Önemli Adamlar - 20:42, 23 Ekim 2009 Cuma
Hakan Arslanbenzer'in günlükleri!
Hakan Arslanbenzer'in günlükleri!
Hakan Arslanbenzer'e ilk okumalarını, yazı hayatının başlangıcını sorduk.


 

Hakan Arslanbenzer'e yazma ile ilişkisinin başlangıcını sorduk. Uzun, samimi, içten ve dobra bir cevap yazdı. Teşekkürler Hakan Arslanbenzer  

Günlük

Hakan Arslanbenzer

Yazmak benim için bir tutku olmamıştır. “Yazmasaydım çıldıracaktım,” veya “Yazı benim cennetim,” ya da “cehennemim,” gibi havalı laflara pek bir anlam veremem. Yazmaya lise birde günlük yazarak başladım. Ortayı bitirince büyüdüğümü göstermek için bir şey yapmaya karar vermiştim, üniversitede okuyan küçük ağabeyim günlük yazıyordu, ben de onun yardımıyla ilk günlüğümü yaz tatili sırasında Kars’ta küçük ve eski moda bir matbaaya bastırdım. Üzerinde “Günlük” ve “Hakan Arslanbenzer” yazan kırmızı bir defterdir ve 320 sayfa kadardır, tamamı da yazılmıştır. O çapta birkaç günlüğüm daha var. 1987–1995 yılları arasında devamlı yazdığım, içeriği giderek ustalaşan, bir çocuğun duygusal günlüğünden bir şairin, dahası bir siyasinin, bir eleştirmenin teemmüllerine dönüşen günlüklerdir bunlar. Utandığım sayfaları var, yüzümü güldüren sayfaları, yaptıklarıma tekrar inanmamı sağlayan sayfaları da… 

Şair olmamaya karar vermiştim!

Günlüklerimin özelliği gizli olmamasıydı. Günlük yazanlar genellikle gizlemeye alışıktır; bense zaten gizli, gizemli bir çocuktum, günlük arkadaşlarımın gizemimi çözmelerine yardım etmiştir. Günlüğümü periyodik bir şekilde okuyan 30 kadar arkadaşım vardı. İlk okuyucumun kim olduğunu hatırlamıyorum ama günlüğün okuyucu sayısı artınca bazı kurallar koymam gerektiğini hatırlıyorum. Günlüğümü herkes okuyabilirdi; alay etmemek ve içeriğini başkalarıyla dedikodu malzemesi yapmamak şartıyla tabii. Bir kere alay ettiğiniz zaman, “Hakan kız gibi günlük yazıyor,” diyerek mesela, ömür boyu günlüğümü okuma şansınızı kaybediyordunuz. Duygularımı ifade etmeye çekinirdim çünkü. Günlük de giderek bu işe yaramaya başlamıştı. Tam duygularımı ifade ederek bir çıtayı aşmışım, bir zorluğu geçmişim, biri çıkıp alay ediyor. Bu çok büyük bir korkuydu benim için. Günlük yazarken şair olmamaya kesinlikle karar vermiştim bu yüzden. Koca koca adamların ağlayıp sızlamalarına bir anlam veremiyordum. Şairlik saygın bir işti, ama şairlerin çoğu ağlaktı. Bundan kesinlikle hoşlanmıyordum. Erkekçe gelmiyordu.  

Serseri ile sporcu arası bir şeydim!

Hakan ArslanbenzerBen lisede serseri ile sporcu arası bir şeydim. Vücudumdan sağlık taşardı. Lisanslı atlettim. Futbol oynardım ve profesyonel olmayı düşünecek kadar da iyi oynardım. Serserilik ise yatılı okuduğum için, bütün yatılılar gibi benim de mesleğimdi. Yatakhaneyi çoğu zaman batakhane gibi görürdüm. Yazmamda, okumamda bunun çok etkisi var. Bundan kurtulmak, “kültürlü” biri olmak istiyordum. Kültürlü olmaksa somut ve soyut olarak bilgiyi gerektiriyordu. Yeme içme, oturma kalkma kültürünüz olmalı; ama okuryazar da olmalısınız.  

