Orada ne oldu? - 13:00, 14 Ocak 2011 Cuma
Fizikçi mi filozof mu taksici mi?
Fizikçi mi filozof mu taksici mi?
Bir akşam bir taksiye binseniz ve taksici size varlık, yokluk, madde, sonsuzluk üzerine müthiş şeyler anlatsa... Evet, biz de şaşırdık.


4 Ocak 2011 akşamı fizik öğretmeni olan arkadaşım ile Üsküdar'dan bir taksiye bindik. Bir öğrencimizi ziyarete gelmiştik ve uzun günün yorgunluğunu bir an önce atabilmek için evlerimize en kısa zamanda ulaşabilme telaşındaydık.

Biz kendi aramızda az önce ziyaret ettiğimiz öğrencimizin durumu hakkında konuşurken taksici: “Afedersiniz hanımefendi, öğretmen misiniz?” diye sordu. “Evet” deyince bize: “O zaman size bir soru yöneltmek isterim müsadenizle.” dedi. “Buyrun” dedik biz de...

Fizikle başlayan sohbet

Soru şuydu: “Evrendeki en küçük parçayı diğerlerinden ayıran özellikler nelerdir?” Bu soruyla birlikte ciddi ve uzun bir sohbetin içinde bulduk kendimizi. Neler yoktu ki bu sohbette... Atomun yapısı, maddenin yaratılışı, evrenin oluşumu, Cern'deki deney… Tasavvuf, alem-i kübra, alem-i suğra, tahkiki ve taklidi iman...

Cern
Cern

Ben ve fizik öğretmeni arkadaşım sorulan sorularla ilgili açık ve ayrıntılı izahlarda bulunduk. Biz konuşurken o pürdikkat dinliyor ve bizim cümlelerimiz biter bitmez kendi düşünce dünyasını paylaşmaya başlıyordu. Karşımızda dersine iyi çalışmış bir taksici vardı ve şunları anlatıyordu bize:

“…Evrendeki en küçük parçanın ilk özelliği bölünemez olmasıdır. Çünkü bölündüğü anda en sondaki parça olma özelliğini kaybeder. Yaratan o parçayı bölünemez olarak tasarlamış ve bütün evreni o parçanın üzerine dizayn etmiştir. En ufak parça bir maddeden üretilmemiş olmalıdır. Çünkü bu parçanın üretimine başlandığı zaman meydanda parça diye bir şey yoktu. En ufak parçadan başlayarak oluşan bütün parçaların bir araya gelmesi ile evren oluşmaktadır. En ufak parçanın içine başka bir parça sığmamalıdır. Yani içi boş olmalıdır. Ondan daha ufak bir şey bulamayız ki onun içine yerleştirelim. Çünkü o, parçaların en küçüğüdür. Diğer parçaların hepsi ondan daha büyüktür ve onun içine sığamazlar. Bu da bu parçanın içinde varlık (madde) olmadığı anlamına gelir. Bu parçanın içinde varlık yoksa o zaman ne var?

En ufak parçanın içinde ne olduğunu anlayabilmemiz için bu parçanın üretildiği ortama gitmeliyiz. Bunu nasıl yaparız? Evren sınırlı parçacıkların oluşturduğu bir yapı olduğu için evrenin sınırsız olma ihtimali yoktur. Yani sınırlı parçacıklar bir araya gelerek bir yapıyı sadece büyütebilirler. Bu da evrenin sınırlı olduğu anlamına gelir. Zaten sonradan olan, sıfır noktasından hareketini başlatarak büyümek zorunda olduğu için onun sınırsız olma ihtimali mantık dışıdır. Bu patlama özelliği olmadan şişirilmeye başlayan bir balona benzer. Eğer balonun patlama özelliği yoksa ne kadar hızla ve ne kadar süreyle hava verirsen ver, bu onu sadece genişletecektir. Bu da balonun ne kadar genişlerse genişlesin her zaman sınırlarının olduğu anlamına gelir. Evren de tıpkı bu balon gibi sıfır noktasından hareketini başlatmış ve genişlemiştir.

