu vakitsiz giden yaz,

Kapanmış pancurlara dayayarak başını,

Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını,

Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.”

Eşiğimizde kar mevsimikar

Hepimize kurutulmuş anılar yumağı, var edenin adıyla başlayan dualar ve çokça biriktirdiğimiz kış klasiği başlayacak yavaş yavaş. Gri, gürbüz bir güneşle uyanmayı özleyenler için kaçırılmaması gereken bir armonidir eşiğimizi yoklayıveren kar lekesi. Eşiğimizi yoklayıveren dedim ya, kış kadim bir bilmece gibi eşiğimizde durur da bütün ömrümüzde, onu bir kez olsun hatırlamaktan sıkıntı duyanlara şaşarım ben. Evet kar, silik bir uğultu, ardından sert bir soğukla mürekkep hatırlanır daha çok. Ancak var mıdır mevsimler arasında adını sıralamayı unutan? Ne diyorduk; sonbahar: hüznünüz bol olsun, pek melankolik, ilkbahar: pek acemi, üstelik vaktini doldurmamış bir afili delikanlı, yaz: sıkıntının üstümüze bırakıldığı, güpegündüz yorgunluk, bitkinliğin bordasına bırakılan yığma günler. Kış dediğimiz sekinet öyle mi ya? Ah, işte mevsimlerin en merhametlisi, en cana sarınmanın, sarmalanmanın, sarmaşıklaşmanın hali… İşin ucunda ne kış bilgisi, ne de kışa dair dersler varsın olmasın; hepi topu günlerin içimizde biriken sokulganlığını, bizimle birlikte yaşamaya hevesli insanların sıcaklığını duyumsayıp, onların da kışa dair söyleyeceklerini dinleme, okuma hevesi. Diyeceğim o ki, şehirleri ayakları çıplak bir melek kudretiyle gezen kardeşimiz kış, devasa hendeklerden atlayarak geldiği evrenimize bembeyaz harmanisini seriverecek yine. Yine, yeniden ıslak bir heves gibi büyüttüğümüz beyaz ağrı çatıların, saçakların ve en çok da bahçelerin alnına doğru kibirli bir gururla yürüyecek.

Bozacısı, kestanecisi...

Ben bütün kış serüvencilerini çok sevdim, bildiğim bütün kış romanlarından, öykülerinden, şiirlerinden bir hayat biriktirdim bütün ömrümce. İçinizi ısıtmayacak hiçbir  ad bulamazsınız bu eserler içinde. Gecenin bozacısını, günün kestanecisini, ikindinin sahlepçisini hep, hep imrenerek sevdim. Onlar kar zamanlarının büyüsü yeniden yeniden tütsülenmiş birer masal kahramanıydılar hep. Bütün şehirleri aynı uçarı telaşla geziveren kış kadar buruk, yeniden okumayı özletecek kadar kardeştirler.

Türkçe’de sadece “Kırmızı Mercanlar” adlı öyküsü ile tanıdığımız Alman edebiyatının önde gelen genç yazarlarından Judith Hermann, “Yaz Evi, Daha Sonra” isimli eserinde ne de güzel ayna tutar içimizin beyazlığına; “Beni bağışla, bensiz yaşayacağın bütün kışları kıskanıyorum.” Öyle değil mi gerçekten, berrak bir güz ardından evrenimize boca edilen rahmetin kanatlarındaki bu yalnızlık kıskanılası değil de nedir sanki? İçimizin cümlelerini yeniden aydınlık bir rüyaya doğru yüzer gibi götüren bu bahis, ancak yeni bir şarkının habercisi olabilir. Ancak uyanmak zorunda bırakıldığımız bir ürpertiyle sıyrılabiliriz rüyalarımızdan. Hangi düşünceye sarılsak, içimizde biriken kış telaşı kadar yer etmeyecek kalbimizde. Hangi rüyanın ilk uyananı olsak, biçimsiz bir salaşlıkla duruluverecek hayallerimiz. Yani kış, kıskanılası bir yalnızlıkla çekiverecek tülünü üzerimizden. O taze somun ve daha çok kömür kokularını hatırlatan evlerle iç içe geçmiş fotoğraflar arasından kayıp giden bir tenhalık olacak bütün yaşayacaklarımız. Korkarım bir gün, kışı anlatan masallarla birlikte çocukluğunu yaşayamayan bir çağın tanıkları olacağız. Şimdiki çocuklar oyun alanlarının daracık alanlara hapsedildiği kış günlerine dair o vakit hiçbir şey anlatamayacak, yazamayacaklar. Beyaz ipek gibi yağan karın altında silinen bir çocukluk hatırası kadar acıtan ne vardır ki insanı?