Hz. Ömer'i sevmemin nedeni

İlkokulda şanslıydım; çünkü evde büyük kardeşlerimin okuduğu kitaplardan oluşma bir kitaplık vardı. Özellikle küçük ağabeyim, Müseyip Arslanbenzer iyi bir okuyucuydu. Ders kitaplarının dışında okuduğum ilk ciddi kitaplar onun ve 1980 yılının Yaz Kuran Kursunda rahle-i tedrisinden geçtiğimiz Harun Özgür hocanın okumamı sağladığı kitaplardır: Tolstoy’un Hacı Murat’ı, Hazreti Ömer biyografisi gibi şeyler. İlkokul birde Deniz Gezmiş’in biyografisini okumuş, pek sevmemiştim. Ben Mahir Çayan’ı severdim çünkü. Deniz Gezmiş’te kahramanca bir taraf yoktu. İdam edilmiş olması dışında bir özelliği varmış gibi gelmemişti bana. Mahir ise bir halk kahramanı gibiydi, öyle anlatılırdı. Hacı Murat’ı ve Hazreti Ömer’i sevmemin nedeni de tam olarak buydu. Trajik kahramanlardı bunlar. Kendisinden başka anlayanı olmayan insanlar. Radyoda Cuma sabahları Halk Hikâyeleri programı vardı. Onu dinlerdim. Sabah altıda. Deli Dumrul’un hikâyesine tutulmuştum. Hem çok üzülmüştüm hem çok sevinmiştim, sonra da hep düşünmüşümdür Dumrul üzerine. Sokrates’in hayat hikâyesini ve özellikle zulme karşı alaycılığını da çok sevmiştim. Sonraki yıllarda Platon okumamın temel nedeni budur. 

Taliha Alpan Hocam

Bu, ortaokulda şıp diye kesildi. Kars’tan neredeyse ışınlama yoluyla alınıp Ankara’da Atatürk Anadolu Lisesi’ne yatılı olarak kaydım yapıldığında ufuklarım bir anda kararmıştı. Ağabeyimle birlikte okumak, düşünmek, konuşmak ne kadar hoşuma gidiyorduysa; şimdi Gülümay Özbay’ın karşısında (tabii İngilizce olarak) iki kelimeyi bir araya getirip konuşmak da o kadar büyük bir kahramanlık gerektiriyordu, ki bende yoktu. İlkokul öğretmenim Taliha Alpan gibi Gülümay hocayı da annemden sonra anne gibi severim, Allah ikisine de selamet versin, çok büyük insanlar. Ama kitap okumamda, şair olmamda doğrudan bir etkileri yoktur. İkisi de bana bir çocuğun adam olabileceğini gösterdiler. Yüzlerce öğretmenin önünden geçtim, orta ikideki İngilizce hocamız Nejat Kumral’ı da dahil edersek, üçü şahsiyet kazanmamda çok önemli rol oynamışlardır. Taliha Alpan beni adeta cahiliyyeden kurtarmıştır. İlkokulun ilk iki sınıfında 8–9 öğretmen değişti ve her biri bir öncekinden daha tuhaf öğretmenlerdi bunlar. Bize bir şey öğrettikleri yoktu; kendi kendimize öğrendiklerimizi ölçmeyi bile kesinlikle bilmiyorlardı. Taliha Alpan gelene kadar okula herkes gittiği için gidiyordum. Taliha hoca, daha derslerimize girmeye başlamasının ayı dolmadan ailemi çağırıp benim üstün yetenekli bir çocuk olduğumu ilan etti. Onun sayesinde daha ilkokulda bir yol yürüdüm ve Anadolu Lisesi’ni kazandım. İlkokulun son üç sınıfı ile Gülümay Özbay’ın öğrencisi olduğum Atatürk Anadolu hazırlık sınıfı, eğitim hayatımın en mutlu yılları oldu. Çünkü Gülümay hoca benim Kars’tan gelmiş, karanlık ve beceriksiz bir çocuk olduğuma bakmadan dil öğrenme yeteneğimi ortaya çıkardı. Bir şeyi öğrenmekten, dahası eksik ya da yanlış bilmekten, bildiğini söylemekten korkmamayı bana bu iki güzide öğretmen öğretmiştir. Nejat hocayla birlikte bu üç öğretmen Türk eğitim tarihinin altın sarraflarından olmalıdır. Eğer benim adım anılacaksa bu üç mükemmel öğretmenin adlarının yanında anılmalı. Benim için onların öğrencisi olmak çok büyük şeref.  

Halkını anlamayan insan bile sayılmaz!

