Sinema - 11:00, 03 Eylül 2009 Perşembe
Dünyayı gülümseyerek reddet!
Dünyayı gülümseyerek reddet!
Amal, okuma yazma bilmeyen, on beş yıldır triportör şoförlüğü yapan bir 'Hint fakiri'.


 

Bu dünyada çalıştığından gayrısı  senin değil

AmalAmal, okuma yazma bilmeyen, on beş yıldır triportör şoförlüğü yapan, taksimetrenin yazdığı kadar ücret alan ve daima alttan alan bir “Hint fakiri”.

İyilik yapmazsa ölecekmiş zannına kapılırsınız Amal’in yüzünü gördüğünüzde.

Oysa, Amal iyilik yapmak mefkuresiyle dolup taşan bir mü’min ya da hayırsever değil; yaşamayı  dürüstlük olarak bellediğinden iyiliğe fena halde meyilli. Az kalsın sağ yanağına tokat atana sol yanağını çevirecek bir İsevi gibi duruyor direksiyon koltuğunda.

Çalışmak onun için bir ibadet olduğundan olsa gerek yıllardır tapınağa gitmiyor. Metro inşaatı bitmek üzeredir ve Amal triportörlerin tarihe karışacağını bildiği halde “rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem” hallerinde, adeta “Görelim Mevlam neyler; neylerse güzel eyler” demektedir.

AmalBir küçük hırsızı  kovalarken, hırsıza araba çarpmasının sebebini kendinden bilip bindiği araca varana kadar elden çıkarıyor. El elde, baş başta, halinde. Lakin, aracı sattığı kişi, küçük hırsızları zorla çalıştıran bir mafya babası. Bunu bildiği halde isyan etmeyen bir yüce gönüllülük var Amal’de.

İyiliğin Sınırları Nerede Biter?

Amal’i izlerken, ister istemez insan şu soruyu soruyor: İnsan nereye kadar reddedebilir? Yani sunulanı, ikram edileni, alnının teriyle kazanmadığını? Ya da, iyiliğin sınırları hiç mi yok?..

Amal, yıllardır aracıyla taşıdığı kadına “sizi seviyorum” ya da “size hayranım” diyemeyecek kadar mahcup. Aşkını kendine dahi ifade edememek, kendinden bile saklamak ekrandan kanlı canlı bir biçimde gözlerimize doğru akıyor. Ve ben bu durumda Hint sinemasına bir daha hayran oluyorum. Zira hikmet namına olanı beyaz perdeye aktarmada, masalı modern dünyaya bir nur sütunu gibi kondurmada, mücerret olanı müşahhas-somut kılmada birebir olmaya devam ediyor Hint sineması.

AmalMilyoner’e nazire yapan bir tarafı da yok değil Amal’in. Zira, Milyoner filminde paraya ulaşmak, huzara kavuşmak, “Hint fakirliğinden” istifa etmek isteyen, “sefilliğine” isyan eden insan modeli

yerine, kanaatkar insan modeli lamsız, cimsiz oturtuluyor karşımıza. Elindekiyle yetinen, elinin emeğinden gayrısına mihnet etmeyen, zenginin malı züğürdün çenesi olmayan bir hal var Amal’de. Bu yüzden Amal bekar kalacak. Elinin tersiyle ittiği dünyadan pek bir şey istediği de yok. Dedim ya, aşkını kendinden dahi saklayan bir adem, sadece çalışmak, işine yetişmek isteyen insanları zamanında işyerlerine götürmek, çocukları okula ve okuldan evlerine kazasız belasız taşımak, müşterisi asabi ve saldırgan olsa dahi onlara saygıyla davranmayı bir ibadet addeden bir insan var karşımızda. Bir masaldan, bir hikmetli hikâyeden fırlamışçasına karşımızda duruyor.

AmalAl Sana Hakiki Kahraman

Tüm süper kahramanlara inat, fakirlerin inkar edilemez gücü, kanaat ve iyi niyeti asla terk etmeyen duruşuyla ayan beyan ekrana yansıyor hayata razı olan insanların silüeti…

Her mahalleye bir Amal gerek; kanaati unuttuğumuz ve kısa yoldan köşeyi dönmek telaşında olduğumuz şu zamanlarda.

Bir zengin tüm varlığını böyle kanaatkâr ve tevazu sahibi bir insana vasiyet etse ne olur? Amal’in verdiği cevabı kaç insan verir, bilmiyorum… Film boyunca, işte yırttı, fakirlikten kurtuldu, düze çıktı, şu hain mirasyediler garibana bir oyun oynamasalar diye içinizi kemiren bir kurt mutlaka olacak. Ama, Amal’in o “derdim dermanımdır” halleri yok mu; benim kanaat hakkındaki düşüncelerimi alt üst etti! 

Zeki Bulduk, izledi ve utandı.