Kalite Dergiler - 17:16, 08 Ocak 2010 Cuma
Minare dediğin islami semboldür!

Minare dediğin islami semboldür!
Türk Edebiyatı Dergisi'nde Hülya Atakan minareleri enine boyuna incelemiş..


 

10307Türk Edebiyatı dergisinde Hülya Atakan minarelerden uzun uzadıya bahsetti. Batı’nın minare fobisinin nereden geldiğini de yazısında araya serpiştirdi. Tohum saçar gibi…

Geçtiğimiz ayın son günlerinde İsviçre’de yapılan bir referandumdan ülke genelinde minare yapımını engelleyen bir netice çıkmıştı. Bu durum Türk Edebiyatı dergisindeki bir yazıya ilham vermiş olmalı.

Minare dediğin islami semboldür

Minare, İslam’ın ayırıcı mimari yapılarından biri olarak medeniyetimizde ayrı bir anlam ifade eder. Minare nedir? İlk ne zaman meydana çıkmıştır? Şeklen serüveni nasıl gelişmiştir? Hangi malzemelerden yapılır? Toplumlara göre farklılıklar gösterir mi?

Minareye dair ne varsa Türk Edebiyatı dergisinde Hülya Atakan’ın kaleme aldığı “Işık Saçan Kuleler: Minareler” başlıklı yazıda bulabiliyoruz. Malum olduğu üzere Hülya Atakan mezkûr dergide kültürümüzün önemli sembollerini sırası geldikçe yazıyor. Daha önce bu sayfada Atakan’ın Türk mimarisi ve evleri hakkında yazdığı bir yazıdan söz açmıştık. Akıcı, ayrıntıyı ihmal etmeyen, çalışılarak kaleme getirilen bu yazılar umarız bir gün kitaplaşır…

10308Minareler hakkındaki metne gelecek olursak… Selçuklu döneminden Osmanlı’ya geçişi minare mimarisinden izlememiz mümkün. Edirne’deki Üç Şerefeli Camii Selçuklu’dan Osmanlı mimarisine geçişte önemli bir dönüm noktası olarak gören Atakan, “İlk defa dört minareli yapılan cami, burmalı, zigzaglı, baklavalı, yivli süslemeleri ve farklı sayıda şerefeleriyle zengin bir çeşitlilik sunar.” diyor.

“Minareler, kandiller ve mahyalar” ara başlıklı bölümde bir camiye ikinci minarenin mahya takılabilmesi için yapıldığını ifade eden yazar, dört minarenin de İslam’ın dört halifesini işaret ettiğini belirtir. Birden fazla minare yapılabilmesi ancak sultan ve ailesine has bir yetkidir. “Kâbe’deki Mescid-i Haram’ın yedi ile kutsanan minare sayısı” selâtin camilerinde de sınır kabul edilmiş, Sultanahmet Camii’nin altı minareli olmasında karar kılınmıştır.

Hülya Atakan, Avrupa mimarisindeki katedrallerden, kiliselerden de söz açıyor ve bunların devasa büyüklükte yapıldığını, ihtişamın aslında büyüklükte değil onu peyda eden ruhta, havada olduğunu söylüyor. Gösterişin maddi ve manevi gücün bir gereği olduğunu düşünen Atakan, Osmanlı’dan önce Selçuklu’nun mimaride gösteriş merakı olmadığına da değiniyor.

Antalya’da Yivli Minare, İznik’te Yeşil Minare, Amasya’da Burmalı Minare, Konya’da İnce Minare ve Erzurum’da Yakutiye Minaresi yazıda hassaten anılan minareler. Bu minareler için “Gönül çelmesini iyi bilirler.” ifadesi kullanılmış.

Minare var, yanında cami yok!

Tek minarelerden de bahsediyor yazı. Yanında cami olmadan yalnız, sade bir minare. Diyarbakır’da bu tür minarelerin en ideal örneğini görüyormuşuz. Doğu Anadolu’da da tek minare örnekleri mevcutmuş. Bu minarelerin kervanlar için gözetleme ya da haberleşme amaçlı yapılmış olabileceğini belirtiyor Hülya Atakan.