Kış demek cenk hikayeleri demek...

Takvimlerden dökülen bu tatlı beyazlık, bu saçlarımıza sinen ağulu simya, nasibini en çok kış içinde arayanların sevinebileceği bir hal olsa gerek. Yeni bir düş perdesini aralamak zahmetini sırtlayan babalar için odun, kömür, erzak kalemini hazır tutmak kadar, anneler safında başlayan kışlık giyeceklerin, saklama kaplarına silme doldurulan yiyeceklerin, kurutmalıkların, hatırını sormak da düş perdesinden hayatımıza yansıyan ağrılardan sayılmalı. Sonra pencerelerin, kapıların, çatıların bilumum tamiratı, bakımı, aktarımı da yeni konuğu karşılamaya durmalı elbet. Değil mi ki kış kardeşimize yakışan kapıların, pencerelerin, çatıların vakitli vakitsiz huzurunda iki büklüm durup, diz kırmasıdır.

karDüşündüğünüz için ayrıca teşekkürler, bir kış gecesinden hatırlanan ne olabilir dersiniz? Nadirattan olsa da haminnelerin bembeyaz örtüler eşliğinde emr-i hak vaki olmazdan evvel söylediklerini hıfzedenlerden rivayet anlatılan masallar, ‘hazır ol cenge ister isen sulh-u salah’ vasiyetini emir telakki eden Hz.Ali fedailerinin maceraları ve kışın keyfiyetine dair şehirleri, köyleri kasıp kavuran kar hikayeleri… Farkındayım, uzun cümlelerle kurulu bir kış yazısı, ancak uzun sürecek bir kışa delalettir. Neme lazım, içini sıcacık tutanların ‘ah’ını almaktansa çocukluğumun kışlarını anlatmak bir an için bile olsa kifayet edebilir belki yaz tutkunlarına. Dört başı mamur bir kış mevsiminden dışarı çıkmak istemeyenler olabilir ancak hepsinin kefili olduğumu da belirtmeme izin verin lütfen.

Tandır başı sohbetleri

Sedir safaları son bulup kışın iyiden iyiye bastırdığı yetmişlerin sonlarında, kuş yuvalarını andıran köy evlerinden tüten o hercai kokuyu duyanlardanım ben de. Öyle ki hemen bütün evlerde behemehal hazır tutulan, altına ve üstüne enli ve fakat ince çıtaların çakılmasıyla görücüye çıkan, üzerine örtülen yorganın altında büzüşüp uyumak gibisi var mıdır acaba şu âlemde? Tandır diye adlandırılan bu düş saatine ayarlı ısıtıcı, baharı görene değin evin en özel odasından kaldırılmazdı şüphesiz. Şu fakir, çocukluğunun bütün kışlarında közünün karıştırılarak harlanması için hazır hale getirildiğinde, ‘omaç’ denilen kurutulmuş et yumaklarının en güzel lezzetini tandırda tatmıştır. Zamanı geldiğinde yerini sac veya teneke sobalara bırakan tandır, şimdiki çocukların, adına ansiklopedilerde bile rastlamadığı bir ‘şark köşesi’ nevinden alet, hırdavatın içinde yerini almıştır. Tandır başı sohbetleri denilen yitik zamanlar, kim ne derse desin, insana saygıyla sokulan kış hamisi kadar derin izler bırakmıştır kışın o en cedelli olduğu günlerde. Gökyüzünü tandıra çeviren yazdan kalma günler, kışın merhametinden el aman dilenerek geçirilecek bir dakikacık bile olsa tandırı, hele de közü yeni harlanan tandırı çok aramaktadırlar çok.