Ama dediğim gibi orta okulda okuma yazma işi benim açımdan okulla alakasız bir konuya dönüştü. Gene ağabeylerimin, ablamın gözüne girebilmek için ve kendi macera merakım sayesinde okumayı zorluyordum. Steinbeck romanları okudum mesela, bir yaz, art arda. Okulda bize okuttukları İngilizce ve Türkçe kitaplar da fena değildi. Orta okul sonuncu sınıfta şiir ve roman eleştirisi okuttular mesela. Ağır, zorlayıcı, sevmediğimiz dersler olsa da bende bir şeyler bıraktığını sanıyorum. Atatürk Anadolu Lisesi’nde İngilizce zordu, ama ondan daha zor olan bir ders vardı: Türkçe. Orta son Türkçe ödevim Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanının okunup, özeti çıkarılıp, eleştirisi yapılıp sınıfa sunumuydu. Projeyi gözlerinde zekâ parıltısı olmayan bir öğretmen yürüttüğü için üstün bir sonuç ortaya çıkmış gibi hatırlamıyorum ama Fransız romanı, roman sanatı, gerçekçilik, romantizm ve üslup gibi konularda kendimi geliştirmeme yardım ettiğini hatırlıyorum çalışmanın. Lise bir ödevimiz ise Mehmet Akif’in Birinci Safahat’taki bir şiirinin okunup açıklanıp eleştirilmesiydi. Bu, sol eğilimli bir öğretmen olan Mustafa Oba’nın eseriydi. Mustafa Oba, “Mehmet Akif’i bilmeyenin halkını anlayamayacağını, halkını anlamayanın da insan bile sayılmayacağını,” düşünen bir adamdı. Homoseksüel olduğu, komünist olduğu söylenirdi, soruşturma geçirdi, dava edildi… Bu kadar badirenin arasında da bize Mehmet Akif’i öğretti. Mustafa Oba, edebiyat öğretmeni, hâzâ öğretmen…

 

Hakan Arslanbenzer
Hakan Arslanbenzer, Ahmet Güntan, Osman Çakmakçı, Melek Arslanbenzer, 2008

Akif en sevdiğim şairdi!

Akif benim en sevdiğim şairdi. Fuzuli, Nazım, Necip Fazıl ve Akif daha orta okul yıllarında iyi okuduğum, sevdiğim, çok önem verdiğim şairlerdi. Orta ikide başka sınıftan bir kıza aşık olmuştum ve Fuzuli okumamın nedeni, psikolojimi çok iyi ifade ediyor oluşuydu. Mesela “Gamum pinhan dutardım, dediler yare kıl ruşen / Bilmen ol bivefa inanır mı inanmaz mı” beyti ilan-ı aşka hazırlanan biri için ya da sevdiğini herkesten kıskanan, ilgi bekleyen biri için “Kamu bimarına canan deva-yı derd eder ihsan / Niçin kılmaz mana derman, meni bimar sanmaz mı” beyti çarpıcı şeylerdir. Yaşım küçüktü ama kalbim kabına sığamıyordu, Fuzuli okuyordum. Leyla’nın Mecnun’uysan Fuzuli’yi farketmek bir mucize gibi olabiliyor. Akif, Necip Fazıl ve Nazım ise ciddi, siyasi, kucağı geniş şairler olduğu için onlara bağlanmıştım. Bir şey vardı bu şairlerle ilgili ama: Onlar geçmişte kalmış bir ahlaka mensuplardı. Yaşadığım dönemde akla kara belli değildi. Modern değildi sevdiğim şairler. Tam bir ahlakla müthiş şeyler yazmışlardı, tam bir açıklıkla, tam bir imanla. Benim çağımda, günümde ise herşey yarımyamalaktı.  

Ortaokulda Cemil Meriç, Ali Şeriati okudum!

Orta okulda Cemil Meriç, Ali Şeriati gibi düzyazı üstatlarını okudum. Siyasi ile kültürel ayrımını tanımayan, zekâyı bütünleştiren büyük yazarlar olarak tanıyorum ikisini de. Üçüncüsü İsmet Özel oldu benim için. Lise ikide ilk defa İsmet Özel’in Zor Zamanda Konuşmak kitabını küçük ağabeyimin kitaplığından okudum. Ertesi yıl da bir arkadaşım, liseden sınıf arkadaşım, Betül Evren bana İsmet Özel’in Erbain’ini, “Bu adamın düzyazılarını boş ver, şiirlerini oku,” diyerek verdi. Betül’e biraz tepeden bakmıştım, anlamamış meseleyi diye, ama yine de ona ayıp olmasın diye Erbain’i okudum. Hem Akif’ler Nazım’lar gibiydi, ciddi, ahlaki ve siyasiydi yani; hem de günümüzde yazıyordu, günümüzü yazıyordu. “Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin / Kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin”…  

Devrimci bir müslüman olarak...