10309Delhi’nin ilk Türk sultanı olan Kutbeddin Aybey’in yaptırdığı Kutup Minar’ın uzunluğunun yetmişüç metre olduğunu da bu önemli yazıdan öğreniyoruz. Dünyanın en yüksek tuğla minaresiymiş.

Yazı, dünyanın farklı coğrafyalarındaki minare mimarilerinden de bahsediyor. Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Rusya’da minarelerin tepeliği devasa bir soğan biçimindeymiş. “Soğan tipli çatılar Türkistanlı mimarların bu coğrafyaya armağanı”ymış. Bazı Afrika ülkelerindeki minarelerin ise deniz fenerini andırdığını söylüyor yazar.

İran’daki minareler ise, Selçukluların da etkisiyle bizim minarelerimize çok benziyormuş. Selçuklular ilk minareyi İran’da yapmışlar. “Küçük” bir not: Dünyanın en uzun minaresi şuanda İran’daymış. İkiyüzotuz metre… Selimiye’nin üç katı… Hülya Atakan bu uzunluk karşısında “Mana minarenin gölgesinde kalmış.” demeyi de ihmal etmiyor.

Yazı, günümüzdeki hilkat garibesi minare örneklerine de sözü getiriyor. “Yapıları insanların tasarladığını düşünsek bile, daha sonra onların üzerimizdeki maddi manevi etkilerini, yani onların bizi tasarlamaya başladıklarını gözden kaçırmamak gerekir.” diyen Atakan GSM şirketleri baz istasyonu kursun diye minareleri zaptettiğini söylüyor.

Fetih işareti dimdik göğe yükseliyor

Fetihlerin abidevi bir simgesi olarak minarelerin dikildiğini, Batı’nın bugün minare fobisi yaşamasının sebebinin de bu olduğunu düşünüyor yazar.

Menare, Arapça’da nur kökünden ışık saçan yer anlamına geliyormuş.

Hülya Atakan’ın yazısından devşireceklerimiz elbette bunlarla sınırlı değil. Yazıda daha birçok ilginç kısım var. Onları da dergiyi alacak okurlara bırakıyoruz. 

10310Ocak 2010 sayısında başka neler var?

Türk Edebiyatı 2010’nun ilk sayısında bir birinden önemli metinlere yer veriyor. Başta, yakın zamanda kaybettiğimiz Ömer Lütfi Mete hakkında hatıralar olduğunu söylemeliyiz. Ahmet Taşgetiren, Belkıs İbrahimhakkıoğlu ve Cem Sökmen, Mete’yi anlatmışlar.

İstanbul 2010 Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt’la Cihat Beritli bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bu yıl içinde neler yapılacağını, çalışmaların amacını, içeriğini, takvimini ve daha birçok merak edileni bu söyleşiden öğrenmemiz mümkün.

Mehmet Akif hakkındaki tartışmalar bu sayıda da sürüyor. Suat Mertoğlu, Nuri Sağlam’ın Akif hakkındaki iddialarına cevap vermiş. Sağlam da Akif’e dair bir yazı daha yazarak iddialarını sürdürüyor. İki yazı da aynı sayıda… Beşir Ayvazoğlu’nun Tiran’da açılışına katıldığı Yunus Emre Kültür Merkezleri ve Tiran izlenimlerini fotoğraflar eşliğinde anlatmış.

Cem Şems Tümer, Tanpınar’ın TBMM’deki dosyasından çıkardığı belgeleri paylaşmış. İlginç bir metin…

Cevdet Karal “Cesedi Nereye Gömelim” başlıklı şiiriyle, Bahtiyar Aslan da “Şimşir” adlı hikâyesiyle derginin bu sayısında.

 

Yakup Öztürk vefa borcuyla bahsetti…