UzayBizim, en ufak parçanın neden üretildiğini ve içinde ne olduğunu anlayabilmemiz için evrenin sınırlarına giderek sınırın diğer tarafındakinin ne olduğunu, yapısının nasıl olduğunu anlamamız gerekir. Evrenin sınırına gittiğimizde biz nereye gitmiş oluyoruz? Meydana gelme hareketi başladıktan sonra evrenin ulaştığı en son noktaya gitmiş oluyoruz ve bütün meydana gelenler arkamızda kalmış oluyor. Önümüzdeki şey meydana gelmemiş bir şey olmalı. Zaten meydana gelen bir şey olsaydı biz onun da sınırına gidecektik. Önümüzdeki şey eğer meydana gelmemiş bir şeyse bunun yapısı nasıl olmalıdır? Bir şey var ama meydana gelmemiş, bunun olabilmesi için onun sonsuzluktan beri var olması gerekir. Yani başlangıç noktasının olmaması gerekir. Başlangıç noktası olmayanın bitiş noktası da olamaz. Yani zamansal ve mekânsal anlamda sınırsız bir mekân olmalıdır.

Peki, böyle bir mekânın yapısı nasıl olur? Bunun içinde evreni oluşturan parçacıklardan olamaz. Çünkü sınırlı parçacıklar sınırsız bir mekânı oluşturamaz. Bu mekânın içinde bizim var dediklerimizden yoktur (madde yoktur). Eğer içinde madde olan yer evren ise diğerinin (evrenin içinde büyüdüğü alan) yapısı farklıdır. Biz o sınırdan yokluk kısmına geçmiş oluyoruz. Ama yok demekle bu kısım yok olmuş olmuyor. Sınıra gittiğimizde bütün meydana gelenler arkamızda kalmıştı. Önümüzdeki meydana gelmemiş olandı. Demek ki hem önümüzdeki hem de arkamızdaki var. Bu yüzden dış taraftakinin (önümüzde olanın) algılanması daha zor. Biz algılayabildiklerimize var diyoruz, algılayamıyorsak o bizim için yoktur; burada inanç devreye girer. Algılayamıyorum ama inanıyorum demeye başlarız…”

Önce düşünmeyi öğrenmek gerek demek ki...

İlgiyle ve hayretle izledim bunları anlatan taksiciyi. Ve öğrendim ki bunu yaşayan ilk kişi ben değilmişim. Prof. Dr. Mehmet Altan, Prof. Dr. Eser Karakaş, Doç. Dr. Aynur Koçak ve Gülay Göktürk de benim hislerimi paylaşmışlar daha önce.

İsmini sordum. Muhammet Fidan olduğunu söyledi. Gümüşhaneliymiş, Kelkit’ten. İlkokuldan sonra okumamış. Köyde çobanlık yaparken başlamış ilk düşünme egzersizlerine. Zamanla düşüncelerini sistematize etmiş. Çok net önermeleri var ve bunları dile getirişi de oldukça orijinal. Kendi kelime dünyasını kurmuş. Kendi kavramlarını yaratmış. Konuşurken teklemiyor. Düşünceleri arasındaki geçişler sağlam.

Berrak bir zihin

Kendisine, bizimle paylaştığı bu düşünceleri geliştirirken kaynaklardan yararlanıp yaralanmadığını sorduğumda “hayır” dedi. Sadece düşündüğünü ve bu düşünme eylemi sonunda belli çıkarsamalara ulaştığını ifade etti. Söylediğine göre, yine taksiye çıktığı bir gün tanıdığı Doç. Dr. Aynur Koçak da: “Hayatımda gördüğüm en berrak zihne sahipsin.” ifadesini kullanmış onun için.

Sıradışı bir insan Muhammet Fidan... Serin bir Üsküdar akşamında böyle bir taksici tanımak da benim için sıradışı oldu.

Sevim Ural haber verdi



TAMAM