Liseyi bitirmek benim için kritik oldu. Herkes üniversite hayatını planlamıştı, ben de planlamıştım. Ben herşeyi terk edecektim ve devrimci bir müslüman olarak kendimi yetiştirecek, büyük eylemin, büyük olayın bir parçası olacaktım, devrimin. Üniversiteye üniversite mezunu olmamak üzere girmiştim. Okul başlar başlamaz ben de kitap okumaya başladım. 1990 yılının güzü hayatımın bugünkü şeklini almaya başladığı dönemdir. İlk altı ay altmış kadar kitap okudum. Çoğu küçük ağabeyimin kitaplığındandı. İsmet Özel, Cemil Meriç, Ali Şeriati dışında Hüseyin Hatemi, Ali Bulaç, Rasim Özdenören gibi İslamcı yazarların deneme türünde yazılmış siyasi eserleri bu kitapların çoğunu oluşturuyordu. Bir özelliğim oluştu zaman içinde: Bir yazarı beğenince bütün yazdıklarını okumak. Böyle, zaman içinde bine yakın siyasi kitap okudum. Edebiyat eseri okumuyordum. Sadece İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç’un şiirlerini okudum. Şiir okumak için değil tabii. İslamcı yazarlar oldukları için. Muhammed İkbal veya Osman Sarı’yı da aynı niyetle okumuşumdur. Dergâh dergisini çıktığından beri takip ediyorum. Kitapçıda gördüğüm yirmi otuz kadar dergiyi yine kitapçıda (Ankara Kızılay’daki Birleşik kitabevi) okur geçerdim; ama bir şey siyasi uç vermediği sürece onunla ilgilenmezdim.  

Kadiri tarikatı kollarından biri ile yakın alakam

1990’dan itibaren hayatımı müthiş disipline etmiştim. Günde üç saat uyurdum, kızlarla değil uygun görmediğim, bir şeye inandığına, bir şey yaptığına kani olmadığım erkeklerle bile konuşmazdım; boş konuşmamaya, emin olmadığım sözü söylememeye, Kur’an ve sünnetin dışında bir şeyi ölçü kabul etmemeye özen gösterirdim. Günde ortalama on iki saat okurdum. Kadiri tarikatı kollarından biriyle yakın alakam oldu, yine küçük ağabeyim üzerinden. Siyasetle ilgili hayal kırıklıklarım arttıkça dervişlik ve şairlik dönüp dönüp karşıma çıkan şeyler haline geliyordu. Derviş olur muyum, şair olsam mı gibi heveslerim yoktu. Ciddi biri olmaya çalışırdım daha çok. Şiirle uğraşanları, tarikat bağlılarını görürdüm ve olumsuz düşünmezdim haklarında; ama bana biraz oyun oynuyorlarmış gibi geliyordu. Efemine bir halleri vardı çünkü. Biraz da fazla saf bir duruşa sahiptiler. Çok bilgili, fedakâr, cesur insanlar kesinlikle değildi. Kadiri tarikatında tanıdığım bazı müthiş insanlar vardı. Şair olarak da İsmet Özel’i bir iki kere görmüş, çok sevmiştim. Ben yirmi, İsmet Özel kırk yedi yaşındaydı; ama ben konuşurken sözümü kesmiyor, beni kendi görüşlerini kabul ettirme konusunda sıkmıyor, yazdığı herşeyi ezbere bildiğim halde beni kullanmayı aklına bile getirmiyordu. Sakin, sessiz ve uzaktı. Kendi halindeydi. Kimseyi kurtarmayacaktı bireysel olarak. Hepimizin kurtuluşu konusunda kafa patlatıyordu ve samimi düşüncelerini yazıyordu. Bu, tek kelimeyle, müthişti.  

Devrimle TV kanalının alakasını kuramıyordum!