Dışarıda sulu sepken yağan kara aldırmadan, kendini yollara vuran insanlara çoğu zaman imrenme hakkımın saklı bulunduğunu düşünüyorum. Onlar puslu bir gurbet akşamında, fasılasız tüten o mevsim çiçeklerini bir kez daha koklamak için nasıl da yana yakıla camlara seğirtirler bilemezsiniz. Meleklerin çocuklara sıcacık bir armağanıysa kar, bütün bir yıl boyunca kendini yollara vuran insanların da sükûtu, uzletidir aynı zamanda. Alnımızın aklığını yansıtan bu melek huzmeleri, çocukluğumuzun ince, naif korunağı olarak adamakıllı sevindirir bizleri. Yeniden açılan hayat perdesinin bu soğuk, karanlık durağı, yolculuk düşüncesinin ve insan varlığımızın yeryüzü sürgünlüğümüzü hatırlatması açısından da anlamlı değil midir? Zamanında açılan sözü sahibine halel getirmeden bırakmanın tam sırası.                  Üstadımız Ahmet Turan Alkan, kar zamanı bilinçli bir sığınak ararken, tadı doyumsuz bir üslup ile okuyucuya şunları hatırlatır; “Hele ağır ve gafil bir gece uykusunun ortasında verilen bir kar baskınından sonra, sabah erkenlerinde tipiye esir düşmüş şehirlerin güzelliğinde kar kelimesinin tek kafiyesi “yar” oluverir.” Yar ile kar arasındaki bu gizli nefes, kuruntulu badire, keskin ve kar kokulu bir enfiye kutusundan yayılan metamorfik bir kırık plak cızırtısı eşliğinde hatırlanır daima. Nasılsa saklı bir mevsim durağında yakalanılmıştır bu sevdaya, nasılsa bahçelerin ilk terlendikleri zaman koyu bir susuşla karşılanmıştır deli kış.

Uyan! Kar yağıyor!

Kar, bahçelerin pıtraklı ilk zamanlarından bu yana yüreklerin çengili çalgılı desenidir tastamam. Kusursuz bir bahçe elbette karlı, karla düşünülmelidir. Yaprakların çekilmeye yüz tuttuğu o hüzün ertesinin son aylarından sonra, ağaçlara tüneyen tek konuk kardır çünkü. Hiç istememiş olsak bile, bir zaman sonra içimize sinen kar resimleri, bulanık bir sancıyı da beraberinde taşır bahçelere. Irmakların coşması belki de ağaçların usarelerinden boşalan buruk çehreli bir heyelan artığıdır. Ondandır çoğu zaman kış kelimesinde saklı duran korku. Akşam alaca bir tonla kızıllaşırken birden kesiliveren soğuk, ufukta beliren sütliman bir öykünün habercisidir hep: “Uyan! Kar yağıyor!” Bu infilak cümlesi, sadece çocukların değil, yetişkinlerin bile karşısında eriyiverdikleri bir üfleyiş, hohlayış olur çoğu zaman. “Demek kar yağıyor, ha!” Hemencecik seğirtilen camlar, kapılar, ardına kadar açılan gök kasrına amade bir fesleğen yolculuğu gibi sarıp sarmalayıverir herkesi.

Kar, uzlete davetiye çıkaran bir münadi halinde cümle şehirleri, sokakları, damları, bacaları yoklarken, kibirli bir güzellik saltanatını serer önümüze. Gece yağan karın verdiği o dinçlik bahşeden duygular eşliğinde bir ıslık provasıyla ansızın kopuverir birkaç mısra;

 

“Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı

Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak”

Yeniden açılan hayat perdesinin bu soğuk, karanlık durağı, yolculuk düşüncesinin ve insan varlığımızın yeryüzü sürgünlüğümüzü hatırlatması açısından da anlamlı değil midir?

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı


  • Google'a kaydet
  • digg'e kaydet
  • delicious'a kaydet
  • FriendFeed'de paylas
  • facebook'ta paylas
  • Haberi Paylaş
  • Yazdır
  • Arkadaşıma Gönder
YORUMLAR
Kış geldi artık
Halil SARICAN
Yaz abicim yaz, kalemine sağlık. Yazıyı okuduktan sonra kış sıcak gelmeye başadı sanki. diline, gönüne sağlık abicim.
11/11/2011, 14:57
dunyabizim.com on Facebook