Tatsızdı ama disiplin. Hayatsızdım ve diğer İslamcı arkadaşların basitliği; günlük hayatı, inancı, siyaseti, düşünceyi kolayca birleştirip bütünleştirmeleri tuhafıma gidiyordu, içimi burkuyordu. Çelişkiler görülmüyordu. Biri çıkıp “Bizim de TV kanalımız olmalı,” diyordu. Ben de “Neden?” diyordum. Ortaya bir şey çıkmıyordu. Devrimle TV kanalının alakasını kuramıyordum bir türlü. Bir başkası kızlarla bir an önce evlenmemiz gerektiğini söylüyordu, bunu da anlamıyordum, acelemiz neydi? Partiyle diğer partiler, bir grupla diğer gruplar, çevreler… giderek beynimde dönmeye başlamıştı. ODTÜ’de sözde İslam Şurası vardı. Belli olaylar olduktan sonra Şura’nın üç kuruş etmediği, nifak yuvası olduğu belli oldu. Türkiye genelinde ise “Bu iş partiyle olur!” diyenler küplerini doldurdu, sıra “Bu iş partiyle olmaz!” diyenlerin küplerini doldurmalarına geldi. Siyasete küstüm.  

İlk yazdığım metin tiyatroydu: Sandalyeler

Hakan Arslanbenzer1993’te ODTÜ İşletme’yi bıraktım, siyasi yazılar okumayı da bıraktım. 92 sonunda şiir yazmaya başlamıştım bilir bilmez, yarı amaçsız bir şekilde. Okulu bırakınca çevremde bir tek Allah’ın kulu kalmadı ve ben de çevirmen olarak yarı zamanlı çalışmaya başladım. Çeviriden arta kalan bütün zamanımı okumaya ve artık biraz da yazmaya veriyordum. 1993 ve 94’ün tamamını yazıyla geçirmişim gibi geliyor şimdi. İlk yazdığım metin bir tiyatro idi: Sandalyeler, diye bir şey. İslam, Komünizm, Varoluşçuluk siyasetlerinin siyasi olmayan temsilcilerinin yani günlük hayat ve sosyal çevre içindeki genç insanların diyaloglarından, daha doğrusu triloglarından oluşan bir şeydi. Retoriğin yetersiz olduğuna inancım tamdı, ki hâlâ da tamdır. İki kişinin konuşmasına ise hem hayret duyarım hem hayranlık. Yazı anlamında da diyalog yazmaya kabiliyetim var sanıyorum. Daha doğrusu, bu benim kafamın şeklidir de. Kafamda hep seçtiğim biriyle konuşma halindeyim, bazen soyut bazen somut. Tiyatro kültürüm olsaydı, daha doğrusu Türkiye’de tiyatro Avrupalılığın simge alanı değil de kendimizi ifade ettiğimiz güçlü bir araç olsaydı Sandalyeler’i realize etmem, sahneye koymam işten bile değildi. Tiyatrodan sonra sinemaya baktım biraz da. Ve romana. Gene siyasetle kişisel ilişkileri iç içe geçiren, Faulkner tarzında diyebileceğim bir roman taslağı yazıyordum. Kendime otuz yaşına kadar da süre vermiştim bu romanı tamamlamak için. Roman bitmedi, müsveddesini de kaldırıp çöpe attım. Ama o roman taslağı benim mahrem hayatım oldu. Hakkında çok fazla dedikodu ve iftira var, ama hemen hemen hiç kimse bendeki kayıtların tamamını bilmez. Mahremin mahrem içinde konuşulabileceğine inanıyorum. Ama mahremi döküp saçarak roman yazmak bana göre değilmiş, bunu otuzlu yaşlarımda, bir roman kalınlığında yaşadıktan sonra iyice anladım.  

Terekemece şiir yazmayı denedim

Arada Türkçe ve İngilizce şiirler yazıyordum. Terekemece yazmayı da denedim, anadilimde yani. Terekemece Türkçe’nin bir ağzı kabul ediliyor, fakat Türkçe ile ilgisi İtalyanca’nın İspanyolca’yla ilgisinden daha çok değil. Doğu ve Batı Türkçeleri arasında, Azerice’ye yakın bir dildir. Yazılı kültürü gelişkin değil, fakat anlatı, nazım dili kallavidir. Türkçe’de bir tane Karacoğlan varsa, Terekemece’de bin Aşık Şenlik var. Ana dilimde yazmak da yazmamak da bana acı veriyordu. İki yıl kadar dil konusunda bir bocalama yaşadım. Önce tamamen yapma bir dille, nerdeyse Zarifoğlu, Ece Ayhan ve İlhan Berk gibi yazdım. İsmet Özel’in başı çektiğini de hatırlatayım, benim için. Yapma ve yapmacık dil, şiirlerimde, beni heyecanlandırıyordu, ama emin olamıyordum. Benim yapmak istediğim şey, yirmi mısralı, imgeli, alengirli, yapmacık lirik şiirler yazmak değildi. İlk şiirlerim yayımlanana kadar bu saçma yolda yürüdüm.  

93-94'te kimseyi görmedim 

Arada modernizmin bütün şairlerine okumaya çabaladım. Artık sadece şiir, roman, hikâye ve eleştiri okuyordum. Siyaseti bıraktığım 1993’ten Atlılar’a ara verdiğim 2001 yılına kadar, hatta Kılavuz’un çıktığı 2003 yılına kadar çok yoğun bir şiir, edebiyat ve eleştiri okuyucusu oldum. Bana herhangi bir yazarı söyleyin, bir sürü konuşayım… Böyle tuhaf bir birikime sahibim. İki nedeni var bunun: Birincisi, bilmeme korkusu. İkincisi, yalnızlık ve birçok defa da yoksulluk. Lisedeki arkadaşlarımın işret hayatı vardı, ben kitap okurdum. Üniversitedeki İslamcı arkadaşlarımın sempatik cemaatleri, güven veren şirketleri ve güzel nişanlıları vardı; ben kitap okurdum. Yirmi beş yaşına kadar benim hayatımda hiçbir şey olmamıştı. Yirmi bir yaşında çalışmaya başladım, yirmi üç yirmi dört yaşından itibaren yazılarım şiirlerim çıkmaya başladı, yirmi beş yaşında dergi çıkarmaya başladım; tarikata girip çıktım, devrimci siyasetle iştigal ettim… Ama tüm bunlar benim mahremiyetimin, gönlümün, kafamın hatta, dışında şeylerdi. Toplumsal şeylerdi, topluma, halka olan borcumu ödeme gayretimle alakalı hususlardı. Gönlümün kapısından girince ise yalnızlığım tam oldu. 1993–94 yıllarında kimseyi görmedim. Turgut Uyar’la oturuyor, İsmet Özel’i yanıma alarak Ezra Pound’u ziyarete gidiyor, Akif’i bekliyor, Nefi ve Hayali tarafından çağrılıyordum. Delilikten bir farkı yoktu. Yüzüm tamamen silinmişti. Bende kitaptan, düşünceden, şiirden başka bir şey göremezdiniz. İki kere evlenip boşandığım, ilk çocuğum doğduğu halde bende durum otuz yaşına kadar böyle geldi. Tabiri caizse ben otuz yaşından sonra yaşamaya başladım. O güne kadar yazdıklarım da hayatsızın şiirleridir. Ama bir yanıyla da yaşamak isteyenin, deneyimi istem haline, istek haline getirmişin şiirleri… 

İlk şiirim, yani yayımlanmış ilk şiirim Mustafa Kutlu’ya kızarak gönderdiğim, Dergâh’ta, 1994 Eylül’ünde çıkan “Kan Kardeş”tir. Kutlu 93-94’te benim 45’er gün aralıkla gönderdiğim sekiz şiiri yayımlamamıştı. Dergide çıkan şiirleri benim yazdıklarımın gerisinde görüyordum. Sanki 1930’ların hece şiiri geri dönmüştü, Dergâh’ın yayımıyla birlikte. Süleyman Çobanoğlu ve Hüsrev Hatemi’yi saymazsak bu tarz yazanların yazdıklarına metelik vermiyordum. Ama Dergâh’ı seviyordum, Dergâh’ta yazmak şair olmamın benim için üç ölçüsünden biriydi. Bunun için de şiir gönderirdim, Kutlu da yayımlamazdı. En son sinirlenip çalakalem yazdığım bir lirik şiiri gönderdim, o çıktı ilk önce dergide. Sonradan çok düşünmüşümdür niye onu yayımladı Mustafa ağabey diye. Normaldi aslında, çünkü Mustafa Kutlu şiiri önce Türkçe bir metin, bir ifade, bir söz olarak okuyor. Bir acayiplik olmamalı önce, triplere girmemeli şair. İkincisi, derli toplu olmalı, sessel ya da hiç değilse fikirlere, imgelere ait bir ahenk olmalı, bir dünya kurmaya yönelmeli şair… Yani, Kutlu’nun şiir okuma tarzına ait nedenlerle Kan Kardeş, benim açımdan bir yanlışlık eseri olarak, yayımlanan ilk şiirimdir. Sonra daha benim elimden kasıtlı çıkan birkaç iş daha çıktı dergide. En sonunda 95 yazında Esrik Alınlı Çocuklar diye ilk neo-epik şiirimi yazdım ve büyük bir umutla Dergâh’a gönderdim. Bu şiir yedi ay bekletildikten sonra basıldı. En önemli tecrübelerimden biridir. Çoğu dergide yayımlanan çoğu şiire metelik vermem. Çünkü bir şiirin bir dergide kolaylıkla yayımlanması önemli olduğunu değil, çoğunlukla önemsiz, sıradan, alışıldık olduğunu gösterir. Yeni bir şey yapan biri bazı güçlüklerle karşılaşır.  

Şair olmamın, o zamanki kafama göre, iki ölçüsü daha vardı. İkincisi, yolda yürürken, düşünceli otururken aklıma Turgut Uyar ya da İsmet Özel’in, Akif veya Pound’un değil kendi mısralarım gelmeliydi. Üçüncüsü ise, kabul ettiğim şairlerin beni kabulüydü. Dergâh’ta şiirlerim çıktı, kendi şiirlerim kulaklarımda tıpırdamaya başladı ve şairliğini kabul ettiğim şairlerin olurunu almaya başladım. Bu, aşağı yukarı 1996–1997 yıllarında oldu. Biraz geç, biraz erken. Geç, çünkü 25–26 yaşındaydım. Erken, çünkü şiir yayımlamaya başlayalı sadece bir iki sene olmuştu. Dolayısıyla, elde ettiğim başarıdan emin olamazdım. Benim gibi tatsız tuzsuz, imgesiz yahut nesnel yazmaya gayret eden, kuru, lirik lafların bile arkasına politik bir şey koymaya gayret eden birinin şiir yayımlaması o yıllarda zordu. Fakat bunu başarmıştım. Başarmıştım, fakat net bir şey hissettiğim de yoktu. İlk şiirim, ilk şiirlerim çıktığında ne hissettiğimin bu yüzden fazla bir önemi yoktur. Heyecanlanmıştım tabii; adımı bir dergide, en sevdiğim dergide koca koca puntolarla görüyordum. Ama buna pek fazla bir anlam yüklemedim. Daha sonra birkaç şiirim daha Dergâh’ta çıktı ve bu kadarıyla yetinemeyeceğimi, şiir yayımlamanın verdiği hazzın bana yetmeyeceğini gördüm. Yapılacak başka şeyler olmalıydı. Ne yapmak lazımdı?  

Arayışım

Bu sorular beni yazı yazmaya, çeviri yapmaya, dergi çıkarmak için arkadaşlarla bir araya gelmeye itti. Yapabileceğim herşeyi yapmaya çalışıyordum. 1995’in yazından itibaren yeni bir akım yaratmak için bütün gayretimi sergilemeye başladım. Yaz boyu bir yandan bir işte çalışıyor, diğer yandan da yeni akımın nasıl bir şey olması gerektiği üzerinde düşünüyordum. Esrik Alınlı Çocuklar’ı bu arada yazdım. Tam 100 gün ardışık bir şekilde günde bir veya iki saat sokaklarda dolaşır, içimdeki nefesi boşaltır, eve dönünce de bu şiiri ikmal etmeye çalışırdım. Ortaya 55 mısralı bir şey çıktı. Bunun bir tür destan olduğunu, modern destan olduğunu biliyordum ama ne demek gerektiğini bilmiyordum. Yaz boyu farkettiğim bir başka şey de benden öncekilerin de bu tür modern destanları olduğuydu. Cahit Zarifoğlu’nun Çoğalmak, Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler, İsmet Özel’in Ils Sont Eux şiirleri gibi şiirler benim yazmaya çalıştığım şiirin öncelini oluşturuyordu. O zaman neden bilmem Fransızca bir isim seçtim yeni akıma: Neo-epik şiir.  

Sevilmeyen ama takip edilen

1995 yazından bugüne kadar yaptığım herşeyi kolektif, kolektivist bir planın parçası olarak yaptım diyebilirim. Hakan Arslanbenzer adına az, neo-epik veya bugün daha çok tercih ettiğim terimle popülist şiir için çok fazla şey yaptım. Amatörlüğü, yalnızlığı, etkisizliği üstümden atar atmaz direkt olarak bir şiir akımının öncüsü olarak hareket etmeye başladım ve sonuçta bugün bir şahıs olarak çoğunlukça sevilmeyen, en azından tehlikeli kabul edilen, fakat yaptıkları son derece ciddiye alınan ve etkisi altında kalınan bir figüre, bir şahsiyete dönüştüm. Kendimi yarı yarıya başarmış sayıyorum bu yüzden. Yarı başarı yarattığım etkiden kaynaklanıyor. Yarı başarısızlık ise insanların beni çoğunlukla yanlış, gerçeklere, benim gerçeğime neredeyse tamamen zıt şekilde tanımalarından.  

"Hakan kimseye karışmaz"

Bir anlamda popülist, kolektif, epik akım başarılı olsun diye kendimi feda ettim ben. Şair olana kadar insanların beni genellikle sevdiklerini söyleyebilirim. Suskun, küçük bir alanda kimseye ihtiyaç duymadan yaşamayı beceren, insanların yaptıklarına karşı isteksiz de olsa tarafsız bir çocuktum. Bu beni şımarık insanlara silik gösteriyordu sanırım. Değer bilir insanlarsa beni severlerdi. Hakan ne kadar iyi derlerdi, arkadaşlarım, hiç yer kaplamıyor. Hakan daha çok gelsin, Hakan daha çok konuşsun… İstenen, aranan biriydim yani. Susarsanız, insanların nefislerinin onları yönelttiği yöne koşmalarına seyirci kalırsanız sevilirsiniz. Garip bir kural bu... Aslında böyle yaparak onlara yardım etmemiş, onları uyarmamış, onları düzeltmemiş olursunuz. Ama silik, suskun ve tarafsız, kendine kapalı olduğunuzda sevilmeniz kolay. Hakan inci gibi çocuktur, çünkü kimseye karışmaz… Bu bana pek müslümanca, pek adamca gelmiyordu ama yapılacak bir şey de yoktu. Karışmak istiyordum, hepiniz yanlış yapıyorsunuz demek istiyordum ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum ki. Buna hakkım olup olmadığından da habersizdim.  

Okumanın bana öğrettiği...

Okumak hakkı hukuku daha iyi tanımama yardım etti. Doğru biliyorsan, söyle. Bunu öğrendim okumaktan. Benim okuduğum adamlar böyle yapmayı öneren, hatta kışkırtan adamlardı. Yazmaksa mücadele oldu benim için daima. Yazılarımın konusu mücadeledir; yazmamın kendisi de ilk günden beri bir mücadele olmuştur. Karşıma ilk günden beri bir sürü engel çıktı. Hâlâ da çıkmaya devam ediyor. İlk nedene, beni yazıya götüren hissiyata geri dönüyorum bazen. Yazarlığımla, şairliğimle sosyal ilişkim sona eriyor böyle durumlarda. Hiçbir şey yazmamış, yazmak istemeyen, yazması gerekmeyen biri gibi tasavvur ediyorum kendimi. Önce kafamın içinde, sonra bedenimde, ondan sonra da çevremde muhitimde bir ferahlık, bir serinlik duyuyorum. Edebiyat ve siyaset aleminin pisliğinden, kötülüğünden arınmışım gibi hissediyorum. Basit, saf, ilkel insana dönüşüyorum. Ama neden yazdığımı, beni şair olmaya sevkeden amilleri hatırlamam 24 saatten daha kısa sürüyor. Dünya bazı insanlara gül bahçesi gibi görünebilir, ama benim için fazla dikenli bir yer. Çirkin ve karanlık bir yerde olduğumuzu hissediyorum. Burada kaybolmak istemiyorum. Yazmamın, şairliğimin nedeni bu... Bunun da ancak popülist bir yolla, bizi yaşatan halka sadakatle olabileceğine inanıyorum.

Fotoğraf Galerisi için: http://3www.dunyabizim.com/gallery.php?id=103

 

Nurettin Durman sordu

nurettindurman at hotmail.com



TAMAM